Sevgin Akış Roney
Yeni Zelanda: “Uzun beyaz bulut ülkesi” (1)
Güneybatı Pasifik Okyanusu’nda bulunan bir ada ülkesi olan Yeni Zelanda iki ana kara parçası (Kuzey Adası ve Güney Adası) ve 600’den fazla küçük adadan oluşuyor. Yağmur ormanları, volkanları, fiyortları, gölleri ve buzullarıyla etkileyici bir doğaya sahip olan adalara yaklaşık 1280 ve 1350 yılları arasında yerleşen Polinezyalılar daha sonra kendilerine özgü Maori kültürünü geliştirmişler. 1642’de Yeni Zelanda’yı keşfeden ilk Avrupalı olan Hollandalı Abel Tasman’ın ardından, 1769’da İngiliz James Cook ayak basmış bu topraklara ve Maorilerin “Aotearoa” yani Türkçesiyle “uzun beyaz bulut ülkesi” diye adlandırdıkları Yeni Zelanda’nın haritasını çıkarmış.

Birleşik Krallık’ın adaları işgal etmesi İngilizler ve Maori kabileleri arasında bir dizi savaşa yol açmış. 1840’ta Waitangi Antlaşması ile bu iki topluluk arasında bir anlaşma sağlanmış. 1907’de Britanya’dan bağımsızlığını kazanan Yeni Zelanda, içinde Maorilerin de yer aldığı parlamenter bir hükümete sahip. Britanya Monarşisi’nin kralı III. Charles sembolik olarak ülkenin devlet başkanı, ama ülkeyi yöneten seçimle başa gelen başbakan.
Avrupa kökenlilerin çoğunlukta (yüzde 70) olduğu Yeni Zelanda’da nüfusun yaklaşık yüzde 16.5’unu oluşturan Maoriler, Aborjinlerin aksine modern toplumun bir parçası olarak haklarını elde etmiş bir topluluk. Gündelik hayatın içinde her yerde onları görmek mümkün. Biz de Yeni Zelanda’daki beş günlük kısa gezimizi anlatmaya Maori dilinde “hoşgeldiniz” ve “merhaba” anlamlarına gelen “Ki Ora” diyerek başlayalım!

QUEENSTOWN: MACERA TURİZMİNİN KALBİ
Avusturalya’daki son durağımız Cairns’den sabah erken bir saatte yola çıkıp, Brisbane üzerinden aktarmalı olarak Yeni Zelanda’nın Güney Adası’nda bulunan Queenstown’a geldiğimizde (üç saatlik zaman farkını da ekleyince) akşamüstü olmuştu bile! Otele yerleşir yerleşmez Yeni Zelanda’nın en uzun gölü olan “Wakatipu”nun kıyısındaki Queenstown ve çevresini saran dağların panoramik bir manzarasını sunan “Bob’s Peak” denilen bir tepeye teleferikle çıktık. 480 metre yükseklikten gördüğümüz manzara günün bütün yorgunluğunu unutturdu. Tepedeki restoranda yediğim deniz ürünleri de gayet lezzetliydi!

Queenstown küçük bir yer, ama her türlü macera aktivitelerini bir arada sunan ender bir bölgede olduğundan bütün yıl turistlerle dolu. “Bungy jumping”in ana yurduna dünyanın her yanından binlerce sırt çantalı gezgin “skydiving” ve “rafting” yapmaya, yıl boyunca açık olan kayak merkezinin tadını çıkarmaya geliyorlarmış.

FIORDLAND ULUSAL PARKI VE “MILFORD SOUND”
Ertesi sabah erkenden bölgede bulunan nefrit taşından ötürü Maori dilinde “yeşil taş yeri” anlamına gelen ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki “Te Wahipounamu”nun bir parçası olan “Fiordland Ulusal Parkı”na doğru yola çıktık. Queensland’ın çevresindeki “Remarkables” dağlarının güneş yükselirken aldığı renkler gerçekten fevkalade idi.

“Wakatipu” gölünün kıyısı boyunca ilerleyip, “Fiordland”ın giriş kapısı sayılan “Te Anau” gölünün kenarındaki aynı adlı minik bir yerleşimde kısa bir mola verdik. Ardından 12 bin 500 kilometrekarelik devasa bir alana yayılan parka girdik. Göz alıcı manzaralar sunan değişik vadilerde ve iki ayrı göl kenarında bol bol fotoğraf çekerek 1.2 kilometre uzunluğundaki “Homer” tünelinden geçtik.

