Sevgin Akış Roney
Leros: Tanrıça Artemis’in adası
Girit’ten Bodrum’a mübadil olarak gelen babam nedeniyle ilk gençlik yıllarımdan beri gidip geldiğim ve yaz aylarını geçirdiğim Bodrum’a birkaç yıl aradan sonra geçtiğimiz temmuz ayında tekrar gittim. Sıcaktan ve kalabalıktan bunalınca uzun zamandır eşin dostun “eski Bodrum’a benziyor” diye önerdiği Leros Adası’na eşimle birlikte üç günlük kısa bir seyahat yapmaya karar verdik.
Leros’un bir parçası olduğu On İki Adalar (Yunancası Dodekanes Adaları) adını Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim bölgelere uyguladığı yönetim biçiminden almış. Yani bu adalar grubu, isminin çağrıştırdığı gibi sadece on iki adadan ibaret değil. Büyüklü küçüklü adaların ve adacıkların toplamı 20’den fazlaymış. 53 kilometrekarelik bir alana ve yaklaşık 8 bin 500 kişilik bir nüfusa sahip olan Leros, yazın ortasında bile oldukça sakin bir ada.
Mitolojide avcılık tanrıçası Artemis ile ilişkilendirilen adada antik dönemlerden kalma Artemis’e adanmış önemli bir tapınak varmış. Tarihte pek çok kez el değiştirmiş olan Leros Adası, Cenevizliler ve Bizanslılardan sonra Osmanlı topraklarına katılmış. Daha sonra İtalyanlar işgal etmiş adayı ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kısa bir süre İngilizler egemen olmuşlar. Sonunda 1948 yılında Yunanistan’a bağlanmış.

Agia Marina ve Plefouti
Bodrum merkezdeki limandan sabahleyin bindiğimiz feribot bizi iki saatten biraz daha uzun bir süre sonra adanın kuzeydoğusunda bulunan Agia Marina’ya bıraktı. Pasaport kontrolünden itiş kakış geçmemiz tam bir saat sürdü. Adadaki iki ana limandan biri ve Leros’un merkezi olan Agia Marina, sahil boyunca kafe, bar ve hediyelik eşya satılan dükkânların sıralandığı gayet hareketli bir yer. Genelde Yunan adalarında gördüğümüz bembeyaz kübik evlerin yanı sıra İtalyan Neoklasik mimarisinden etkilenmiş pastel renkli ve iki katlı yapıları görmek hoş bir sürpriz oldu. Etrafta dolaşmayı akşama bırakıp kalacağımız otele doğru yola koyulduk. Öğle yemeğini yol kenarında bir lokantada yiyip otelimize yerleştikten sonra akşamüzeri otel sahiplerinin önerdiği Plefouti koyuna denize girmeye gittik. Sadece ağustos böceklerinin sesinin duyulduğu, adanın kuzeyindeki bu sakin koyda serin sulara girip günün yorgunluğunu giderdik.

Leros (Panagia) Kalesi, Platanos ve Pandeli
Ertesi sabah yaklaşık 600 metrelik bir tepenin üzerinde yükselen ve adanın pek çok yerinden görülebilen Leros Kalesi’ne gitmek üzere kiraladığımız arabayla yola çıktık. Adadaki sokaklar çok dar olduğundan trafikte hep küçük arabalar ve “scooter” denilen hafif motosikletler var. Çoğu kez karşıdan bir araba gelince kenara çekilip beklemeniz gerekiyor. Biz de yollarda kaybolaraktan (aracımızda navigatör yoktu!) kaleye vardık. Yolda gördüğümüz yan yana dizilmiş yel değirmenlerinin manzarası çok hoştu. Yaklaşık 10. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen kalenin içinde minik bir Meryem Ana kilisesi var. Bu nedenle Panagia Kalesi (Türkçesi Meryem Ana) olarak da anılıyor. 500’e yakın basamağı tırmanarak çıkmanın da mümkün olduğu kaleden görülen manzaranın çok etkileyici olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?
Leros Kalesi’ne giderken içinden geçtiğimiz Platanos, adanın en eski yerleşimlerinden biri. Agia Marina’dan tepelere doğru çıkınca Platanos’a geliyorsunuz. Agia Marina’nın tepelerindeki eski mahalle de diyebiliriz. Turistler daha çok kıyıları tercih ettiğinden burada adanın sakinleri çoğunlukta. Geleneksel mimarisi, çiçekler ve kedilerle süslü daracık sokakları ile çok hoş bir yer.
Yine kaleye doğru giderken yolumuzu şaşırıp kısaca gittiğimiz Pandeli koyu, Platanos’un altında yer alıyor. Bir yamaçtan sahile doğru uzanan şirin bir balıkçı köyüne ev sahipliği yapan Pandeli’de daha çok vakit geçirmek isterdim doğrusu.

