Aylin Kotil
PISA Aynası: Gerçek Başarı mı, Gösteriş Siyaseti mi?
PISA 2025 sonuçları açıklandığında Türkiye’nin fen, okuma ve matematik alanlarının tamamında puanını yükseltmesi doğal olarak çoğumuzu sevindirdi. Ancak ilk sevincin ardından bu yükselişin nasıl gerçekleştiğine ilişkin tartışmalar da başladı. Bir taraf eğitimde sorunların çözüldüğünü ilan ederken diğer taraf sonuçları bütünüyle göz boyama olarak değerlendirdi.
Oysa çocukların geleceğini ilgilendiren böyle önemli bir mesele iki siyasi sloganın arasına sıkıştırılamaz. Ortada ne sorunlarımızı çözdüğümüzü gösteren mucizevi bir zafer var ne de görmezden gelinebilecek kadar önemsiz bir ilerleme. Rakamların hakkını vermek kadar, o rakamların nasıl ortaya çıktığını sormak da gerekiyor.
Türkiye, PISA 2025’te fen bilimlerinde 494, okumada 472, matematikte 462 puan aldı. OECD ortalaması aynı alanlarda sırasıyla 482, 461 ve 463 olarak açıklandı. Türkiye, 2022’ye göre fende 18, okumada 16, matematikte 8 puan yükseldi. Birçok ülkede öğrenci başarısının gerilediği bir dönemde üç alanda birden puan artırmak küçümsenecek bir gelişme değil.
Üstelik bu yükseliş bir gecede ortaya çıkmadı. 2003’te fen bilimlerinde 434 olan puan 494’e, matematikte 423 olan puan 462’ye, okumada 441 olan puan ise 472’ye çıktı.
Bu tabloda Millî Eğitim Bakanlığının ölçme ve değerlendirme alanında yıllar içinde oluşturduğu birikimin; öğretmenlerin soru hazırlama süreçlerine daha fazla katılmasının, beceri temelli soruların yaygınlaşmasının ve Bakanlığın örnek sorularının belirleyici hâle gelmesinin payı var.
Fakat bütün teknik açıklamaların önünde sınıftaki emek duruyor. Kalabalık sınıflarda, eksik materyallerle ve sürekli değişen kararlarla uğraşarak çocukları geleceğe hazırlayan öğretmenlerin emeği hiçbir iktidarın başarı hanesine sığdırılamaz. Geçim sıkıntısına rağmen çocuklarının eğitimi için kendi ihtiyaçlarından vazgeçen ailelerin fedakârlığını da unutmamak gerekir.
Yine de “OECD ortalamasını geçtik” deyip meseleyi kapatamayız. Türkiye’nin yükseldiği dönemde OECD ortalamaları fen bilimlerinde 3, okumada 14, matematikte 9 puan geriledi. Türkiye gerçekten ilerledi ancak sıralamadaki yükselişin bir bölümünde diğer ülkelerin kaybının da payı var. Gerileyen bir ortalamayı aşmak önemlidir ancak bunu varılması gereken hedef gibi sunmak da doğru değildir.
Asıl tartışma ise sonuçların ardından gündeme gelen “özel hazırlık” iddialarıyla başladı. PISA, 15 yaşındaki çocukların okulda öğrendiklerini gerçek hayatta ne ölçüde kullanabildiğini görmeyi ve ülkenin eğitim sistemi hakkında genel bir tablo çıkarmayı amaçlıyor. Görevi ülkelere güzel bir karne hazırlamak değil, eğitim sistemine mümkün olduğunca tarafsız bir ayna tutmak.
Bu nedenle sınava katılacak öğrencilerin diğerlerinden farklı ve yoğun bir hazırlıktan geçirilmesi araştırmanın anlamını tartışmalı hâle getirir. Bir fotoğraf çekilirken yalnızca kadraja girecek bölüm düzenlenirse görüntü güzel olabilir ama gerçeğin tamamını anlatmaz.
Son günlerde birçok akademisyen, bazı okulların resmî belgelerinde “PISA için seçilen öğrenciler” ifadesinin kullanıldığını; bu öğrencilere geçmiş yılların sorularının çözdürüldüğünü, e-izleme üzerinden alıştırmalar yaptırıldığını ve cevaplama yöntemlerinin anlatıldığını dile getirdi. Bazı programların birkaç günlük bilgilendirmeyi aşarak haftalara yayıldığı da öne sürülüyor.
Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, okulları ve öğrencileri OECD’nin belirlediğini, Bakanlığın seçime müdahale etmediğini söylüyor. Bu önemli bir açıklama ancak tartışmanın tamamına yanıt vermiyor. Okulları kimin seçtiği başka, seçilen öğrenciler belli olduktan sonra onlara nasıl bir hazırlık yaptırıldığı başka bir konu.
