Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

Kuzeyden Gelen Adam: Kadir İnanır’ın iç dünyasına bir yolculuk...

Kadir İnanır, yıllar boyunca titizlikle tuttuğu arşivini, barıştan yana tavrını ve hayatına dair tanıklığını, henüz yaşarken bir belgesel anlatısına dönüştürme cesaretini yönetmen Hüseyin Karabey’e emanet etti. Bu güvene dayalı anlatı, yalnızca bir belgesel projesi değil; hafızayla yüzleşmenin, suskunlukların kayda geçmesinin ve bir dönemin vicdanını görünür kılmanın da yolu oldu. On üç yıla yayılan bu uzun soluklu süreç boyunca arşivler açıldı, anılar yeniden yaşandı; Kadir İnanır’ın güçlü imajının ardında kalan insani, kırılgan, dirençli bilmediğimiz yönleri adım adım kayıt altına alındı.
Ve nihayet ‘Kuzeyden Gelen Adam’ belgeseli seyircisiyle buluştu; buluşmaya da devam ediyor. Yönetmen Hüseyin Karabey’le, Kadir İnanır’ı ve bu uzun yıllara yayılan yolculuktan geriye kalanları, belgeselin hikâyesi eşliğinde konuştuk. Kadir İnanır’a geçmiş olsun dileklerimizi iletirken, sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.

img-20260107-wa0037

Kadir İnanır ile nasıl tanıştınız?
Jülide Kural ile ressam Frida Kahlo oyununun belgeselini yapmıştım. Onu seyrettikten sonra Kadir Bey çok etkilenmiş. Benim diğer filmlerimi de biliyormuş. Bu sayede bizi Jülide Kural tanıştırdı. O tanışmadan sonra ilişkimiz hep devam etti. Benim de bu şekilde o arşive, dolayısıyla onun hayatına hâkim olma şansım çıktı.

“Kadir İnanır’ın inanılmaz bir arşivi var”

Belgesel fikri nasıl ortaya çıktı ve şekillendi?
Kadir İnanır’ın inanılmaz bir arşivi var. On yedi yaşından beri her şeyi biriktirmiş; yazılar yazmış, notlar almış, fotoğraflar çekmiş, çekebildiği her şeyin video kayıtlarını almış. Ben, bir an önce bu arşivin yedeklenmesi ve dijitale aktarılması gerektiğine inandığımı söyledim. O da “Yapalım hemen” dedi. Peşi sıra akan röportaj çekimleriyle 2011 yılından beri periyodik olarak Kadir Ağabey’i çekmeye karar verdim. Bunun ilk amacı tabii ki uzun metrajlı bir belgeseldi ama bu arşivden başka filmlerin de çıkacağını biliyordum. Aynı dönemde ‘barış süreci’ vardı ve akil adamlara seçilince onu da bir yandan takip etmeye başladık. Ben de bu sırada filmin dilini bulmaya çalışıyordum. Çünkü Kadir Ağabey’in öyle bir hayatı var ki, gelsin burada olsun, iki saat üç saat konuşsun; biz zaten onu seyrederiz. Yani onun ekstradan bir şeye ihtiyacı yok. O zaman şunu dedim: Ben bir sinemacı olarak bu filme nasıl bir katkı sunabilirim? Onun biçimini aramak biraz zaman aldı. O süreç açıkçası çok uzun sürdü. Şimdi bakınca on üç küsur yıllık süreci bir olgunlaşma ve biriktirme süreci olarak değerlendiriyorum. Aslında bazı projeler için olması gereken de bu. Çünkü onunla bir yolculuk yapmak, hayatına dair uzun sürece yayılan bir hikâyede daha kalıcı oluyor gibi geliyor bana. Zaten bu süreç içinde hem konuya çok hâkim olduk hem de hâlâ yaşıyor ve ürettiği için bunları kaydetme şansımız oldu. Son yıllarda ise “Bunu ne zaman bitireceğiz?” demeye başlamıştık. En sonunda kurgu süreci bir buçuk yıl sürdü. O bittikten sonra henüz bu son sağlık sorunlarını yaşamamıştı. Sağlıklıydı ve izledi. Çok heyecanlandı. O heyecanı bize geçirince biz daha çok heyecanlandık. İstanbul Film Festivali’nde gösterileceği de duyurulmuştu ama ciddi bir sağlık sorunu yaşayınca ilk gösterimi bir yıl ertelemeye karar verdik. Çok kritik ve sıkıntılı bir süreçti. Hepimizi şok eden bir süreçti. Ama o savaşçı kimliği, yanında Jülide Kural’ın olması, ailesi, arkadaşları, dostları ve tıbbi destek sayesinde şu anda gayet iyi durumda.

