DEM Parti için 'değişim' sinyali geldi
DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel, DEM Parti’nin yeniden yapılanması süreci hakkında konuştu: "DEM Parti açısından yeni dönem, mevcut örgütsel ve siyasal kalıpların olduğu gibi devam ettirileceği bir dönem olamaz. Bunun çok farkındayız."
GAZETE PENCERE - DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel, Medyascop’a konuştu. DEM Pari’nin yenidne yapılanma süreci, Demokratik Cumhuriyet Hareketi, ittifaklar, Kürtlerin hakları, Abdullah Öcalan’ın süreçteki rolü ve silahsızlanma konuları hakkında Temel, dikkat çekici açıklamalar yaptı.
Tayip Temel’in açıklamalarında öne çıkan bazı başlıklar şöyle:
DEM PARTİ’NİN YENİDEN YAPILANMASI
DEM Parti açısından yeni dönem, mevcut örgütsel ve siyasal kalıpların olduğu gibi devam ettirileceği bir dönem olamaz. Bunun çok farkındayız. Toplumun değişen ihtiyaçlarını, siyasal sürecin ortaya çıkardığı yeni imkânları ve barış perspektifini dikkate alan daha geniş bir zeminde örgütlenmeye ve yapılanmaya ihtiyaç var.
Ne olursa olsun bu yapılanmanın en önemli özelliği kapsayıcılık olmalı. Yalnızca mevcut siyasi çevrelerle sınırlı kalmadan, aydınların, yazarların, demokratların, liberallerin, muhafazakârların, farklı inanç ve kültürden çevrelerin, emekçilerin ve demokratik siyasete katkı sunmak isteyen bütün kesimlerin kendisini içinde görebileceği tarihsel bir ittifak ve yapıdan söz ediyoruz.
Altını çizerek vurgulamak gerekir ki burada mesele sadece partiye yeni insanların katılması değil. Siyaset yapma biçiminin kendisini değiştirmekten söz ediyoruz.
'HERKES KENDİ KİMLİĞİYLE YAŞAYABİLMELİ'
Temel mesele, herkesin kendi kimliğiyle yaşayabildiği demokratik bir Türkiye.
Kimseye “Türk ol”, “Kürt olma”, “şu inancı bırak”, “şu dili konuşma” denmemeli.
Yurttaşlık, kimliklerin yok edilmesi üzerine kurulmamalı.
Bu sağlandığında kimlikler ve inançlar ortak yurttaşlık içerisinde gönüllü biçimde buluşabilir.
Bu nedenle demokratik entegrasyonun özü gönüllülük olmalı. Zorla bütünleştirme asimilasyondur. Gönüllü biçimde ortak bir demokratik yaşam kurmak ise demokratik entegrasyondur.
Silahlar devreden çıkıyor, demokratik siyasetin önü açılmalı. Hukuki güvenceler oluşturulmalı. Yerel demokrasi güçlendirilmeli. Dil ve kültür hakları güvenceye alınmalı. Toplumun bütün kesimleri sürece dahil edilmeli. Bütün bunlar birbirinden kopuk meseleler değil. Birbirini tamamlayan bir demokratikleşme programıdır.
Bizim önümüzdeki dönemde yapmamız gereken de budur: Savaştan siyasete geçişi kalıcılaştırmak, siyaseti toplumsallaştırmak ve kimlikler ve inançlar arasında yeni çatışmalar üretmek yerine bütün farklılıkları demokratik bir ortak yaşamda buluşturmak.
DEM Parti’nin yeniden yapılanması da tam burada anlam kazanıyor. Parti yalnızca mevcut seçmen tabanına seslenen bir yapı olmamalı. Türkiye’nin bütün demokratik güçlerinin kendisini ifade edebileceği geniş bir siyasal alan yaratmalı.
Çünkü artık mesele yalnızca bir partinin büyümesi değil. Ülkenin demokratikleşmesi için yeni bir siyasal zeminin kurulması gerekir.
İTTİFAKLAR NASIL OLACAK?
