Sevgin Akış Roney

Sevgin Akış Roney

Alsace’dan İsviçre’ye: Bir ilkbahar kaçamağı (2)

Fransa’nın Alsace bölgesinde başlayan gezimizin ikinci bölümünde hedefimiz İsviçre idi. Colmar’dan ayrıldıktan sonra esas olarak Ren Nehri tarafından beslenen ve Almanya, İsviçre, Avusturya arasında yer alan Konstanz Gölü’ne (Almancası “Bodensee”) doğru yola çıktık. Programımızda Almanya ve Avusturya’da iki mola ve Lichtenstein’ın başkentine “merhaba” demek de vardı! Gelin gezimize geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim...

Bad Säckingen / Almanya

Sabahleyin Colmar’dan yola çıktıktan bir saat sonra İsviçre üzerinden Almanya’ya girdik. İlk durağımız Almanya’nın en güneybatı ucunda, İsviçre sınırında yer alan ve tarihi bir kaplıca kasabası olan Bad Säckingken oldu. 19. yüzyılda yazılmış “Bad Säckingen Trompetçisi” adlı bir roman nedeniyle “Trompetçinin Şehri” diye anılıyormuş. Ren Nehri kıyısındaki bu küçük kasabayı ilginç kılan üstü kapalı tahta bir köprüden yürüyerek karşı kıyıdaki İsviçre’ye geçebilmeniz. Aslında köprü tam ortasından beyaz bir çizgiyle ikiye ayrılmış. Çizginin bir adım sonrası İsviçre! 13. yüzyılda yapılmış ve sonrasında elbette tekrar ve tekrar inşa edilmiş olan 200 metre uzunluğundaki köprü sadece yayalara açık. Biz de her turist gibi önce köprüden karşı kıyıya gidip geldik. Ardından kasabanın meydanındaki Barok tarzında bir yapı olan Aziz Fridolin Katedrali’ni görmeye gittik.

bad-sackingen-aziz-fridolin-kadetrali

Ren Şelaleleri ve Stein am Rhein

Bad Säckingen’den tekrar İsviçre’ye döndük. Su hacmi açısından Avrupa’nın en büyük şelalesi olan, yaklaşık 150 metre genişliğinde ve 23 metre yüksekliğindeki Ren Şelaleri’nde kısa bir mola verdik. Ardından yine Ren kıyısında yer alan bir Orta Çağ şehri olan Stein am Rhein’a gittik. Tarihi merkezdeki ön cepheleri fresklerle süslü yarı ahşap evleri hayranlıkla seyrederek dolaştık. Bir köprüden geçerek şehrin diğer yakasını keşfettik.

ren-selaleleri

Dornbirn / Avusturya

Günün son durağı Avusturya’nın kuzeybatısındaki sınır kentlerinden biri olan Dornbirn idi. Almanya, İsviçre ve Lichtenstein’a yakınlığından dolayı “dört ülke şehri” de denilen Dornbirn, Avusturya’da yaşayan Türklerin yoğun olarak bulunduğu bir yrdığımız kasabaermiş. Sokaklarda dolaşırken gördüğümüz Türkçe dükkan tabelaları zaten bu durumu kanıtlıyordu! Akşamüstü vardığımız kasabada kısa bir tur atıp şehir meydanındaki bir restoranda lezzetli bir yemek yiyerek otelimize döndük.

dornbirn-avusturya

Vaduz / Liechtenstein

Sabahleyin Dornbirn’den ayrıldıktan sonra İsviçre’ye girip çıkarak Liechtenstein’ın başkenti Vaduz’a gitmemiz sadece bir saat sürdü! İsviçre ve Avusturya arasında yer alan ve 160 kilometrekarelik yüzölçümüyle dünyanın 6. en küçük devleti olan Liechtenstein Prensliği’nin sınırlarının uzunluğu 76 kilometreymiş. Ülkenin başkenti Vaduz, Alp Dağları’nın eteklerinde, Ren Nehri’nin kıyısında yer alıyor. Şehrin en belirgin simgesi dik bir tepenin üzerinde bulunan Vaduz Şatosu. 12. yüzyılda inşa edilen şato geçmişten günümüze birçok prense ev sahipliği yapmış ve yapmaya devam ediyor. Vaduz’un ana caddesinde dolaşırken Kolombiyalı ressam ve heykeltraş Botero’nun çok sevdiğim kadın heykellerinden birini görmek güzel bir sürpriz oldu.