whatsapp-image-2026-01-10-at-16-37-32

“Belgesel çok şey anlatıyor ama anlatmadığım birçok bölüm de var”

Kadir İnanır çok önemli bir değerimiz ama aynı zamanda korktuğumuz da bir isim aslında. Ona bir şey teklif etmek, hele bir de belgeselini yapmak ve ikna etmek zor olur diye düşünür insan. O diyalog nasıl gelişti?

Kadir İnanır’ın bir kendini koruma hâli var, bildiğimiz Kadir İnanır imajı. Ama onu aşınca, Kadir Ağabey aileden biri gibi; çok kırılgan, çok sevecen, sizi hemen sarıp sarmalayan biri. Sağ olsun, beni o noktada kabul ettikten sonra “Hüseyin, ne gerekiyorsa söyle, yapalım” dedi. Hiçbir zaman “Şunu da anlattın mı, bunu yapacak mısın, ne zaman bitecek, nerede olacak?” gibi sorular sormadı. Özgür bıraktı. Bu çok önemli. Sinemayı çok seven biri ve açıkçası kendisi de nasıl bir şey çıkacağını merak ediyordu. O yüzden bu anlamda hiçbir sorun yaşanmadı. Benim için bu süreçte projeye hâkim olup belki de daha sonra üreteceğimiz birçok film serisinin ilk filmini bitirme şansım oldu. Çünkü bence Kadir İnanır hayatıyla Türkiye sinemasının yüzde ellisini temsil ediyor; hatta yüzde altmışı da denebilir. Set çalışma koşullarından siyasi dönemlerde Yeşilçam’ın ne yaptığına, mafya ilişkilerinden futbola kadar hayatında pek çok şey var. Her türde oynadığı film var, bir de kendi duruşu var. Toplumsal meseleler, özel hayat… Çok geniş bir yelpaze, dolu dolu bir yaşam. Sanat eseri biraz da eksiltilerek yapılan bir şey. Belgesel çok şey anlatıyor ama anlatmadığım birçok bölüm de var. Umarım onlar ileride ulusal bir televizyon ya da dijital platformda seri hâlinde çıkacak yeni filmlerin sebebi olur. Buna dair bir hazırlığımız var. Kuzeyden Gelen Adam, başlı başına Kadir İnanır’ın hangi koşullarda yetiştiğini, kaç yaşındayken Türkiye’de neler olduğunu ve onun ne yaptığını anlatıyor. Çalıştığı filmler, hayatın akışı ve en sonunda barış sürecinde akil adamlık görevi. Bence en önemli bölümlerden biri de bu.

kuzeyden-gelen-adam-03

“Kırk saatten fazla röportaj var. Yüzlerce saat kamera arkası, belgesel ve diğer materyaller mevcut”

13 yıllık süreçte ne kadar arşiviniz var, kaç saatlik söyleşi yaptınız?
Bu 13 yıl içinde en az 13 kez, farklı dönemlerde röportaj yaptık. Kimisi ayda birdi, kimisi altı ayda bir. Röportajların yoğunluğu da enteresandı. Kadir Ağabey bir saat konuştuktan sonra uzun süre kendine gelemiyordu. Çünkü çok duygulanıyordu. Anlattığı her şeyi yeniden yaşıyordu. O yüzden hemen peş peşe yapılacak röportajların bir manası yoktu. Bazen “Tamam, burada bırakalım Hüseyin” derdi. O duyguda kalmak isterdi. Kırk saatten fazla röportaj var. Yüzlerce saat kamera arkası, belgesel ve diğer materyaller mevcut. On binden fazla fotoğraf var. El yazması bir otobiyografi var ve bu bize yol gösterici oldu. Günlük gibi, an an yazılmış; hem duygusal hem de o anki olayları anlatıyor. Defterleri, arkalarına yazdıkları var. Ayrıca sağlıklı olduğu, son beş yıl içinde oturup tek seferde yazdığı otobiyografik bir kitabı da var. Onu da hazırlıyor, inşallah ileride o da size ulaşacak.

