Özlem Özdemir
Sayılmayan nüfustan eşit yurttaşlığa: Medeni Kanun 100 yaşında!
Tarih, bazen atılan imzalarla değil, meclis kürsülerinde tamamlanamayan cümlelerle de yazılır.
3 Nisan 1923... Henüz Cumhuriyet ilan edilmemiş, Ankara’nın tozlu yollarında yeni bir devletin adımları atılıyordu. Meclis, İntihab-ı Mebusan (Seçim) Kanunu’nu görüşüyor. Kural belli: Her 20 bin erkek nüfus için bir mebus seçilecekti.
Kürsüde Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey var. O günün şartlarında, belki de yüzyıl sonrasının cesaretiyle soruyordu: "Efendiler! Neden sadece erkekleri sayıyoruz? Bu memleketin kadınları yok mu? Neden onları nüfustan, insan sayısından düşüyoruz?"
Cümlesini tamamlamasına izin verilmeden "şiddetli red sedaları” yükseldi. "Sadede, sadede”, “milletin hissiyatıyla oynama” sesleri ve bağırışları arasında Tunalı Hilmi Bey’in sesi bastırıldı. Gürültünün ortasında Tunalı Hilmi Bey şöyle savunma yapmaya çalışıyordu: "Ben kadınlara oy hakkı verelim demiyorum; analara, bacılara, hakikate tahammül edemiyen kulaklar…"
Tunalı Hilmi Bey o gün kürsüden inerken, aslında yüzyıllardır süren bir "yok sayılma" da ona eşlik ediyordu. Çünkü itiraz ettiği şey sadece bir nüfus sayımı değildi. Kadının "yurttaş" olma gerekliliğine inanıyordu. Neyse ki yalnız değildi….

MECELLE’NİN GÖLGESİNDE KADIN
17 Şubat 1926’da Medeni Kanun kabul edilene kadar, bu topraklarda kadın olmak ne demekti? Hukuk sistemi, temeli dine dayalı Mecelle ve şer’i hükümlere emanetti. Bu düzende kadın, hukuki bir "özne" değil, ailenin bir "nesnesi"ydi. Bir kadın düşünün; babasından kalan mirasta erkek kardeşinin ancak yarısı kadar hak iddia edebiliyordu. Mahkemeye düşse, şahitliği tek başına yetmiyordu. İki kadın bir araya geldiğinde ancak bir erkeğin sözüne denk düşüyordu.
Evlilik? Devletin kaydında değildi. Resmiyet yoktu, güvence yoktu. Erkek, aynı anda dört kadına kadar evlenebiliyordu. Boşanma? Tamamen erkeğin inisiyatifindeydi. Mahkeme kararına gerek yoktu; erkeğin "Boş ol" demesi, bir ailenin yıkılması ve kadının kapı önüne konulması için yeterliydi. Ne nafaka hakkı, ne çocuklarının velayeti… İşte Tunalı Hilmi Bey'in isyan ettiği, aslında bu "yarım insan" haliydi.
ÖZGÜRLÜK BELGESİ
Meclis’in zihniyeti böyleyken Atatürk ve dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt; "hukuku" sadece mahkeme salonlarına değil, hayatın tam ortasına, mutfağa, sokağa, nikah dairesine getirdi. İşte bu, bizim Atatürk şansımızdır. Öyle ki, 1924 Anayasası hazırlanırken Atatürk, seçim kanunu taslağına “her Türk seçilir” ifadesini önermiş ancak bu ifade Meclis tarafından kabul edilmemiş, “her Türk erkek seçilir” olarak Anayasa kabul edilmiştir. Ama sadece iki yıl sonra yüzyıllardır özgürlüğüne pranga vurulmuş Türk kadını varoluşunu kazandı. Nüfus sayımında hayvanlar kadar değeri olmayan kadın artık erkek kadar insan sayılmaya başladı. Zaten ardından peş peşe siyasi haklar da kazanıldı. Devrim başka nedir?
Peki, neydi 100 yıl önce, o soğuk Şubat gününde kazanılanlar?
