Özlem Özdemir
Uğur Mumcu'yu Anmak mı Anlamak mı?
1993 yılından bu yana pek çok ilde gerçekleşen Adalet ve Demokrasi Haftası, hem Uğur Mumcu’nun hem de 31 Ocak 1993’te öldürülen Prof. Dr. Muammer Aksoy’un anılarına düzenleniyor. İki yeri dolmaz aydınımızı teröre kurban verdiğimiz gerçeğini unutmamamız açısından önemli bir anma olduğunu düşünüyorum. Bu topluma katkı sağlayan kişilerin de eserleri kadar bilinmesinin onlara borç olduğuna ve gençlere örnek olarak da anlatılmaları gerektiğine inanıyorum. O nedenle bu yazıda kısaca Uğur Mumcu’nun hayatının gelişimini aktardıktan sonra benim için Mumcu’nun önemine değineceğim.
KİMDİR?
22 Ağustos 1942’de Kırşehir'de doğdu. Tapu kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey ile Nadire Hanımın dört çocuğunun üçüncüsüydü. Eğitim hayatı Ankara’da geçti. Ankara Deneme Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Yazmaya öğrencilik yıllarında başladı. Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan "Türk Sosyalizmi" başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülünü aldı. Hukuk Fakültesini bitirdi ve Cemal Reşit Eyüpoğlu'nun yanında bir süre avukatlık yaptı. 18 Haziran 1965'te "Biz Anayasayı Savunuyoruz. Ya Siz?" başlıklı makalesiyle Yön Dergisinde yazmaya başladı. 27 Mayıs Devriminin özgürlükçü ortamında "İnsanlar sadece konuştuklarından değil sustuklarından da sorumludurlar" diyerek Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön Dergisinde yazdığı makalelerle bir yandan Mustafa Kemal Atatürk'ün ilke ve devrimlerini, tam bağımsız bir Türkiye'yi savundu. 1967’den itibaren Kim, Akşam, Türk Solu, Milliyet’te incelemeleri yayınlanmaya başladı. 1968’de dil öğrenmek için İngiltere'ye gitti ve yazılarına oradan devam etti. 31 Ocak 1968’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsü Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı oldu. Aynı yıl incelemeleri, Milliyet Gazetesinde yayımlanmaya başladı. Asistan olduktan sonra, Ankara Barosu Levhasından kaydını sildirerek avukatlığı bıraktı. 1970’den itibaren Ant Dergisi ile Cumhuriyet Gazetesinde makale ve incelemeleri yayınlanmaya başladı.
SAKINCALI PİYADE
12 Mart'ta gerçekleşen darbenin aydınlara yönelik baskıcı tutumundan o da payına düşeni aldı. 17 Mayıs'ta gözaltına alındı. Bir ay sonra serbest bırakıldı. Askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada, orduya hakaret etme savıyla tutuklandı. Pek çok aydınla birlikte, Mamak Askeri Cezaevinde bir yıla yakın kalan Uğur Mumcu, açılan davada 7 yıl hapse mahkûm edildi ancak, kararın Yargıtay'ca bozulmasının ardından serbest bırakıldı. Ardından hemen askere alındı. Tuzla Piyade Okulunda üç aylık eğitimden sonra, okul yönetimi tarafından "kötü hal ve düşünce sahibi" diye suçlanarak "er" çıkarıldı ve Patnos'a yollandı.
31 Ocak 1974'te askerliğini sakıncalı piyade eri olarak, Ağrı'nın Patnos ilçesinde tamamladı. Bu yaşadıklarını "Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem!" diyerek, yedek subaylık hakkı ve aylıkları için sadece maddi tazminat isteğiyle açtığı davayı kazandı ve yedek subaylık hakkını elde etti. Askerlikten sonra üniversitedeki görevinden ayrıldı ve gazeteciliğe profesyonel olarak, 25 Şubat'ta Yeni Ortam Gazetesinde "Anarşist!.." başlıklı yazısıyla başladı.