Belgeseli izleyen, Kadir İnanır’ı hiç bilmeyen bir kuşak bile ilk anda “Evet, Kadir İnanır buymuş” diyebilir. Buna bir ilk bölüm diyebilir miyiz?

Başlı başına bir film. Ben şunu istedim: Genç kuşak izlediğinde, neden bir Kadir İnanır filmi seyretmesi gerektiğini görsün, hissetsin. Ya da sanatçı adayı bir genç, etik değerleri olan, her şeye evet demeyen, haksızlıklara göz yummayan ama buna rağmen başarılı olabilen birini görsün. Rol model olarak Kadir İnanır bence çok önemli bir isim. Kadir İnanır her projede oynamamış. Her şeyin peşinde koşmamış. Çalışma koşullarında da sadece kendisine iyi davranılması yeterli değil. Çoğu sette anlatılır; sette bir şeyler ters gittiğinde, bu bir ışıkçı ya da set işçisi için de geçerli, set durur, görmezden gelmez. Ben bu davranış biçiminin nereden geldiğinin de peşine düştüm. Uzun röportajlarımızda ve birikmiş görüntülerde çok daha derin konular var. Belki bunlar ileride detaylandırılır.

“Ordu’nun bir köyünden İstanbul’a gelip burada kalan bir hikâye bu”

Ama şunu söyleyebilirim: Kuzeyden Gelen Adam, Kadir İnanır’ın hayatını bütünsel olarak anlatıyor. Duruşu, siyasi ve toplumsal yönü, sinema sevgisi, oyunculuğu, çocukluğu, ailesi… Hepsi bir bütün. Devamı gelirse, içinden açılacak birçok hikâye de var. Bu hikâye başlı başına bile doyamayacağımız bir belgesel olmuş. Kuzeyden Gelen Adam ismi de çok güzel.

Karadeniz’in en kuzeyindeki Ordu’nun bir köyünden İstanbul’a gelip burada kalan bir hikâye bu. Toprakla bağı hiç kopmamış ama geldiği yeri de hiç unutmamış. Etik olarak da onu besleyen bir yer orası. O yüzden isim tam buradan geliyor.

“Çok güçlü bir imajı var ama çocukluğunu, masum tarafını görünce onu yeniden keşfediyorsunuz”

Mesleki olarak baktığınızda, Kadir İnanır gibi herkesin sevdiği bir değerin belgeselini yapmak ve onun “Beğendim” demesi herhalde alınabilecek en büyük ödül. Ne hissettiniz?
Aslında süreci anlatayım. On üç yıl boyunca Kadir Ağabey bana bir kez bile “Ne yapıyorsun, ne zaman bitecek?” dışında bir şey sormadı. Sanatsal olarak yeterli olduğuna inandığımda, dilini yakaladığımda “Hazırız, gelip seyredebilirsin” dedim. Seyretmeden önce “Beğenmezsem göstermem” dedi. “Tabii abi, bu senin hayatın” dedim. Filmi açtık, onuncu dakikada döndü ve “Bu ne ya, ne yapmışsınız siz?” dedi. Çok etkilendi. Tüm filmi izledikten sonra saatlerce konuştuk. Henüz kaba kurguydu ama çok güzel yorumlar yaptı. Ufak tefek değişiklikler yaptık. Asla “Şunu koy, bunu çıkar” demedi. Bu insana büyük bir gurur veriyor. İstanbul ve Antalya gösterimlerinde de seyircinin enerjisini aldım. Özel gösterimlerde en çok hoşuma giden şey şu: Kadir İnanır’ı tanıdığını düşünen insanlar filmi izledikten sonra “Ben Kadir İnanır’ı aslında tam da tanımıyormuşum” diyor. Ünlü ressamlar, edebiyatçılar, kırk yıllık dostları… Bu, onun iç dünyasına biraz açıldığını gösteriyor. Çok güçlü bir imajı var ama çocukluğunu, masum tarafını görünce onu yeniden keşfediyorsunuz.

kuzeyden-gelen-adam-02

“Putlaştırmak ya da ikonlaştırmak yerine insani tarafını göstermeye çalıştım”

Benim için de Kadir İnanır’ı bir insan olarak görmek çok etkileyiciydi.