- Resmi Nikah Zorunluluğu: Evlilik, dini bir ritüel olmaktan çıkıp devlet güvencesine alındı. Kadının hakları, imamın inisiyatifinden devletin kayıtlarına geçti.
- Tek Eşlilik: Çok eşlilik yasaklandı. Aile kurumu, eşit iki tarafın ortaklığı üzerine yeniden inşa edildi.
- Boşanma Hakkı: Erkeğin "Boş ol" sözüyle biten evlilikler tarihe karıştı. Kadına, mutsuz olduğu veya şiddet gördüğü evliliği mahkeme yoluyla sonlandırma hakkı tanındı.
- Miras ve Şahitlikte Eşitlik: "İki kadının şahitliği bir erkeğe bedeldir" anlayışı yıkıldı. Mirasta kız çocuklarının hakkı, erkek kardeşleriyle eşitlendi.
- Velayet Hakkı: Anneye, çocukları üzerinde söz sahibi olma ve velayet hakkı verildi.
2002: İKİNCİ BÜYÜK EŞİK
Elbette 1926 bugünden bakıldığında kusursuz değildi. Dönemin ruhu gereği ve de bütün dünyada olduğu gibi, "Ailenin reisi kocadır" diyerek evin son sözü erkeğe bırakılmıştı. Ancak Türk Medeni Kanunu, bir hukuk metninden fazlasıdır; aynı zamanda Türkiye’nin laikleşmesinin de adımıdır. Ve Cumhuriyet’in laik hukuk anlayışı durağan değildir. İlk Medeni Kanun, Cumhuriyet’i kuranlarca kadınlar için yürürlüğe kondu, 1 Ocak 2002’de ise kadın hareketinin ilmek ilmek ördüğü mücadeleyle Medeni Kanun büyük ölçüde değişti. Peki, neler değişti?
- Birlikte Yönetim: "Eşler oturacakları konutu birlikte seçerler. Birliği beraber yönetirler" (TMK 186). Artık hiyerarşi değil, ortak karar mekanizması esastır.
- Giderlere Katılım: "Eşler, birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile katılırlar" (TMK 186). Burada kadının ev içi emeği de (çocuk bakımı, ev işleri) ekonomik bir değer olarak kabul edilmiş ve güçleri oranında katılma ilkesiyle yasal statü kazanmıştır.
- Meslek ve İş Seçimi: "Eşlerden her biri, meslek veya iş seçiminde diğerinin iznini almak zorunda değildir" (TMK 192). Kadının çalışma hakkı artık hiçbir izne tabi olmayan, mutlak bir hak haline gelmiştir.
- Eşit Paylaşım: 2002’den sonra yapılan evlilikler boşanma ile sona erdiğinde önce edinilen malların eşit paylaşılması kabul edildi.
- Evlenme Yaşı: Kadın ve erkek için eşit olarak 17 yaşın bitirilmesi koşuluna bağlandı. Olağanüstü durumlarda 16 yaşın bitirilmesi şartı geldi.
YÜZYILLIK ZAFER
17 Şubat 2026’da Medeni Kanun 100. yılını dolduruyor. Bu kanun, Tunalı Hilmi Bey’in yarım kalan cümlesinin tamamlanmış halidir. Kadını nüfus sayımındaki bir "rakam" olarak bile görmeyen bir zihniyeti yenerek, hukuk önünde eşit birer "birey" yapan iradedir. Bu Atatürk’ün kararlığı ve Cumhuriyet’in kadına verdiği değerin bir göstergesidir. Cumhuriyet, işte bu yüzden en çok kadınların hazinesidir.
Geriye dönüp "yarım miras", "yarım şahit" günlerine baktığımızda, alınan yolun büyüklüğü daha net anlaşılıyor. Uygulamada eksiklerimiz var mı? Çok. Ancak elimizde, üzerine basıp yükselebileceğimiz, 100 yaşında ama hâlâ sapasağlam bir zemin var. Bu yüzden 17 Şubat, sadece bir kanunun kabulü değil; bu ülkenin kadınlarının "Ben de varım" diye haykırdığı gündür.
Kıymetini bilmek ve korumak dileğiyle…