Mevcut ittifak anlayışımız hem yeterli değil hem de eksik zemin üzerinde gelişiyor. Çünkü çoğu zaman siyasal veya kurumsal merkezlerde ittifak yapıyoruz ve bu birliktelik yerele yani toplumsal zemine sirayet etmiyor. Üstte ve elit kalabiliyor. Böyle olunca ittifak anlayışımız toplumdan destek göreceğine bazı komplikasyonlar yaratarak tepkisel yaklaşımlara neden olabiliyor. Oysa asıl sorumuz şu olmalı; Biz bu ittifakları hangi mücadele etrafında kuruyoruz?
Bir siyasi blok bizden destek isteyebilir. Bizim yapmamız gereken yalnızca “destekliyor muyuz, desteklemiyor muyuz?” diye bakmak değil. Önce kendi taleplerimizi ortaya koymak.
Yerel demokrasi konusunda ne söylüyor? Kayyum meselesinde ne düşünüyor? Dil ve kültür haklarına yaklaşımı nedir? Hukuk devleti konusunda nasıl bir tutumu var? Demokratik siyasetin önünü açacak mı? Demokratik bir cumhuriyetin inşa edilmesi için ne öneriyor? Bunlara bakmalıyız. Taleplerimize en yakın olanla ortaklaşmanın yollarını aramak siyasetin gereğidir. Dolayısıyla ittifakın ölçüsü salt kimlik sorununa yaklaşım değil, sorunları çözme perspektifi, demokratik talepler ve ortak mücadele zemini olmalı.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir seçim ittifakı değil. Daha geniş bir toplumsal demokratikleşme için ortak zemine ihtiyaç var.
Cumhuriyetin demokratik niteliğini güçlendiren, farklı kimliklerin ve inançların kendisini eşit yurttaş olarak ifade edebildiği bir siyasal düzen gerekiyor.
Bu nedenle “Demokratik Cumhuriyet” fikri önemli. Bunun toplumsal karşılığı ise toplum ittifakıdır.
Cumhuriyet İttifakı gibi mevcut siyasal blokların karşısına yalnızca başka bir seçim bloğu koymak yeterli değil. Bunun yerine farklı toplumsal kesimleri ortak demokratik hedefler etrafında buluşturan bir Demokratik Cumhuriyet Hareketine ihtiyaç var. Bütün çabamız bu perspektifi geliştirebilmektir.
İKTİDAR İLE İTTİFAK OLUR MU?
İktidarla görüşmek, iktidarla ittifak yapmak anlamına gelmez. Zaten şimdi herhangi bir güçle bu tartışmayı yürütme aşamasında değiliz. İktidarı hedefleyen bir siyasi gücüz. Eğer ittifaklar gündeme gelirse biz kendi taleplerimizi ortaya koyarız. Karşımızdaki siyasi aktörler bu taleplerin hangisine yaklaşıyor, hangisini kabul ediyor, hangisinde direniyor, buna bakarız. Demokratik siyasette izlediğimiz yol bunu gerektirir. Herkesle görüşmekten korkmamak gerekir. Eğer bir görüşme toplumsal barış açısından faydalıysa yapılmalıdır.
Bizim açımızdan önemli olan, kimseye eklemlenmek değil, kendi siyasal hattımızı koruyarak demokratik çözüm alanını genişletmektir. Yapılan görüşmeler bir barış ve çözüm arayışıdır.
SİLAHSIZLANMA VE HUKUKİ ADIMLAR
Silahsızlanma sürecine giren insanlar evlerine gidip oturmayacağına göre bundan sonra demokratik siyasete katılabilmesinin önü açılmalı. Bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmalı. Uygulamak yetmez aynı zamanda o kriterleri iç hukukta temel referans hâline getirmek gerekir. Neden Türkiye yargısının verdiği yanlış kararları hep uluslararası hukuk kurumları düzeltsin ki? Bu temelde insanların hakları kişisel takdirlere değil, hukuka dayanmalı.
Burada mesele yalnızca kişilerin hukuki statüsü değildir. Esas mesele, çatışmadan demokratik siyasete geçişin hukuken güvence altına alınmasıdır.