Putlaştırmak ya da ikonlaştırmak yerine insani tarafını göstermeye çalıştım. Seyircide bunun karşılığını görmek çok kıymetliydi. Kadir İnanır herkes beni sevsin diye çabalayan biri değil. Herkesin söyleyemediğini söyleyebilen biri. Bedelini ödemeyi göze alarak. Bu benim için başlı başına bir okul gibiydi. Hâlâ ağzından barıştan başka bir kelime çıkmıyor. Eşitlikten, hakkaniyetten bahsediyor. Çok yönlü biri. Türk sinemasının Yeşilçam dönemini de bir köy çocuğunun nasıl büyük bir aktöre dönüştüğünü de siyasi konjonktürü de onun üzerinden izleyebiliyorsunuz.

Bu kadar ünlü olup bu kadar etik, net kalabilmek çok etkileyici. Bunu nasıl başarabilmiş?

Etik ve ahlaki duruşunun temelinde ailesi, büyüdüğü koşullar ve bence özellikle annesi var. Edebiyata, bilgiye hep açık. Hayata bakışı halktan yana, soldan yana ama keskin ve ayrımcı değil. Sinemayı sadece ünlü olmak için değil, kendini en iyi şekilde ifade etmek için de seviyor. İyi filmler yapmak için kendi ününü bile kullanmış. Doğruyu çat diye söyleyen biri.

“Başındaki kişi bir diktatör de olsa, eğer inanmıyorsa geri adım atmıyor”

Herkesin bildiği Selvi Boylum Al Yazmalım’ın hikâyesi de var belgeselde. Oradaki mesele tam olarak ne?
Oradaki hikâye tam olarak şu: Dayanışma içinde çekilen bir film. Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yapım koşulları zaten başlı başına bir hikâye. Filmin sonuna dair olan kısmı, filmde verdiğimiz kadarıyla paylaşmam doğru olur. Daha ötesini kitabında anlatacak. Filmde de söylüyor; filmin finali ilk bağlandığında daha farklıymış ve kendi güçlü oyunculuğunun buna büyük bir katkısı vardı. Ancak daha sonra bu final değiştiriliyor. Sebebi ne olursa olsun, en azından kendisine haber verilmesi gerektiğini söylüyor. En azından fikrinin sorulmasını bekliyor. Kırgınlıklarını ve yaşanan farklılıkları cesurca dile getiren biri. Film sürecinde de Türkan Şoray’la yaşananlarda da böyle. Bunu saklamıyor. O kırgınlıklar anılarında ve hafızasında duruyor. Ama bu tespitler ve kayıtlar, bence onun duruşunu ve bütün hayatını da özetliyor. Başındaki kişi bir diktatör de olsa, eğer inanmıyorsa geri adım atmıyor. Kenan Evren’le ilgili görüşleri de bu açıdan çok çarpıcı. O dönemin koşullarında bir sanatçı için kolay değil. Herkesin başını eğdiği, üstelik Kenan Evren’in gücünün en yoğun olduğu bir dönemde tavır koymak çok kolay birşey değil. O bu tavrı gösteriyor ama bu duruş sadece ona özgü değil; hepsi aynı yerden besleniyor aslında: Haksızlıktan yana olmamak. Hak kavramı onun için çok kıymetli, çok önemli. En temel düsturu da bu. Sanırım bütün hikâyesi biraz da bunun etrafında şekilleniyor.

“Akil insanlığı kabul ettiğinde bu işin kolay olmayacağını biliyordu”

Ne ezen ne de ezilen; halkça bölüşülen barışçıl bir düzenin davacısı o. Konjonktür değişebilir, siyasi figürler değişebilir ama akil insan olma hikâyesi de tam olarak bununla ilgili. Elbette çok stresli bir süreçti. Belki de bu sürecin içine girmek, sonrasında yaşadığı stresin hastalığa kadar varmasına yol açmış olabilir.