vaduz-satosu-liechtenstein

Heidi Köyü

“Heidi” -hepimizin bildiği gibi- 1880 yılında İsviçreli yazar Johanna Spyri tarafından yazılan ve dünya klasiği olan bir roman. Vaduz’dan sonra ziyaret ettiğimiz Heidi köyü, bu küçük kızın hikâyesinin geçtiği yerler olarak kabul edilen Maienfeld bölgesinde yapay olarak oluşturulmuş turistik bir köy. Yemyeşil tepeler, çan sesleri eşliğinde otlayan inekler ve keçilerin oluşturduğu insana huzur veren bir doğa içindeki Heidi Köyü’nü gezerken içimin çocuk gibi hafiflediğini hissettim. (Aslında yaz kış yalınayak dolaşan Heidi’nin hikâyesinin arkasında İsviçre’nin karanlık bir dönemi yatıyor.)

heidi-koyu-girisi

Davos ve St. Moritz üzerinden Chur

Dünyaca ünlü kayak ve kış sporları merkezi olan ve her yıl düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu nedeniyle tanıdığımız Davos’a yıllar önce İtalya’da yaşadığım bir dönemde gitmiştim. Zürih’in 150 kilometre doğusundaki Davos’ta öğle yemeği için durduk. Sezon dışı bir zaman olduğundan neredeyse her yer kapalıydı. Sonra St. Moritz’e doğru yola devam ettik. Ancak belirli bir noktada yol kapalı olduğundan Davos’a geri dönmek zorunda kaldık. Alpleri aşmak için bu kez Verenia demiryolu tünelini kullandık. Otobüsümüzü trene yükleyip 19 kilometre uzunluğundaki tüneli geçmek ilginç bir deneyimdi. St. Moritz’e varınca koşturarak tren istasyonuna gittik ve son dakikada Bernina Ekspresi’ne yetiştik. Akşam üzeri harika manzaralar eşliğinde iki saatlik bir yolculuğun sonunda, geceyi geçireceğimiz Chur’a vardık. Chur’u sadece kalacağımız otele giderken geçtiğimiz sokaklar dışında görmediğimiz için anlatacak bir şeyim yok!

davos

Zürih

Sabah Chur’dan ayrılıp Zürih’e giderken İsviçre’nin büyük göllerinden biri olan, dar ve uzun Walen Gölü’nün (Almancası “Walensee”) kıyısı boyunca bir süre ilerleyip manzarayı hayranlıkla izledik. Ülkenin en büyük şehri Zürih’in tarihi merkezi, gölün Limmat Nehriz ile birleştiği noktada bulunuyor. İlk durağımız Limmat Nehri’nin kıyısındaki Grossmünster Kilisesi’ydi. 14. yüzyılda Romanesk tarzda inşa edilen ve ikiz kuleleriyle şehrin simgesel bir yapısı olan kiliseye renkli vitray pencereler 1933’de eklenmiş. Kilisenin genel yapısından farklı olan vitraylara bakarken grubu kaçırdım ve geri kalan zamanda şehirde tek başıma dolaştım!