ÖCALAN’IN ÖZGÜRLÜĞÜ
Bu mesele geliştirilen siyasal sürecin en önemli başlıklarından biri. Fakat bunu yalnızca kişisel bir özgürlük meselesi olarak ele almak eksik olur. Öcalan önderliği ısrarla geçmişte yaratılmış bazı olumsuzluklarla Türkiye halkına sunuldukça diğer tarafta sürecin samimiyetine ve sahiciliğine şüpheyle bakma düzeyi artıyor. İnançsızlık derinleşiyor. Eğer bir toplumun demokratik siyasete geçişinden söz ediyorsak, bunun önündeki hukuki ve siyasi engellerin tamamını ele almak gerekir.
Dolayısıyla mesele kişiselleştirilmeden, hukuk ve demokratikleşme çerçevesinde değerlendirilmelidir. Şimdi gündemde olan ağırlaştırılmış müebbet cezası tamamen Öcalan’ın içerde tutulması için getirildi. Binlerce kişi şu an aynı hukuksuzluk ve insafsızlıkla karşı karşıya. Düzeltilmesi gerekir. Uluslararası hukuk otoriteleri bunun insanlık dışı olduğunu ve umut ilkesinin ihlal edildiğini söylüyor.
İşin siyasi kısmına da baktığımızda; Öcalan Önderliği devrede olmadan Kürt siyasi hareketinin silahı tamamen terk etmesi için son sözü söyleyecek aktör çıkamaz. PKK sistematiği böyle bir gerçekliğe dayanıyor. Barış, çatışmasızlık ve geri dönüş için tek söz mercii Öcalan liderliğidir. Bunun topluma da doğru anlatılması lazım.
Aynı şekilde hareketin farklı düzeylerindeki insanların geleceği konusunda da kapsayıcı, uygulanabilir ve toplumsal barışı güçlendirecek hukuki çözümler düşünülmelidir. Öyle kapsam dışı bırakıldılar demekle çözüm gelmez. Cesur ve gerçekçi bir politikaya ihtiyaç vardır.
Abartmadan söylemeliyim ki kesinlikle Sayın Öcalan’ın basınla, akademiyle, sivil toplumla, kanaat önderleriyle ve toplumun farklı kesimleriyle açık bir tartışma yürütmesi sağlanmalıdır. Ön yargılar ve tabular böyle aşılır.
İnsanların korkuları küçümsenmemeli. Kaygıları dinlenmeli. Kürtlerin talepleri de Türk toplumunun hassasiyetleri de açıkça konuşulmalı.
Bunun yolu propaganda değil, karşılıklı ikna ve açık tartışmadır.
'KÜRTÇENİN ÖNÜ AÇILMALI'
Öncelikle tartışmanın kendisini anlamsızlaştırmamız gerekiyor. İnsanların kendi diliyle yaşaması doğal bir haktır. Kürtçenin eğitimde, kültürde, akademide ve kamusal yaşamda önünün açılması gerekir.
Bugün Kürtçeyle üniversite kurmanın, eğitim kurumları oluşturmanın önünde çeşitli hukuki ve fiili engeller bulunuyor. Bunların zaman içerisinde aşılması gerekiyor. Hangi çağda yaşıyoruz sorusunu herkesin kendine sorması gerekir.
Bunun bir günde gerçekleşeceğini söylemiyorum. Ama hukuki zemin oluşturulabilir. Kurullar oluşturulur, çalışmalar yapılır, eğitim politikaları geliştirilir.
Dil politikası uzun vadeli bir demokratikleşme programı olarak ele alınmalıdır.
'KAYYUM UYGULAMASI SONA ERMELİ'
Kayyum uygulaması sona ermeli. Hangi partiden olduğuna bakmaksızın seçilmiş yerel yönetimlerin iradesi korunmalı. Yerel yönetimleri sadece merkezi devletin hizmet birimleri olarak görmemek gerekiyor. Yerel demokrasi, halkın kendi sorunları hakkında karar verebilmesidir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi devletin zayıflaması anlamına gelmez. Tam tersine, toplumun devlete olan güvenini artırabilir."

Kaynak:Haber Merkezi