Lakki ve Xerokambos Plajı
Akdeniz’deki doğal limanların en büyüklerinden biri olan Lakki, adanın güneybatı kıyısında yer alıyor. İtalyanlar, adayı işgal ettikten sonra bu doğal limanı kendi donanmaları için ana üs olarak seçmiş ve 1920’ler ve 1930’larda “Porto Lago” adını verdikleri yepyeni ve modern bir şehir inşa etmişler. Ada Yunanistan ile birleşince adı Lakki olmuş. Dönemin İtalyan Rasyonalist mimari akımının en saf örneklerinden biri olduğu söylenen Lakki, geniş yolları, büyük meydanları, silindirik yapılarıyla adanın diğer yerleşimlerinden çok farklı. Teknelerin ve yelkenlilerin dizildiği liman boyunca uzanan bulvarda palmiyelerin gölgesinde yürüdük ve şehrin merkezindeki sarı-toprak renkli binalara bakarak bir süre dolaştık.
Kaldığımız otelin sahipleri bize Lakki’deki savaş müzesini görmemizi söylediler. İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalyanlar tarafından dağın içine oyularak inşa edilen ve mühimmat deposu olarak kullanılan Merikia Tünelleri yıllar sonra bir savaş müzesine dönüştürülmüş. Müzede İkinci Dünya Savaşı ve 1943’te çok şiddetli çarpışmaların yaşandığı Leros Muharebesi’nden kalma üniformalar, askerlerin özel eşyaları, silahlar gibi üç binden fazla parça sergileniyormuş. Müzenin önünden geçtik ama savaşlardan, yıkımlardan öylesine yorulmuşuz ki ne ben ne de eşim müzeye girmek istedik.
Lakki’den sonra adanın iyice güneyine inip Xerokambos koyunda bulunan aynı adlı küçük bir köye gittik. Sahilde minik bir restoran bulup öğle yemeği yedik ve dört saat boyunca ağaçların altındaki şezlonglarımıza uzanıp denizin tadını çıkardık.

Alinda
Agia Marina ile aynı koyda ve merkezin üç kilometre kuzeyinde yer alan Alinda, adanın en gelişmiş turistik yerleşimi. Değişik su sporlarının da yapıldığı, Leros’un en uzun plajına sahip olan Alinda’da kıyı boyunca birbiri ardınca sıralanmış tavernalar, kafeler, oteller var. Eğer ilgilenirseniz “Belenis Kulesi” denilen taş bir konağın içindeki “Leros Tarih ve Folklor Müzesi”ni de gezebilirsiniz. Biz denize girmek için çamların gölgesindeki plajlar yerine koyun en sonundaki sakin bir noktayı tercih ettik. Bir gece öce sahildeki tavernalardan birinde yediğimiz minik balıkların tadı damağımızdaydı!

Agia Kioura ve Agios İsidoros Şapeli
Bize verilen Leros haritasında gösterilen 20 adet şapel vardı. Biz bunlardan sadece ikisine gittik. İlki yine otel sahiplerimiz tarafından önerilen Agia Kioura şapeliydi. Yunanistan’daki askeri diktatörlük döneminde (1967-1974) sürgündeki sanatçılar tarafından kullanılan bu minik kilisenin içi geleneksel Bizans sanatından farklı, modern fresklerle süslenmiş. Fresklere bakarken resmedilen kutsal kişilerin yüzlerinin beyaz bir boyayla kapatıldığını gördüm. Yunanistan’a göç etmeye çalışan Suriyeli göçmenlerin Leros’taki zorunlu ikametgahları sırasında şapelin içindeki fresklere ufak bir katkısıymış!
İkincisi ise adayla ilgili turistik rehberlerin hepsinde adı geçen Agios İsidoros şapeliydi. Leros’un batı kıyısında, denizin ortasındaki bir kayanın üzerinde yer alan ve karaya dar bir beton iskeleyle bağlanan şapel konumuyla diğerlerinden farklı bir manzara sunuyordu.

Hadi gülümse…
Leros’taki kısa tatilimizde iki sabah kahvaltımızı da otelimize çok yakın bir yerdeki küçücük ve basit bir kafede yaptık. Dar gelirli ada sakinlerinin geldiği bu kafedeki ikinci kahvaltımızı yaparken içeri giren bir adam “kalimera” diye hepimizi selamladıktan sonra gülümseyerek bizlere bahçesinden topladığı karanfillerden birer tane verdi. Adalılara imrendim!