Kaya Türkmen
Jeopolitik hesaplar ve bir çocuğun uykusu
Dehşetin kendisi kadar, dehşetin bu kadar rahat konuşulması öfkelendiriyor insanı. Ekranlar açılıyor, haritalar seriliyor, hedefler sayılıyor, menziller konuşuluyor. “Güç” deniyor, “misilleme” deniyor, “caydırıcılık” deniyor. Savaş, sanki uzaktan izlenen bir oyunmuş gibi anlatılıyor.
O sırada bir yerde bir çocuk uykusundan sıçrayarak uyanıyor, bir anne telefona bakıp duruyor, bir hastanenin ışıkları titriyor. Yukarıda kurulan dil ile aşağıda yaşanan hayat arasındaki uçurum işte tam burada büyüyor.
Savaşı isteyenler başka, onun altında kalanlar başka.
Savaş zamanlarında önce dil bozuluyor. Kelimeler sertleşiyor, cümleler kabalaşıyor, hayatın yerini kavramlar alıyor. Her şey büyük, iddialı, gösterişli bir tona bürünüyor. O dilin içinde şehirler küçülüyor, insanlar silikleşiyor, acı ise neredeyse teknik bir ayrıntıya dönüşüyor.
Bugün dünyanın birçok yerinde aynı kopuş yaşanıyor. Yukarıdakiler “operasyon” diyor, aşağıdakiler enkazın başında isim arıyor. Yukarıdakiler “misilleme” diyor, aşağıdakiler cenaze kaldırıyor. Yukarıdakiler “caydırıcılık” diyor, aşağıdakiler elektriği kesilmiş bir evde sabahı bekliyor. Kararı alanlarla bedeli ödeyenler aynı insanlar değil. Tehdit edenlerle korkanlar başka. Masada konuşanlarla mezarlığa gidenler birbirinden kopuk.
Asıl yara da burada açılıyor. Yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafe artık yalnızca siyasi bir mesafe değil. Bu, vicdan mesafesi. Hatta hakikat mesafesi. Çünkü yukarıda kurulan dil ile aşağıda yaşanan gerçeklik birbirine değmiyor. Bir tarafta nutuk var, öbür tarafta yas. Bir tarafta jeopolitik hesaplar, öbür tarafta çocuklar, hastalar, yaşlılar, öğrenciler. Bir tarafta güç gösterisi, öbür tarafta gündelik hayatın parçalanışı...
Amerika’da da, İsrail’de de, İran’da da insanlar sokağa çıkıyor. Kimi öfkesini taşıyor, kimi korkusunu, kimi yorgunluğunu. Kimi kendi devletine itiraz ediyor, kimi başka bir devletin saldırganlığına. Ama hepsinin sesinde aynı ortak insanlık duyuluyor: Daha fazla ölüm istemiyoruz. Daha fazla yıkım istemiyoruz. Biz çocuklarımız için siren sesi değil sabah istiyoruz. Biz okul istiyoruz, hastane istiyoruz, ışık istiyoruz, eve sağ salim dönülen bir akşam istiyoruz.
Bu kadar yalın bir talep, siyasetin gözünde çoğu zaman fazla duygusal bulunuyor. Oysa en gerçekçi talep tam da bu. Çünkü savaşın faturası hiçbir zaman o sert cümleleri kuranların masasından çıkmıyor. Fatura sokağa, pazara, eve, sınıfa, hastaneye çıkıyor.
Bir şehirde elektrik santrali vurulunca yalnızca altyapı çökmüyor, kuvözdeki bebekten ameliyathanedeki hastaya kadar herkes tehdit altına giriyor.
Bir okul vurulunca yalnızca bina yıkılmıyor, bir memleketin yarınına darbe iniyor.
Bir üniversite sustuğunda yalnızca dersler kesilmiyor, düşüncenin, umudun ve geleceğin sesi de kısılıyor.
Savaş makineleri tam da bunu yapıyor. Önce insanı görünmez hale getiriyor. Sonra o görünmezliğin sağladığı rahatlıkla okul vuruyor, üniversite vuruyor, hastane vuruyor, elektrik santrali vuruyor. Ardından da bütün bu yıkımı soğuk kelimelerin arkasına saklıyor. “Zorunluluk” diyorlar, “güvenlik” diyorlar, “kaçınılmaz bedel” diyorlar. Sanki ölüm doğru cümleyle söylendiğinde daha katlanılır olacakmış gibi. Sanki yıkım stratejik bir kelimeye sarılınca ahlaki yükünden kurtulacakmış gibi.
Hayır.
Hiçbir jeopolitik hesap, bir çocuğun uykusundan daha değerli olamaz.
İnsan bunu unuttuğu anda elindeki bütün kavramlar çürümeye başlıyor. Güvenlik dediğin şey, çocukların korkuyla büyüdüğü bir yerde anlamını yitiriyor. Zafer dediğin şey, karanlığa gömülmüş şehirlerin üzerinde yükselince kirleniyor. Devlet aklı diye sunulan şey, insan hayatını tali bir madde gibi görmeye başladığında akıl olmaktan çıkıyor, kibire, hoyratlığa, güç sarhoşluğuna dönüşüyor.
Belki de çağımızın en acı gerçeği şu: Barış isteyenler çok, ama karar verenler onlar değil. Hayatı omuzlayanlar çok, ama düğmeye basanlar başka yerde. Dünyayı ateşe vermek isteyenler her zaman mikrofona daha yakın duruyor. Kaçık başkanlar, cani başbakanlar, öfkelerini kader, korkularını strateji, hırslarını devlet menfaati gibi sunuyor, sonra da bütün bir toplumu kendi karanlık dillerinin içine hapsetmeye çalışıyorlar.
Ama o dilin dışında bir dünya var. Sokakta yürüyenlerin, meydanda toplananların, “benim adıma öldürme” diyenlerin dünyası. Belki iktidar onlarda değil, ama insanlık hâlâ biraz onların sesine tutunuyor. Çünkü barışı savunmak güçsüzlük değil. Vahşetin normalleşmesine direnmenin en zor biçimlerinden biri. Başkasının acısını da kendi acın saymak, ölülerin üstüne bayrak dikmeye kalkmamak, yıkımın karşısında alkışa değil itiraza durmak kolay değil.
Dünya bugün yine ateşe verilmek isteniyor. Ama ateşin karşısında yine su taşıyanlar var. Adları bilinmeyen, makamları olmayan, çoğu zaman tarihe geçmeyen sıradan insanlar.
Belki de dünya hâlâ onların yüzü suyu hürmetine dönüyor. Ateşi harlayanların değil, su taşıyanların.