Anıl Özgüç
“Boyalı kuş” gerçekten boyalı mı?
Bugün Jerzy Kosinski’yi anlatacağım Sevgili Okur!
Bir önceki yazıda, 9 Ağustos 1969 gecesi Los Angeles'taki Cielo Drive'da Sharon Tate ve dört kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan cinayetleri, Charles Manson'ı ve onun Beatles'ın bir şarkısından yola çıkarak kurguladığı “Helter Skelter” adlı kıyamet senaryosunu anlatmıştım. (https://www.gazetepencere.com/yazarlar/bir-sarki-bir-tarikat-bir-cinayet-712762h
Fakat o gece bu öykünün içinde olup da Cielo Drive'da bulunmayan iki adam daha var: Sharon Tate'in kocası yönetmen Roman Polanski ve çiftin arkadaşı yazar Jerzy Kosinski.
Cinayet gecesi Polanski bir film çekiminin hazırlıkları için Londra'da. Kosinski ise kendi anlatımına göre, havaalanında kaybolan bavulu yüzünden Los Angeles’taki partiye gidememiş.

“LARVATUS PRODEO” MASKEYLE İLERLİYORUM
Jerzy Kosinski, 1933’te Polonya'nın Łódź kentinde doğar. Çocukluğu, II. Dünya Savaşı'nın ve Nazi işgalinin gölgesinde geçer. Kosinski'nin babası Mieczysław Lewinkopf, Nazi işgalinin başlamasıyla tehlikeyi erken fark eder. Aile Yahudi ve babanın savaş öncesindeki Nazi karşıtı faaliyetleri de riski artırmaktadır. Aile, 1939'un sonlarında “Kosiński” soyadını kullanmaya başlar ve sahte kimlik belgeleri edinir. Oğul Józef Lewinkopf da böylece “Jerzy Kosiński” olur.
Baba, oğlunun şehirde kalmasının çok tehlikeli olduğunu düşünür, bu yüzden onu Dąbrowa Rzeczycka adlı kırsal bir köye gönderir. Amaç, çocuğu Nazilerin şehirlerdeki toplama ve imha operasyonlarından uzak tutmak. Ailenin kendisi ise saklanmak zorunda kalıyor.
Ailenin hayatta kalabilmesinde şüphesiz Polonyalı Katoliklerin de yardımı var. Sahte belgeler, para ve mücevherlerle sağlanan korumanın yanı sıra bazı Katolik aileler onları saklıyor; hatta bir Katolik rahip Jerzy için sahte vaftiz belgesi düzenliyor.
Babasının oğlunu kurtarmak için uyguladığı strateji, “çocuğun kimliğini değiştirmek ve onu görünmez hale getirmek” gibi görünüyor. Sonraki yıllarda Kosinski'nin mottosu haline gelen “larvatus prodeo” (maskeyle ilerliyorum) düşüncesiyle bunu ilişkilendirmek pek mümkün. Kavram, en bilinen haliyle René Descartes tarafından 1619 yılında felsefeye giriş bağlamında kullanılmış, Descartes, dünyaya ve felsefe sahnesine çıkarken bir aktör gibi maske taktığını belirtiyor.
Kosinski, ilerleyen yıllarında kendisiyle yapılan bir röportajda “larvatus prodeo” kavramını üzerine nasıl giydiğini anlatacak ve maskelerin ve kimliklerin edebi olarak manipüle edilmesinden bahsedecektir. Ona göre popüler kültür, bir kurmaca eserde “neyin otobiyografik olduğu”na aşırı odaklanmaktadır ve bu yaklaşım, yaratıcı edebiyatı öldürmektedir.
Burası önemli ama buraya birazdan geleceğiz.
TRAVMA GÖRÜNÜR MÜ?
Kosinski, Nazi işgalinin gölgesinde geçen bir çocukluğun ardından, savaş sonrasında ülkesinde eğitim görüyor; 1957 yılında ise Amerika Birleşik Devletleri'ne göç ediyor. Kısa sürede İngilizce yazan önemli bir edebiyatçı haline geliyor; romanlarıyla ödüller alıyor, senaryolar yazıyor ve Hollywood çevresiyle yakın ilişkiler kuruyor.
Kosiński, 1965’te yayınlanan The Painted Bird (Boyalı Kuş) adlı romanıyla ünleniyor. Kitap; savaş yıllarında Doğu Avrupa'da tek başına dolaşan bir çocuğun şiddet, dışlanma ve korkuyla dolu öyküsü. Kosinski’nin romanda, savaş yıllarındaki hayatta kalma öyküsünü çok daha karanlık, çok daha yalnız ve çok daha korkunç bir dünyaya dönüştürmesi, hakkındaki tartışmaların merkezine oturuyor. Kosiński’nin romanda anlattığı savaş deneyimi ile tarihsel olarak doğrulanabilen çocukluk deneyimi aynı şey değil gibi görünüyor. “Boyalı Kuş”un kahramanı olan çocuk; köy köy dolaşırken şiddet, dışlanma ve istismarla karşılaşır; bir noktada yaşadığı travma sonucunda konuşma yetisini geçici olarak kaybeder. Bu, kitabın travma ve yabancılaşma temasının önemli bir parçasıdır.