Parktaki gezimizin son durağı İngiliz yazar ve şair Rudyard Kipling’in “dünyanın sekizinci harikası” diye nitelendirdiği “Milford Sound” idi. İlk Avrupalı yerleşimciler buraya Türkçede boğaz anlamına gelen “sound” demişler ama yanılmışlar. Çünkü burası deniz suyunun nehir vadilerini değil, buzul vadilerini basmasıyla oluşan daha dar ve etrafı sarp kayalıklarla çevrili bir fiyort. Hatta fiyordun girişi çok dar olduğundan Kaptan Cook keşif gezileri sırasında bu güzel bölgeyi iki kez ıskalamış! Yüzlerce yıl önce burayı keşfeden Maori halkı, nesli tükenmiş “piopio” kuşuna ithafen bölgeye “piopiotahi” demişler. “Milford Sound”da yaptığımız yaklaşık iki saatlik tekne turunun ardından dönüşe geçtik.

KÜKÜRT KOKULU ŞEHİR ROTORUA VE MAORİ KÖYÜ “TE PA TU”
Güney Adası’ndaki Queenstown’dan Kuzey Adası’ndaki Auckland’a gelir gelmez otobüsle Rotoura şehrine doğru yola çıktık. Yaklaşık 240 bin yıl önce büyük bir volkanik patlama sonucu toprağın çökmesiyle oluşmuş bir alanda, aynı adlı bir gölün kıyısında bulunan Rotorua’nın takma adı “kükürt şehri.” Çevredeki gayzerler nedeniyle havadaki çürük yumurta kokusuna benzeyen kükürt kokusunu hissetmemek mümkün değil.

Akşamüstü, kalacağımız otele girdikten hemen sonra Kuzey Adası’nın ikinci en büyük gölü olan Rotorua gölünün kıyısındaki parkta küçük bir tur attım. Kokuya rağmen huzur veren bir manzarası vardı.

Rotorua’dan 15 dakikalık bir uzaklıkta, ormanlık bir alanda bulunan “Te Pa Tu” turistlere Maori kültürünü tanıtmak için yapılmış bir köy. Kültürlerini geleneksel danslar, müzik ve sundukları yemeklerle tanıtıyorlar. Köye vardığımızda önce Maorilerin ünlü savaş dansı “haka” ile karşılandık. Ardından akşam karanlığında meşaleler eşliğinde köyün içine gittik. Yaşamlarından kesitler sundukları değişik gösterileri izledik. En sonunda toplu halde sahneye çıkarak verdikleri konser çok etkileyiciydi. Akşam yemeğinden sonra otele dönerken Maorili erkekler göbekli iken kadınlarının ne kadar ince ve zarif olduklarını düşündüm.

UÇAMAYAN KİVİ KUŞLARI VE POHOTU GAYZERİ
Ertesi sabah gayzerler, kaplıcalar ve sıcak çamur havuzları gibi beş yüzden fazla jeotermal harikayı içeren “Whakarewarewa” vadisindeki “Te Puia”ya gittik. Önce Maori kültürünü ve el sanatlarını tanıtan bir merkezi, ardından da Yeni Zelanda’nın ulusal sembolü, uçamayan bir kuş olan kivilerin korunduğu bir başka merkezi gezdik. Geceleri avlanan bu kuşlar doğal olarak merkezde karanlık bir ortamda tutulduğundan, küçük bir tavuk büyüklüğündeki kivileri sadece kısa bir süre sessizce izleyebildik. Kivilerin uçamamasının en önemli nedeni Yeni Zelanda’da insanlar yerleşene kadar hiç kara memelisi olmamasıymış. Zaten güçlü bacakları sayesinde hızlı koşabilen kiviler zaman içinde uçmaya gerek görmemişler!

Kivileri gördükten sonra Güney Yarımküre’deki en geniş gayzer olan Pohotu’ya gittik. Aşağı yukarı her saat başı otuz metreye kadar fışkıran gayzer, ya daha önce “Yellowstone Ulusal Parkı”nda gördüğüm örnekleri nedeniyle ya da Pohotu’ya hakkını verecek vaktimiz olmadığından beni çok etkilemedi doğrusu.

AGRODOME ÇİFTLİĞİ
Kuzey Adası’nın önemli bir tarım ve süt ürünleri merkezi olan “Waikato” bölgesindeki “Agrodome Çifliği” hayvanlarla yapılan gösterilerden hoşlanmayan biri olarak benim için cazip değildi. Dünya şampiyonu koyun kırkıcı Godfrey Bowen (insan gezdikçe neler öğreniyor!) ile yerel çiftçi George Harford tarafından 1971’de kurulan çiftlikle önce sahneye tek tek çıkarılan farklı koyun cinslerini izledik, sonra da koyunlardan birinin kırkılmasını. Galiba ardından sahneye koyunlara bekçilik yapan köpekler de çıkarıldı ama ben seyredemedim. Çünkü tüyleri kırkıldıktan sonra sahnenin yanındaki kapalı ve dar bir alana tıkılan koyun acı acı meliyordu. Ancak itiraf etmem gerekir ki çiftlikteki öğle yemeğinde verilen sütün tadı damağımda kaldı.
YENİ ZELANDA GEZİMİZE HAFTAYA DEVAM EDİYORUZ.