Yaşar Seyman
Gerçekler susarsa, sessizlik suç olur!
Bugün ülkemizde her sabah, yalnızca haberlerle değil; bir yönlendirmeyle, bir çerçeveyle, bir dayatmayla uyanıyoruz.
Hangi konunun konuşulacağına, neyin görünür olup neyin gölgede kalacağına karar verilen bir gündemle başlıyor gün. Gündem dediğimiz şey artık kendiliğinden doğmuyor; özenle kuruluyor. Ve o tasarlanan, yönlendirilen, kurulan gündem çoğu zaman gerçeğin üstünü örten kalın bir perdeye dönüşüyor.
Siyaset konuşuyor, uzun uzun konuşuyor.
Mikrofonlar çoğalıyor, kürsüler yükseliyor, cümleler uzuyor. Ne yazık ki gerçek ses kısılıyor. Çünkü sorun ne söylendiği değil, neyin söylenmediğinde saklanıyor. Her açıklama, saklanan bir gerçeğin etrafında dolaşıyor. Her yüksek ses, bastırılan başka bir sesi duyurmamaya çalışıyor.
Ekonomi sayılara indirgenmiş bir animasyon gibi sunuluyor.
Yüzdeler, oranlar, tablolar… Hepsi bir düzen içinde sunuluyor. Ne yazık ki o düzenin dışında kalan yaşamlar öyle çok ki. Pazarda fileyi yarım dolduranlar, ay sonunu getiremeyenler, geleceğini borçla kurmaya çalışan gençler… Oysa onlar istatistik değil, bu ülkenin gerçeği. Ve gerçek, çoğu zaman açıklanandan değil, saklanandan anlaşılır.
Felsefeci Nermi Uygur’un şu sözünü çok severim:
“Gerçekler patırtıyı sevmez!”
Adalet mi? Adalet ise artık yalnızca mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında da tartışılıyor.
Çünkü insanlar, hukukun yalnızca yazılı metinlerden ibaret olmadığını biliyor. Adalet, bir duygu bir vicdan, bir demokrasi sorunudur. Bu duygu zedelenmişse, en kusursuz yasalar bile eksik kalır. Bugün Türkiye’de en çok aşınan şey, işte bu duygudur: Eşitlik hissi, güvence duygusu ve yarınların öngörülebilirliğinin olmamasıdır.
Bütün bunların ortasında, sürekli büyüyen bir yorgunluk var.
Sadece ekonomik değil, sadece siyasal değil; varoluşsal bir yorgunluk. Sürekli değişen gündemlere yetişmeye çalışan, her gün yeni bir krize uyanan, hiçbirini gerçekten tartışamadan bir sonrakine savrulan bir toplumun yorgunluğu… İnsanlar artık sadece geçinmek için değil, anlamak için de mücadele ediyor.
Çünkü yalan çoğaldıkça gerçek azalıyor.
Haber arttıkça güven düşüyor.
Söz yükseldikçe anlam kayboluyor.
Ve belki de en tehlikelisi şu:
Bu kadar çok şey olurken, hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamaya alışmak.
Alışmak, en sessiz kabulleniştir.
En güçlü iktidarlar, tam da bu alışkanlığın üzerine kurulur.
Oysa bir ülke, sadece yönetilmez; duyumsanır.
Eğer bir ülkede insanlar artık kendilerini güvende, eşit ve özgür duyumsamıyorsa, orada sorun yalnızca siyaset değildir. Orada sorun, doğrudan doğruya yaşamın kendisidir.
Bugün Türkiye’de yazılacak en sert cümle belki de en sade olanıdır:
Gerçek, kendini saklayanlardan daha inatçıdır.
Bugün en politik tavır şu olmalıdır:
Unutmamak!
Alışmamak!
Asla susmamak!
Mücadele sağlam temellerde yapılırsa bir gün, bütün bu gürültü dağılacaktır!..
Gerçek, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bir yerden sızar.
Geriye, gerçekten söylenenler değil; gerçekten yaşananlar kalacaktır.
İşte o zaman asıl soru: Gerçekler sustuğunda kim kazandı sanmıştık?
Çünkü tarih, hiçbir zaman susanları değil, susturulan gerçeği yazanları, konuşanları, direnenleri anımsar ve unutmaz…