Serap Durusoy
Sonucun sorumluluğu başlangıçta
Hem politika hem de ekonomide aksiyonu bol bir hafta yaşıyoruz. Belediye başkanı istifası, kabinede bakan değişiklikleri, köprü özelleştirmeleri konusu ve TCMB’nin yılın ilk enflasyon raporu gündemi meşgul ediyor. Ama bunlara eşlik eden ekonomi kurmaylarının her zamanki gibi olumlu açıklamaları da var elbette.
SGK’dan tahsil rekoru kırdık değerlendirmesi ve Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Şimşek’in ise Suudi Arabistan’da düzenlenen IMF destekli konferanstaki açıklamaları bunlardan birkaçı. Şimşek, konferansta Türkiye ekonomisine ilişkin yaptığı değerlendirmede küresel belirsizliklere rağmen ekonominin iyi durumda ve dirençli olduğunu belirtti. Bu açıklamalar pek çoğumuzun yüzünde manidar bir tebessüme neden oldu. Her ne kadar ekonomi kurmaylarında iyimserlik hâkim olsa da bu iyimserlik ne yazık ki yaşanmakta olan ekonomik gerçekliklerin üzerini örtemiyor.
Ülke olarak bir ekonomik sonuç yaşıyoruz ve bu sonucun sorumluluğu da aslında başlangıçta. İktisat kuramı ile örtüşmeyen model olduğu iddia edilen denemenin yarattığı ağır sonuçları çözmede hem geç kalınması hem de ayağının eksik olması aşılması zor bir durum doğuruyor. Bir de buna küresel ekonomide oyunun kurallarının değişmesi ve jeo -politik riskler de eklenince tablo daha vahim bir hal alıyor. Hiç şüphesiz ki tüm bu gelişmelerden ekonomik aktörler de olumsuz etkileniyor.
Her ne kadar yılın ilk Ekonomi Koordinasyon Kurulu toplantısında, uygulanan programın olumlu etkilerinin makro ekonomik ve finansal göstergelere net şekilde yansıdığı belirtilse de yüksek enflasyona ilişkin risklerin yukarı yönlü olması dar gelirlinin açlık ve yoksulluğunun kalıcılığını destekliyor. Özellikle gıda, ulaştırma ve konut fiyatlarındaki artış dar gelirlinin yaşam maliyetini artıran önemli unsuru oluşturuyor. Nitekim FAO verilerine göre küresel gıda fiyatları ocak ayında yüzde 0,4 azalarak düşüşünü beşinci aya taşırken ülkemizde gıda fiyatları da yüzde 6,4 oranında artışın görülmesi küresel ekonomiden ne denli ayrıştığımızı ortaya koydu. Bu artışın;
-Olumsuz hava koşullarının etkisine bağlanması
-Özellikle girdi fiyatlarının ve artan üretim maliyetinin arz koşullarını etkilediğinin dikkate alınmaması,
-Yapısal reformların hayata geçirilmemesi ve palyatif çözüm arayışları (tavuk ihracatını kısıtlamak gibi) gıda enflasyonunun kalıcı bir sorun olmasına neden oluyor.
Diğer yandan geçen hafta açıklanan ocak ayı enflasyon rakamında fiyatların bir önceki aya göre artışına en fazla katkıda bulunan kalemler arasında yer alan ulaştırmadaki yüzde 5,29 ve konuttaki yüzde 4,43 artış da açlık ve yoksulluğun görünürlüğünü besleyen bir etki yaratıyor. Üstelik salı günü açıklanan TÜİK verisine göre inşaat maliyet endeksinin aralıkta yüzde 1,17 artarken yıllık bazda da yüzde 24,50 artış göstermesi konut tarafındaki tehlikeyi ortaya koydu.
Bir diğer tehlike de sanayi tarafında söz konusu. Ekonomi kurmaylarından arz yönlü adımlarla desteklenen dezenflasyon politikalarımıza kararlılıkla devam edeceği açıklamaları yapılıyor. Ancak yine TÜİK verisine göre sanayi üretiminin aralık ayında yüzde 1,2’ lik artışına rağmen yıllık bazda yüzde 2,1 azalışı arz tarafındaki zorluğun çarpıcı örneğini oluşturuyor. Zaten sanayi üretiminin öncü göstergesi olan ocak PMI verisinin 22. ayında da eşik değerin altında kalarak 48,1 seviyesinde gerçekleşmesi de bu gelişmenin habercisi olmuştu.
Hal böyle iken kemikleşmiş bir ekonomik sorunumuz olan enflasyona ilişkin olarak sadece TCMB’nin
-Faiz indirimine ilişkin adımları,
-Yurt dışı borçlanmalarda zorunlu karşılık oranlarını artırması,
-Kredi limitlerini sıkılaştırması ve
-Reeskontta hesaplama yöntemini değiştirerek reeskont faizine ticari ayar getirme çabasının hedeflenen enflasyon oranına ulaşmada yeterli olmayacağı herkesçe bilinen bir gerçeklik.
Bu durumda OECD’nin aralık ayı verisine göre üye ülkeler arasında yüzde 30,9 enflasyon oranı ile liderliği kolay kolay terk edemeyeceğimiz söylenebilir.