Romanın adı da ilginç bir uygulamaya dayanıyor. Köylüler bazen bir kuşu yakalayıp tüylerini farklı renklere boyar, sonra yeniden gökyüzüne bırakırlarmış. Sürüye dönen kuş, diğer kuşlar tarafından yabancı olarak görülür ve saldırıya uğrarmış. Kosiński için “boyalı kuş”, ait olduğu yerden kopmuş, yabancılaşmış ve dışlanmış insanın simgesi.
YAŞADIĞINI MI YAZDI? YAZDIĞINI MI YAŞADI?
Kosiński’nin yaşamı boyunca peşini bırakmayan en büyük tartışma, anlattıklarının ne kadarının gerçek, ne kadarının kurgu olduğuydu. Gerçek ile kurgu arasındaki sınır, sadece okur tarafından değil, yazarın kendisi tarafından da bulanıklaştırılıyordu.
Şimdi gelelim cinayet gecesine...
Kosinski'nin, -kendi ifadesine göre – 9 Ağustos 1969 gecesi Los Angeles'ta, Polanski ve Sharon Tate'in evindeki davette olması gerekiyordu. Ancak uçuş sırasında bagajı kayboldu ve partiye gecikti.
O gece ölümden tesadüfen kurtulduğuna inanıyor ve elbette bu meseleyi de 1977’de yayınlanan bir romanla adeta kutsuyor: “Blind Date” (Kör Randevu)
Kosiński, Tate cinayetini “Blind Date” içinde işliyor ve o gece yaşananları romanın bir parçası yapıyor. Dananın kuyruğu da tam burada kopuyor. Edebiyat çevreleri ve basın, Kosiński’nin ‘aranan bir yazar ve ödüllü bir senarist mi, yoksa gerçek bir manipülatör mü’ olduğunu sormaya başlıyor.
Holokost hakkında yazılmış en önemli romanlardan biri kabul edilen “Boyalı Kuş” o güne kadar genellikle yazarın kişisel deneyimlerine dayanan bir metin olarak okunurken, bazı biyografi yazarları ve gazetecilerin ısrarlı sorgulamasıyla Kosiński Ailesi’nin, belirgin Semitik özelliklerine rağmen, romanda anlatılanlardan tamamen farklı koşullarda savaşı güvenli bir şekilde geçirdiği yönündeki argüman güçleniyor. “Kosinski, Amerikan pazarına yönelik kariyer geliştirme planını titizlikle uygulayan biri mi?” sorusu daha sık duyulmaya başlıyor.
“Blind Date”in merkezinde George Levanter adlı Doğu Avrupa kökenli bir Amerikalı var. Levanter, geçmişiyle, kimliğiyle ve yaptığı seçimlerin sorumluluğuyla hesaplaşan, hayatını anlamlandırmaya çalışan bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Roman boyunca farklı insanlarla karşılaşıyor; aşk, cinsellik, şiddet, ölüm, rastlantı ve suç gibi deneyimler birbirine bağlanıyor. Levanter'in yolculuğu giderek bir tür ahlaki ve felsefi arayışa dönüşüyor. Soru şu: “İnsan gerçekten kendi hayatının sorumlusu mudur, yoksa hayatımızı belirleyen şey rastlantılar mıdır?”
Romanın en önemli fikirlerinden biri de “blind date” (kör buluşma) kavramı. Kosiński bunu yalnızca romantik bir buluşma anlamında kullanmıyor. Hayatın kendisi bir “kör buluşma”dır. Bir sonraki anda kiminle karşılacağımızı, başımıza ne geleceğini bilemeyiz. Sharon Tate cinayetleri de bu bağlamda romana giriyor. Kosinski, kendi hayatıyla ilgili olduğu düşünülebilecek olayları kurmacanın içine yerleştirerek okuyucuyu şu soruyla baş başa bırakıyor: “Okuduğumuz şey gerçekten yaşanmış bir hayat mı, yoksa yazarın kendi hayatından yarattığı bir kurmaca mı?”
OTOBİYOGRAFİ SAPLANTISINA KARŞI BİR ELEŞTİRİ
Kosinski’ye yönelik ‘korkunç olayları kurguyu parlatmak, hatta sadece onlar üzerine yazmak’ hakkındaki eleştiriler, yazarın kendisiyle yapılan söyleşilerde iyice görünür hale gelir. Kendisine sorulanlar sadece “Yaşamadığınız halde yazıyorsunuz? Bu otobiyografik mi, değil mi?” etrafında şekillenir.
