Munzur’un kayıp çiçeği

Gülistan Doku Munzur kenarında açan bir mimoza çiçeğiydi.

Ne yazık ki Gülistan Munzur’da açan, adalette solan bir çiçekti!

Kentlerin belleği vardır; suskunluğun da bir dili. Tunceli o dili uzun zamandır taşıyor. Sokak aralarında yankılanan bir isim: Gülistan Doku. Altı yıl… Bir insan ömründe kısa gibi görünen, ama bir annenin yüreğinde sonsuzluğa uzanan bir zalim zaman! Kayıp bir genç kadının ardında bıraktığı boşluk, yalnızca ailesinin değil, bu ülkenin vicdanında açılmış bir yara olmalıdır.

Dosyalar vardır, raflarda tozlanır; bir de dosyalar vardır, her açıldığında kalbin içinden bir sayfa daha kopar. Gülistan’ın dosyası birinci türdendi uzun süre tozlu raflarda tutsak kaldı.

Altı yıl… Bir insanın kayboluşunun zamana yayılan suskunluğu. Altı yıl… Bir annenin her sabah aynı acıyla uyanması, bir babanın her akşam aynı soruyla karanlığa bakması: “Gülistan nerede?” Bir ablanın susmayan çığlığı! Gülistan Doku dosyası yalnızca bir kayıp dosyası değil; bu ülkenin vicdanının ne kadar gecikebildiğinin ne kadar susabildiğinin de kaydıdır.

Dersim’in dağları, rüzgârı, suyu biliyor o kayboluşu. Altı yıl boyunca duymayan kulaklar, görmeyen gözler vardı. Bir ailenin feryadı, adliye koridorlarında yankılandı, dilekçelere döküldü, televizyon ekranlarında soldu.

Sim diyarında altı yıllık karanlıktı Gülistan!

Adalet bazen gecikir, bu kadar gecikirse artık yalnızca geç kalmış bir adalet değil, eksilmiş bir insanlıktır. Dosyalar kapatıldı, izler silindi. Her geçen gün, Gülistan biraz daha “unutulmaya” bırakıldı. Oysa unutmak, bu topraklarda en hızlı işleyen mekanizmadır. Ve de en tehlikelisi.

Sonra bir gün, bir kadın savcı dosyayı yeniden açtı. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı bünyesinde yürüyen bu yeniden açılış, yalnızca hukuki bir işlem değildir; aynı zamanda bir vicdanın yeniden ayağa kalkma çabasıdır. Bir kadının, başka bir kadının kayboluşuna kayıtsız kalmamasıdır. Belki de bu yüzden umut, en çok kadınların omuzlarında büyür bu ülkede.

Umut yetmez. Öfke de gerekir. Bir ülke, kaybolan kızlarına nasıl baktığıyla ölçülür. Ve biz, o aynaya bakmaktan uzun süre kaçtık.

Ailenin mücadelesi ise bu karanlığın içindeki en parlak ışıktı. Yılmadılar. Vazgeçmediler. Her kapıyı çaldılar, her sessizliği zorladılar. Onlar susturulmadıkça, bu dosya da kapanmayacaktı zaten. Çünkü bazı acılar, konuşuldukça değil, susturuldukça büyür.

Şimdi soru yeniden önümüzde: Altı yıl sonra gelen bu hareket, gerçekten bir yüzleşme mi, yoksa gecikmiş bir teselli mi? Adalet yerini bulursa, bu yalnızca Gülistan için değil, bu ülkenin kaybolmuş vicdanı için de bir başlangıç olabilir.

Unutmayalım: Bir çocuk, bir genç kadın, bir insan kaybolduğunda susan herkes, o kayboluşun ortağıdır. Ve bu ülke, artık suskunlukla değil, hesap sormakla iyileşecek. Çünkü bazı isimler, yalnızca birer isim değildir.

Altı yıl boyunca Gülistan Doku adını duyunca dostum Ahmet Kaya’nın “Munzurlu” şarkısına kulak verdim, mırıldandım. Her dinlediğimde de bir anne olarak gözyaşlarım süzüldü:

“Munzurdan bir tas su verin de ölem diyor

Hem ağlıyor hem bir türkü söylüyor.”

Munzur’dan bir tas su içip sonra da çiçeğini soldurdunuz!..

Bir çiçekten bir davaya, bir haykırıştan bir ağıta Gülistan!

Gülistan, bir sorudur. Ve o soru hâlâ cevabını bekliyor.

Altı yılın sessizliği kırıldı; umut yetmez, adalet gerek!

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yaşar Seyman Arşivi

Sevgiyi örgütlemek

15/02/2026 07:00

Garibanlar ülkesinde

25/01/2026 07:00

Selahattin Demirtaş

18/01/2026 07:00