Yeni düzen denilen, kuralsızlığa rıza olmamalı

Son dönemde sık duyduğumuz bir cümle var: “Kurallara dayalı uluslararası düzen bitti; artık güç siyaseti çağındayız.” Bu cümle ilk bakışta gerçekçi görünüyor. Trump’ın hoyratlığına, Putin’in saldırganlığına, Gazze’de cezasız kalan vahşete, İran’a dönük hukuk tanımaz askeri hamlelere bakınca, insanın “demek ki dünya gerçekten değişti” diyesi geliyor. Ama asıl tehlike tam burada başlıyor. Çünkü teşhis diye sunulan şey, fark ettirmeden bir kabullenişe, hatta bir teslimiyete dönüşebiliyor.

Bugün bazı Batılı liderlerin söyleminde tam da bu kaymayı görüyoruz. Evet, dünya zorlaştı. Evet, kurumlar aşındı. Evet, uluslararası hukuk ağır bir saldırı altında. Ama buradan çıkarılacak sonuç, “öyleyse biz de bu yeni dile uyum sağlayalım” olmamalı. “Might is right” diye tarif edilen bir döneme girdiğimizi söylemek başka şeydir; buna uyum sağlamayı aklın gereği gibi sunmak bambaşka bir şey.

Çünkü ortada meşru bir “yeni düzen” yok. Ortada, mevcut düzeni delen, aşındıran, itibarsızlaştıran bir saldırı var. Trump’ın uluslararası hukuku isteğe bağlı bir alan gibi görmesi, Putin’in sınırları zorla değiştirmesi, İsrail’in hukuk ve insanlık sınırlarını hiçe sayan pratiği, bize yeni ve istikrarlı bir sistemin doğduğunu göstermiyor. Tersine, ortak kuralların yokluğunda dünyanın ne kadar hızlı biçimde orman kanununa sürüklendiğini gösteriyor.

Bu nedenle, “gerçekçilik” adına hukuku, kurumları, ortak değerleri ikinci plana iten yaklaşım ikna edici değildir. Bu, gerçekçilikten çok zihinsel geri çekilmedir. Güç siyasetini teşhis etmek başka, onu içselleştirmek başkadır. Ne yazık ki Avrupa’da son dönemde yapılan bazı açıklamalarda bu sınır bulanıklaşıyor. “Eski düzenin bekçisi olamayız”, “güç siyasetinin dilini öğrenmeliyiz” türünden sözler, bir noktadan sonra şu anlama gelmeye başlıyor: Kurallar artık işlemiyorsa, biz de çıkarlarımızı çıplak güç üzerinden savunalım. İşte teslimiyet tam burada başlıyor.

Rıza Türmen’in işaret ettiği nokta bu bakımdan çok önemli: Demokrasiler, düzen bozucu davranışlara uyum sağlayarak değil, onlara karşı ortak bir direniş örgütleyerek cevap vermelidir. Bu yalnızca ahlaki bir tercih değildir; aynı zamanda uzun vadeli aklın da gereğidir. Çünkü kuralsız bir dünyada en çok zarar görecek olanlar, gücü sınırsız olmayan, ama hukuka ve kuruma ihtiyaç duyan toplumlar olacaktır. Avrupa da Türkiye de orta büyüklükteki diğer ülkeler de böyle bir dünyada daha güvende olmayacaktır.

Ama burada bir şeyi de açık söylemek gerekir: Sadece değerlerden söz ederek bu mücadele verilemez. Kuralları savunmanın bir maddi zemini olmalıdır. Caydırıcılık olmadan hukuk korunmaz. Ekonomik dayanıklılık olmadan siyasi bağımsızlık korunmaz. Teknolojik kapasite olmadan stratejik özerklik kurulmaz. Yani ihtiyaç duyulan şey naif bir hukukçuluk değil; hukuku savunacak güç, dayanıklılık ve siyasal iradedir.

Asıl doğru hat şudur: Gücü hukukun yerine koymamak, ama hukuku da güçten yoksun bırakmamak. Demokrasilerin önündeki görev, Trump’ın, Putin’in ve benzerlerinin açtığı gediklere uyum sağlamak değil; o gedikleri kapatacak siyasi, hukuki ve stratejik dayanışmayı kurmaktır. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni savunmak da bunun parçasıdır; Ukrayna’nın egemenliğini savunmak da Gazze’de hukuku seçici değil tutarlı biçimde savunmak da.

Bugün bize “dünya değişti, buna ayak uydurun” diyenler var. Belki doğru cümle şu olmalı: Dünya değişti diye kuralsızlığa boyun eğmek zorunda değiliz. Tersine, tam da dünya değiştiği için kuralların ve değerlerin üstünlüğünü daha kararlı biçimde savunmak zorundayız. Aksi halde önümüzde duran şey yeni bir düzen değil, yalnızca daha büyük bir düzensizlik olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Kaya Türkmen Arşivi

Zendebâd İrân

10/03/2026 07:00

Trump ve benzerleri

24/02/2026 07:00

Ayıplı iktidar

11/02/2026 07:00

CHP ve dış politika

16/01/2026 07:00