Kosinski de elbette kendini savunuyor ve popüler kültürün neyin otobiyografik olduğuna aşırı odaklanmasını eleştiriyor. Ona göre bu sığ yaklaşım yaratıcı edebiyatı öldürüyor. Dilin, doğası gereği gerçek deneyimleri kurgulaştırdığını, bu yüzden kendisinin de Shakespeare, Swift, Milton ve Browning gibi ustaların izinden giderek koruyucu bir yazar maskesi ve kimlik manipülasyonu kullandığını söylüyor. Sharon Tate katliamı gibi son derece kişisel ve sarsıcı bir trajediyi kurguya dahil ederken kendi yazar kimliğini bu maskenin arkasına gizliyor; böylece olay magazinel bir “kurtuluş anısı” olmaktan çıkıp edebi ve evrensel bir boyut kazanıyor.
Fazla süslü sözler...
Bir başka röportada da kendisinin Sharon Tate katliamından kurtuluşunu “kaderin bir cilvesi” olarak nitelendiriyor. “Blind Date” romanında kendisini merkeze alıp kendi şansını kutlamak yerine, maskesini kullanarak odağı tamamen kurbanlara çeviriyor. İnsanların kendilerini katil rolünde kolayca hayal edebildiklerini ama vahşice öldürülen bir “kurban” olarak canlandırmakta zorlandıklarını belirtiyor. Maskesi sayesinde kendi kişisel dramasını arka plana iterek, okuyucunun kurbanların yerine kendini koymasını (projeksiyon gücünü) ve bu zor empatiyle yüzleşmesini sağlıyor.

Bana göre Kosinki gerçekten top çeviriyor.
Travmanın ancak deneyimlemeyle geldiğini fark ettiğimizde, Kosiński’nin “neredeyse yaşadığı ama orada olmadığı (bir diğer romanı “Being There” -Orada Olmak – başlığı bir tesadüf değil mi yoksa?) o korkunç gecenin romanını yazması, biraz can sıkıyor.
BİR TORBANIN İÇİNDE SON NEFES
‘Adli tıp’a dönelim...
Kosinski, 3 Mayıs 1991'de, Manhattan'daki dairesinin banyosunda, yarısı su dolu bir küvette başına geçirilmiş plastik bir torbayla bulundu. Polis ölümün “muhtemel intihar” olduğunu bildirdi, kesin değerlendirmeyi adli tıp yapacaktı.
Plastik torba ile başın kapatılması, mekanik asfiksinin (asfiksi, havasız kalma ya da boğulma anlamına gelir) oldukça sıra dışı ve adli açıdan tanısal güçlüğü yüksek biçimlerinden biri. Torba, kişinin soluduğu havanın yeniden solunmasına yol açarak ortamda oksijen azalması ve karbondioksit artışı oluşturabiliyor. Ancak klasik otopsi bulguları her zaman belirgin olmuyor.
Plastik torba asfiksisi üzerine yapılan adli tıp çalışmaları, spesifik otopsi bulgularının bulunmayabileceği ve özellikle torba olay yerinden kaldırılmışsa ölüm nedeninin belirlenmesinin oldukça güçleşebileceğini söylüyor. Daha sonra otopsi sonuçlarına ilişkin haberler, ölümün alkol ile birlikte ilaçların — glutethimide, barbitüratlar ve opiatların — toksik etkileriyle ilişkili olduğunu bildiriyor.
Plastik torba asfiksisi ile ilgili adli tıbbi bilgilerimiz de orjinin çoğunlukla intihar olduğunu söylüyor, kendini öldürmek için bu yöntemi seçenler sıklıkla ileri yaşta ve %40’ında ümitsiz bir hastalık var. Torba içinde yardımcı gazlar da bulunabiliyor.
Kosiński’nin bir de intihar notu var, şöyle yazıyor: “Şimdi kendimi her zamankinden biraz daha uzun bir süreliğine uyutmaya gidiyorum. Buna sonsuzluk deyin”
Belki de Kosinski’nin ölümünü tekinsiz yapan şey tam da burada başlıyor.
Bazen bir insanın nasıl öldüğünü anlamak, onun neden öldüğünü anlamaktan çok daha kolay.
- Jacques Schlanger, The Philosopher and His Mask, Diogenes, 2024.
- Ron Base, “Jerzy Kosinski: The Consuming Passions of This Nomad Adventurer, Existential Cowboy Author”, Washington Post, 1982.
- Ewa Petelska, Filmowe życie Jerzego Kosińskieg, Culture.Pl, 2010.
- Daniel J.Cahill, An intervıew with Jerzy Kosinski on Blind Date, Contemporary Literature, 1979.