Öğrencilerin sınavın süresi, ekranın kullanımı ve karşılaşacakları soru türleri hakkında bilgilendirilmesi doğaldır; kaygıyı ve teknik nedenlerle yaşanabilecek zaman kaybını azaltır. Fakat yalnızca PISA’ya katılacak öğrencileri haftalar boyunca geçmiş sorularla çalıştırmak, cevap stratejileri öğretmek ve yoğun bir programa almak teknik bilgilendirmenin ötesine geçer. Böyle bir çalışma yapıldıysa eğitim sisteminin genel başarısı değil, özel olarak hazırlanan küçük bir grubun performansı ölçülmüş olur.
Tam bu noktada, PISA 2025’te ilk kez uygulanan hesaplamalı problem çözme alanındaki sonuç dikkat çekiyor. Türkiye bu alanda 473 puanda kalırken OECD ortalaması 500 oldu. Burada yalnızca bilgisayar kullanımı değil; çocuğun dijital ortamda bir problemi anlaması, farklı yollar denemesi, geri bildirime göre yaklaşımını değiştirmesi ve kendi çözümünü geliştirmesi ölçülüyor.
Türkiye’nin diğer üç alanda OECD ortalamasına yaklaşırken ya da ortalamayı geçerken bu alanda 27 puan geride kalması açıklanmaya muhtaç. Bu sonuç, öğrencilerin diğer alanlarda özel olarak hazırlandığını tek başına kanıtlamaz; yeni ve farklı becerileri ölçen bir alandan söz ediyoruz. Yine de öğrencilerin tanıdıkları soru türlerinde hızla yükselip ilk kez ölçülen bir alanda belirgin biçimde geride kalması, hazırlık iddialarını daha önemli hâle getiriyor.
PISA’ya katılan okullarda sınav öncesinde hangi çalışmalar yapıldı? Bunlar kaç hafta sürdü? Yalnızca seçilen öğrenciler mi programa alındı? Geçmiş PISA soruları kaç kez çözüldü ve Bakanlık okullara hangi materyalleri gönderdi? Bu soruların yanıtları kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Başarı gerçekten eğitim sisteminin genelinden kaynaklanıyorsa şeffaflık onu küçültmez; kuşkuları giderir ve öğretmenlerin emeğini siyasi tartışmaların gölgesinden kurtarır.
Sonuçların parlak tarafına bakarken diğer verileri de kaçırmamak gerekiyor. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 53’ü, sınavdan önceki iki hafta içinde en az bir tam gün okula gitmediğini söylüyor; OECD ortalaması yüzde 22. Öğrencilerin yarısından fazlasının devamsızlık yaptığı bir sistemde yalnızca ortalama puanlara bakarak başarı ilan edilemez.
Sosyoekonomik eşitsizlikler de bütün ağırlığıyla sürüyor. Türkiye’de avantajlı ve dezavantajlı öğrenciler arasındaki fen puanı farkı 81; üstelik bu fark 2015 ile 2025 arasında küçülmek yerine büyüdü. Bir çocuk güçlü teknolojik imkânlar ve özel ders desteğiyle eğitim görürken diğeri öğretmensiz derslere, kalabalık sınıflara ve yetersiz beslenmeye mahkûmsa ülke ortalaması tek başına fazla bir şey anlatmaz.
Eğitimde gösteriş siyaseti en büyük zararı yine eğitime verir. Her alanda güçlü görünmek isteyen tek parti anlayışı, zamanla sorunları çözmek yerine görüntüyü düzeltmeye yönelir. Sonuç iyi çıkınca büyük manşetler atılır; devamsızlık, eşitsizlik, okul türleri arasındaki uçurum ve çocukların okula aidiyeti görünmez olur. Gerçeği farklı gösteren bir ayna eksikleri düzeltmez, yalnızca yöneticilerin kendilerini daha iyi hissetmesini sağlar.
Türkiye’nin PISA’daki yükselişi sevinilecek bir gelişmedir. Öğrencilerin, öğretmenlerin, velilerin ve ölçme-değerlendirme alanında yıllardır emek veren herkesin hakkını teslim etmek gerekir. Ancak bunu siyasi bir zafer hikâyesine dönüştürmek yerine hangi adımların işe yaradığını ve hangi sorunların yerinde durduğunu konuşmak zorundayız.
“OECD ortalamasını geçtik” cümlesi bir varış noktası değil, uzun yolun hangi aşamasında olduğumuzu gösteren bir ara duraktır. Asıl hedef, sınava girecek küçük bir grubu parlatmak değil; Türkiye’nin neresinde doğarsa doğsun her çocuğa düşünme, sorgulama ve kendi çözümünü üretme imkânı sağlamaktır.
Çıtayı düşen dünya ortalamalarına ya da ertesi gün atılacak manşetlere göre değil, çocukların gerçek potansiyeline göre koyduğumuzda PISA’daki yükseliş güzel görünen bir sonuç olmaktan çıkar ve ülkenin gerçek ilerlemesine dönüşür.