Çok ciddi sıkıntılar yaşadı. Büyük umutlarla akil insan olarak girdiği hikâye, zamanla çok bambaşka bir yere evrildi. Akil insanlığı kabul ettiğinde bu işin kolay olmayacağını biliyordu. Ama “Bana teklif edildiyse bundan kaçamam” diyen biriydi. Etik duruşu zaten bu anlamda çok kıymetli. “Belki beni yerin dibine sokabilirler, belki bedeli çok ağır olabilir ama inandığım şeyden geri adım atmayacağım. Bu ülkeye barış gelsin, daha hakkaniyetli bir yaşam olsun diye üzerime düşeni yapacağım” diyen ve bunun arkasında sonuna kadar duran birisi. Bence örnek almamız gereken en önemli duruş da bu. Bu fikirlerini savunurken de herkese aynı uzaklıkta, ya da herkese aynı yakınlıkta duruyor. İnandığı şeyi anlatmaya çalışıyor. Bu da önyargıların azalmasına neden oluyor. Mesela Kadir Abi’nin Karadenizlilere barış sürecini anlatması çok etkileyici. Kendilerinden bildikleri bir insandan bunları duymak, eminim oradaki pek çok insanın düşüncesini de etkilemiştir. Bu sorumluluk önüne geldiğinde “Ben ünlüyüm, hiç girmem, niye risk alayım” demedi. Asla demedi.

s-f660b97b0720dd4bee3ce9ceff1ab750912059a3

“Aydın sorumluluğu bence tam olarak böyle bir şey”

Çok üzüldü mü?

Tabii ki. Süreç istenildiği gibi gitmeyip bambaşka bir boyuta geçip bozulduktan sonra, yasaklı listelerinde yer aldı. Bu ülkede birçok insan benzer sorunlar yaşadı ama en önde olduğu için en çok yaşayanlardan biri de oydu. Buna rağmen bunları hiçbir zaman kamuoyuyla paylaşmadı. Duruşu o kadar netti ki ne fazladan bir övgü ne de empati kazanmak için bu tür şeylerden söz etti. Biz en azından filmde bu duruşu hissettirmeye çalıştık. Aydın sorumluluğu bence tam olarak böyle bir şey. Karanlığın en yoğun olduğu dönemde, başına bir şey gelecek korkusuyla susmak yerine, korkmana rağmen sorumluluk hissedip yüksek sesle konuşmak. Kadir Ağabey bunu tek başına yapmadı; yanında birçok insan da vardı ama en önemlisi bunu herşeye rağmen yapması. Bu tutum, bugünün de önünü açacak, yarına da ışık tutacak. İleride benzer sorunlar yaşanan bir dönemde, genç bir oyuncu, bir sanatçı adayı ya da başka meslekten biri bu duruşu hatırlayacak. Bu yüzden gerçekten çok önemli.

“Bu ülke öyle bir ülke, yarın her şey bozulabilir. Ama ne olursa olsun barış gelecek.”

2011’den bugüne gelindiğinde yeniden bir barış süreci konuşulmaya başlandı. Hiç bu konuyu konuşabildiniz mi? Yani bunca bedel ödedim, böyle bir sürecin içine girdim, hastalıklar yaşadım ama yine de içinde bir umut, bir iyimserlik var mı; hem onda hem sizde, diye sormak istiyorum.

Küçük bir anekdot anlatayım. Barış deklarasyonu 21 Mart Nevruz’unda, 2013’te açıklandığında akil insanlar süreci başlamıştı ve barışa gerçekten çok yakındık. 2013–2014’ün mart ayıydı, şimdi hatırladım. Çok duygusal bir röportaj yapmıştık. “Her şeye rağmen bunu görebilmek çok iyi” demişti. Kamerayı kapattıktan sonra bana, “Son imza atılana kadar asla emin olma” dedi. “Bu ülke öyle bir ülke, yarın her şey bozulabilir. Ama ne olursa olsun barış gelecek.” Bunu hiç unutamıyorum. Çünkü gerçekten üç-dört ay sonra barış masası devrildi. Ardından korkunç şeyler oldu. Ama o gün olmazsa yarın, ertesi gün, ertesi yıl ya da beş yıl sonra birilerinin bedel ödemek zorunda kalacağını da biliyordu. Filmi de bu yüzden böyle bitiriyoruz. Adana Film Festivali’nde daha önce yaptığı konuşmayla; “Barış gelecek” sözleriyle. Onun hayattayken bu süreci görmesini, barış sürecinin tamamlanmasını istiyorum ve buna inanıyorum.