Yazılarında, hem sorunları dile getirdi hem de hukuka aykırı ve yasadışı uygulamaların üstüne gitti. "Tek bir tahrikçi ajan adı veremezsiniz" diyen Demirel'e "Bir Hikâyemiz Var" başlıklı yazısında, onlarca provokatörün adını belgeleriyle açıklayarak, tüm antilaik, antidemokratik oluşumları uygulamalarıyla belgeledi. 1975’te Denklem yazısıyla Cumhuriyet Gazetesindeki “Gözlem” başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı zamanda da Anka Ajansında çalışmaktaydı. Altan Öymen'le birlikte hazırladıkları, Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Demirel'in hayali mobilya ihracatını konu edinen, Mobilya Dosyası adlı kitap yayımlandı. Böylece "hayali ihracat" kavramı kamuoyunun gündemine girmiş oldu.
ÜRETKEN YILLAR
1976 Mayısında Güldal Homan ile nişanlandı, 19 Temmuz'da evlendiler. Ertesi yıl Anka Ajansından ayrılarak Cumhuriyet Gazetesinin kadrolu yazarı oldu. Terörün toplumu korkuya, karamsarlığa ittiği günlerde, kalemiyle teröre karşı durdu. Taksim'deki 1 Mayıs katliamının ardından, bu olayı ve bu tür olayları irdeleyen yazılar yazdı. 1977’de oğlu Özgür dünyaya geldi. Sakıncalı Piyade ve Bir Pulsuz Dilekçe kitapları yayımlandı.
12 Mart döneminde yaşadıkları, gülmece ustaları için bulunmaz bir malzemeydi. Kendisi de yazı ve konuşmalarında gülmece öğelerini sık sık kullanırdı. Bu dönemi anlattığı “Sakıncalı Piyade” adlı yapıtını, Rutkay Aziz ile birlikte, tiyatroya uyarladı. Sakıncalı Piyade Tiyatro ilk olarak Ankara Sanat Tiyatrosu'nca (AST) sahneye kondu ve 700 kez sahnelendi. Terörün yeniden tırmandığı, gencecik insanların sokak ortasında kurşunlandığı, kahvelere, evlere bombaların atıldığı bir ortamda, tarihin boş yere tekrar etmesini önlemek ve ders alınmasını sağlamak amacıyla, 12 Mart öncesi ve sonrası gençlik liderlerinin yaşadıklarını kendi ağızlarından yansıttığı ve silahlı eylemlerle bir yere varılamayacağına dikkat çektiği kitabı “Çıkmaz Sokak” yayımlandı.

12 Eylül darbesi oldu. 12 Eylül'ü gerçekleştiren generaller tarafından partilerin, birçok kitle örgütünün kapatılması gibi sorunların yaşandığı bu dönemi ve uygulamalarını eleştirdi. 13 Mayıs'ta Mehmet Ali Ağca, Papa'yı öldürme girişiminde bulundu. Daha önce 1979 yılında Abdi İpekçi'nin katili olarak yakalanan Ağca üzerine çalışma ve araştırmalar yapmıştı, Papa olayı sonrasında irdemelerini yoğunlaştırdı. Haziran ayında kızı Özge doğdu. 1982 yılında Barış Derneği kapatıldı. Yöneticileri ve üyeleri tutuklandı. Barış Derneği Davası, 12 Eylül döneminde, Türk aydınlarına karşı topluma gözdağı vermek için açılmış bir davaydı. Mumcu pek çok yazısında bu konuyu ele aldı. 1 yıl sonra Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı.
Ülkedeki olumsuzlukların dile getirildiği, yazar Aziz Nesin öncülüğünde bir grup tarafından Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan ancak, Kenan Evren'in imzalayanları "vatan hainliği" ile suçlayarak dava açtığı "Aydınlar dilekçesi"nin hazırlanmasına katıldı. Basındaki yozlaşmanın ve döneklerin sergilendiği, 12 Eylül döneminde aydınlara yapılan işkencelerin anlatıldığı “Sakıncasız” adlı oyunu yazdı.
1985’te Roma'ya gitti. Papa davasında uzman tanık olarak bilgisine başvuruldu. 1991’in 6 Kasım'ında onaylamadığı gelişmeler üzerine, 80 arkadaşı ile birlikte, Cumhuriyet Gazetesinden ayrıldı. Bir ay boyunca Milliyet Gazetesi'nde çalıştı, yazılarında Kürt sorununu sıklıkla gündeme getirirken yurtdışındaki PKK yayınlarını yakından izledi. 7 Mayıs'ta Cumhuriyet Gazetesi'nde yapılan yönetim değişikliği üzerine yeniden Gazetesine döndü. Hizbullah, PKK ve kontrgerilla konularını irdeleyen makaleler yazdı. Öldürülmeden önce, PKK ile Kürt sorunu birbirinden ayırdığı bir bakış açısıyla, konu üzerinde çalışmalar yapmaktaydı. Son yazısı ise "Zeyilname" oldu. 24 Ocak 1993’te, pazar günü, arabasına yerleştirilen bomba ile öldürüldü...
