Kaya Türkmen
Demokrasinin modası mı geçti?
“Dünya kuralsızlığa gidiyor. Güç belirleyici oldu. Demokrasiymiş, kuvvetler ayrılığıymış, hukukun üstünlüğüymüş, hepsi hikaye. Türkiye’nin stratejik önemi öylesine büyük ki bu eksiklikleri öne sürmek abesle iştigal.”
Bu düşünce son dönemde taraftar buluyor. Hatta Akape iktidarı epey bir zamandır bu fikre sarıldı. Türkiye’nin jeopolitik önemini demokrasi zaaflarını otomatik olarak “affettiren” bir indirim kuponu sandı.
Ama değil işte.
Türkiye’nin hukuksuzluğu tercih etmesinin yarattığı en büyük kaybı en çıplak biçimde Avrupa Birliği dosyasında görüyoruz. AB ile ilişki, sadece bir “değerler tartışması” değil, aynı zamanda doğrudan para, pazar ve vatandaşın hayatı demek. Türkiye 2024’te AB’nin beşinci büyük ticaret ortağı. Ticaret rekor seviyeye, 210 milyar avronun üzerine çıkmış durumda. Tam da bu yüzden, AB ile “Gümrük Birliği güncellemesi” meselesi -teknik görünen ama etkisi büyük olan- bir fırsat kapısı.
O kapının yıllarca kapalı kalmasının nedenlerinden başlıcası, demokrasi ve hukuk alanındaki gerileme. Avrupa Parlamentosu araştırma servisi “2016 sonrası demokratik ilkeler, insan hakları ve hukukun üstünlüğünde bozulma AB–Türkiye ilişkilerini sarstı” diyor. Komisyon’un 21 Aralık 2016 tarihli “Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için müzakereleri başlatma” önerisi ise 26 Haziran 2018’de Genel İşler Konseyi’nde durduruldu. Bu, “AB bizi stratejik bulduğu için demokrasi gerilemesini görmezden gelir” tezini tek başına çürütmeye yeter. Görmezden gelmek bir yana, ekonomik açıdan iki tarafın da kazanacağı bir dosya siyaseten donduruldu. Yani AB, ilkeleri uğruna kendi çıkarını da geri plana itti.
“Stratejik önem” günün sonunda diyaloğu geri getirebilir belki. Ama değerlere sadakat zayıfladığında, ilerleme ya çok yavaş olur ya da “şartlı ve geri döndürülebilir” bir formatta kalır. “Geri döndürülebilir” demek, “şartlar karşılanmazsa her an vazgeçebilirim” demektir.
Nitekim AB’nin en son Türkiye raporu tam da bunu söylüyor: AB, Türkiye ile “kademeli, orantılı ve geri döndürülebilir” biçimde yeniden “iş tutmaya” başlıyor ve bunu bilinen koşullara bağlı yürütüyor. Aynı rapor, katılım müzakerelerinin 2018’den beri fiilen durduğunu, demokrasi standartları, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve temel haklar alanındaki kötüleşmeye ilişkin ciddi kaygıların giderilmediğini vurguluyor.
Bu tabloyu vatandaşın gündelik hayatına çeviren ikinci büyük kayıp vize serbestisi. “Jeopolitik çağda artık kimse demokratik standartlara bakmıyor” deniyor da… Schengen kapısında yaşanan gerçek bambaşka. Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye raporuna göre vize serbestisi diyalogunda altı kriter hâlâ karşılanmamış durumda. Bunlar arasında terörle mücadele mevzuatının AB standartlarıyla uyumlu hâle getirilmesi, kişisel verilerin korunması, Europol ile operasyonel işbirliği anlaşması, GRECO’nun (Avrupa Konseyi bünyesinde ülkelerin yolsuzlukla mücadelesini izleyen ve değerlendiren denetim grubu) mücadele tavsiyelerine uyum gibi başlıklar var.
Sonuç: İş insanı, öğrenci, akademisyen, sanatçı hâlâ vize duvarına çarpıyor; bu sadece “onur kırıcı bürokrasi” değil, kaybedilen ihaleler, ertelenen yatırımlar, kaçan fırsatlar demek.
Üçüncü kayıp, AB’nin “teknik destek ve uyum” kaynaklarında görülüyor. İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne saygı eksikliği nedeniyle Türkiye’ye dönük IPA (katılım öncesi mali yardım) kalemlerinde kesinti ve baskı yıllardır gündemde.
Dördüncü kayıp, “piyasa bunu umursamaz” diyenlere gelsin: Piyasa, hukukun üstünlüğünü bazen sandığımızdan daha hızlı fiyatlıyor. 19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla birlikte TL’de sert değer kaybı, tahvil ve hisse piyasalarında düşüşler yaşandı. Yatırımcıların “hukukun üstünlüğü” kaygıları yeniden öne çıktı. Batı basını aynı dönemde siyasi gerilim ve yargı bağımsızlığına ilişkin endişelerin yatırımcı davranışını etkilediğini yazdı.
Burada mesele kişi/parti değil: Öngörülebilir hukuk düzeni zayıfladığında, ülke risk primi artıyor, sermaye ya pahalılaşıyor ya da gelirken tereddüt ediyor. Stratejik önem bunu telafi etmiyor. Yatırımcı için “strateji” değil, sözleşmenin korunup korunmayacağı esas çünkü.
Bu resmin bir de dışarıdaki algı tarafı var. Freedom House’un 2025 değerlendirmesinde Türkiye “Not Free” yani “Özgür değil” kategorisinde ve 100 üzerinden 33 puanı var. Kimi aklıevveller endeksleri küçümseyebilir. Ama büyük fonlar, uluslararası şirketler ve hatta devlet kurumları, ülke riskini ölçerken bu tür göstergeleri “kuru gürültü” saymıyor, bir uyarı ışığı olarak görüyor.
Gümrük Birliği’nin modernizasyonunun yıllarca askıda kalması, katılım sürecinin fiilen dondurulmuş olması, vize serbestisinin tıkanması, fon ve yatırım akışının kırılganlaşması…
Bunların her biri, “demokrasi gerilemesi görmezden gelindi” iddiasını değil, tam tersine, Türkiye’nin demokrasi erozyonunun Türkiye’ye fatura çıkardığını anlatıyor.