“Beni en çok etkileyen, sinemaya olan sonsuz sevgisi”

Çok şaşırdığın, hayran bırakan yönleri neler?

Dönem dönem aldığı kararlar ve hiçbir şekilde geri adım atmaması beni çok etkiledi. Gerçekten çok fazla anekdot var ama beni en çok etkileyen, sinemaya olan sonsuz sevgisi. Seyirciye çok büyük bir hürmetleri var, seyircinin nereden geldiği hiç önemli değil. Güce tapmıyorlar, gücü de korumuyorlar. Bu tavır müthiş etkileyici ve aynı zamanda çok öğretici.

kuzeyden-gelen-adam-01

“Hayallerimizin içinde bile yer alamadılar”

Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz ve sonrasında gelen sizin kuşağın filmlerinde neden Kadir İnanır’ı göremedik, neden oynatmadınız? Ben olsam kapısında yatardım, ikna ederdim.

Bu biraz içinde bulunduğumuz dönemle ilgiliydi. Biz sinemaya başladığımızda Türkiye sineması ciddi bir kriz içindeydi. Aslında sinema bir türlü endüstrileşememişti. Biz tam o arada, sinema yapmaya çalışan bir kuşaktık. Önümüzde Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz gibi isimler vardı; onlar da ustalarla çalışamadı. Bizler sadece filmleri yapmaya ve bitirmeye odaklanmıştık. O yüzden belki hayallerimizin içinde bile yer alamadılar. “Nasıl ikna ederiz, nasıl yapabiliriz?” soruları hep vardı ama arada büyük bir kopukluk oluştu. Ben bunu 80 darbesinin bir “başarısı” olarak görüyorum; bu bir eleştiri tabii. Toplumda hem dikey hem yatay bir kopukluk yarattı. Dikey kopukluk, kuşaklar arası bir kopuşa neden oldu ve kimse deneyimini bir başkasına aktaramadı. Yatay kopukluk ise şöyle gelişti: 80 öncesi biyografilerde, dost sohbetlerinde anlatılır; kurulan masalarda bir şair, bir mimar, bir doktor olurdu. Şimdi sinemacılar yalnızca sinemacılarla, edebiyatçılar edebiyatçılarla, mimarlar mimarlarla görüşüyor. Bu yatay ve dikey kopukluk, bir şey üretirken yaşadığımız büyük sıkıntıların da temel nedenlerinden biri oldu. Ve bu bilinçli olarak, adım adım yapıldı. Sivil toplum örgütlerine yönelik saldırılar da tesadüf değildi.

Ama yine de onu filmlerde görmeyi çok isterdik.
İsimden bağımsız olarak, bizim kuşağın hayallerinin içinde yer almasına rağmen yapım koşulları nedeniyle buna ulaşılamadı. Kadir Ağabey de aynı şekilde her zaman çalışmayı çok istemişti. Ama bu, bundan sonra olmayacak anlamına gelmiyor. Kadir Ağabey’i en kısa zamanda setlerde de göreceğimize inanıyorum. Bu önyargılar da kırılacaktır.

“Benim gönlümden geçen belgeselin kamu yayıncılığı yapan TRT’de gösterilmesi”

Belgesel şu anda özel gösterimlerle yoluna devam ediyor. Bundan sonrası için planlar neler?
Festivaller devam ediyor. Ardından bir ulusal kanalda ya da dijital bir platformda izleyiciyle buluşması planlanıyor. Şu an görünürlük kazandıktan sonra çeşitli görüşmelerimiz var. Benim gönlümden geçen ise kamu yayıncılığı yapan TRT olmazsa da en azından bir ulusal kanalda yer alması.

ekran-goruntusu-2026-01-10-163532

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi

Sinemanın Ankara buluşması

21 Kasım 2025 Cuma 11:31