zurih-operas-binasi

Önce nehir boyunca yukarı doğru yürüyüp bir köprüden karşı kıyıya geçtim ve Zürih Merkez Garı’na (Hauptbahnhof) gittim. 1847’de açılan gar ülkenin en büyük tren istasyonuymuş. Ardından “Bahnhofstrasse denilen (Türkçesi İstasyon Caddesi) ve lüks mağazaların sıralandığı geniş bir cadde boyunca aşağıya, göle doğru yürümeye başladım. Grossmünster’den sonra Zürih’in önemli bir başka kilisesi olan Aziz Peter Kilisesi’nin önünden geçtim. Avrupa’nın en büyük saat kadranına (çapı 8.7 metre) sahip olan bu kilisenin saat kulesinin fotoğrafını diğer yakadan çekmiştim zaten! Ardından önemli bir diğer kilise, Fraumünster’e baktım ve Zürih Gölü’nün kıyısına indim. İsviçre’nin beşinci büyük gölü olan Zürih Gölü cıvıl cıvıldı. Şehrin önemli yapılarından biri olan, göl kenarındaki Opera Binası 1834’te açılmış ama 1890’da büyük bir yangın geçirmiş ve ardından 1891’de tekrar açılmış. Beyaz ve gri taşlardan yapılmış zarif bir mimariye ve Neoklasik bir cepheye sahip olan binanın içini gezmeye zamanım olmadığından, koşturarak grup üyeleriyle buluşma noktasına gittim.

bern-katedrali

Bern

İsviçre’nin “de facto” başkenti olan Bern, Orta Çağ’dan günümüze neredeyse hiç bozulmadan kalan tarihi dokusu nedeniyle UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor. Rivayete göre şehrin kurucusu olan dük V. Berchthold şehre ilk avlayacağı hayvanın adını vereceğini söylemiş ve avda ilk karşısına çıkan zavallı bir ayı olmuş! Bern adı Almancada ayı kelimesinin çoğulu olan “bären”den geliyormuş.

Üç tarafı Aare Nehri tarafından çevrelenen tarihi merkezdeki turumuza bölgeyi ortadan ikiye ayıran ve sağında solunda bulunan kemerler nedeniyle “kemerli yol” diye anılan 6 kilometrelik caddeden başladık. İlk durağımız 1902 yılından beri hizmet veren, 33 metre yüksekliğinde bir kubbeye sahip olan Parlamento Binası idi. Binayı önündeki meydandaki fıskiyelerden yükselen suların eşliğinde ön cepheden fotoğrafladıktan sonra Aare Nehri’ne bakan cephesine gidip şehrin manzarasını seyrettik. İkinci durağımız olan 13. yüzyıldan kalma Saat Kulesi (Zytglogge) Barok ve Gotik mimarilerin etkisiyle inşa edilmiş. (Aslında 1405 yılında büyük bir yangında tamamen yanıp yeniden yapılmış.) Kulenin müzikli astronomik saati, turistlerin ve özellikle çocukların ilgi odağı. Her saat başı kuleden çıkan minik figürlerin sergilediği müzikli şovu biz de izledik. Ardından Einstein’ın 1903-1905 yılları arasında yaşadığı evin önünden geçerek Bern Katedrali’ne gittik. Yapımına 1421 yılında başlanan ve 1893’te 100 metrelik (344 basamakla çıkılıyormuş) heybetli kulesinin inşasıyla bitirilen Katedral, Gotik mimarinin önemli bir örneği olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yerini almış. Şehirden ayrılmadan önce Bern’e adını veren ayıların bulunduğu parka da gittik elbette. 1857’de “ayı çukuru” olarak düzenlenen Ayı Parkı 2009’da modern bir parka dönüştürülmüş.

bern-ayi-cukurundan-bir-goruntu

Bern sokaklarında dolaşırken sık sık karşılaştığımız çeşmelerin bolluğu dikkat çekiciydi. Halkın su ihtiyacını karşılamak için yapılan ilk çeşme ahşap olduğu için günümüze kadar dayanmamış ama 13. yüzyılda yapıldığı biliniyor. Önce ahşap sonra taş mimarinin ilginç örnekleri olan, Nedim Gürsel’in ifadesiyle “Bern’in küllerinden doğan çeşmeleri”nden en ünlüsü “çocuk yiyici” anlamına gelen “Kindlifresser” Çeşmesi.

YOLCULUĞUMUZ HAFTAYA BİTECEK!

Önceki ve Sonraki Yazılar
Sevgin Akış Roney Arşivi

Buz ve Ateş Adası İzlanda (2)

16 Kasım 2025 Pazar 07:00

Buz ve Ateş Adası İzlanda (1)

09 Kasım 2025 Pazar 07:00