GAZETECİ VE ATATÜRKÇÜ
Kalpaksız Kuvay-i Milliyeci diye de adlandırdığımız Mumcu, benim için iki yönden değerli. Bir; gazeteciliği hakkıyla, layıkıyla yapan sayılı kişilerden biri, örnek aldığım, saygı ve hayranlık duyduğum üstadım. Ondan iyi araştırmacı gazetecisi henüz olmadı ama bugünlerde gerçeği bize ulaştırmak isteyen birkaç gazetecimiz var. Ama mesleki anlamda da ciddi bir çürüme yaşadığımızı düşündüğümden bugünleri görseydi herhalde çok üzülür hatta en başta o kızardı. Hem önce internet sonra sosyal medyanın hayatımıza girişiyle hızlandı bu çürüme, tabii toplumsal çürümeyle paraleldir, hem de gerçek yerine önce ben önemli oldu. Tıklanma doğrunun önüne geçti, ilk tiviti ben atayım derdi haberi ezdi geçti. Kimilerinin ise şova dönüştürdüğü, kanaat önderi sanıldığı, parmak sallanarak yüksek sesle kızgın sesli yapılan konuşmalar gazetecilik oldu. Oysa bunların hiçbiri gazetecilik değil. Gazetecilik nedir? Bakın Uğur Mumcu nasıl tanımlıyor:
- Gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunan insan demektir. Gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir."
Bu açıdan örnek aldığım, şahsi heveslere değil gerçeğin topluma ulaşmasına inandığım ve prensiplerine sadık kalmanın önemini savunduğum için onunla aynı yöne baktığımı söyleyebilirim.
İkinci olarak, ideolojik olarak çizgimiz de benzerdir. Katıksız bir Atatürkçü, Cumhuriyet’e ve laikliğe inancı ile de değerlerimiz örtüşüyor. Ülkemizin yaşayacaklarını o yaşarken görmüş ve uyarmak için elinden geleni yapmıştı. Bu çabasının bedelini de canıyla ödedi. Ne yazık ki, aradan geçen 33 yıla rağmen gerçek suçlular bulunmuş değil, ailesi için de dava kapanmış sayılmıyor. Bu Cumhuriyet’in yaşaması için canını vermiş bir aydınımız Mumcu. Cumhuriyet olmadığında başımıza neler gelebileceğini Ortadoğu’ya baktığımızda hepimiz görüyoruz. Bizim şansımız Atatürk! Zaten akıllı olanların Atatürk’ü sevmemesini en azından saygı duymamasını benim aklım almıyor. Ben bir kadın olarak, laik Cumhuriyet’in biz kadınlar için ne kadar hayati olduğunu anlatmaya çabalıyorum yıllardır. Öyledir, neden? Çünkü Cumhuriyet’ten önce kadın bu topraklarda yok sayılıyordu. Nüfus sayımında hayvanlar sayılır kadınlar sayılmazdı, daha ne diyelim? Bugün bu yazıyı yazabiliyorsam Cumhuriyet sayesinde. Rahmetli Türkan Saylan’ın da dediği gibi, her eğitimli kadının bu Cumhuriyet’e borcu var. Ben o borcu farklı disiplinlerde sanat eseri üreterek ödemeye gayret ediyorum. Herkesin yaptığı işi en iyi şekilde yapması bile bu borcu ödemek sayılır. Sonu Mumcu’nun “Sesleniş” yazısından bir bölüm ile yapmak istiyorum, onun anısına…
SESLENİŞ
Cumhuriyet, 25 Ağustos 1975
“...
Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde, öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezartaşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi!..
Kanserdik. Ölüm her gün bir sinsi yılan gibi, dolaşıyordu derilerimize. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!..
Giresun’daki yoksul köylüler. Sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım unutma bizi!..
Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle, başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz-sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi!..”
