Para Para Para… Değerlense bir dert, değersizleşse bir yara

Finansal piyasalar bu hafta yalnızca faiz kararlarını değil, küresel para politikasının yönünü sorgulayacak. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın geçen hafta aldığı kararın ardından gözler bu kez ABD Merkez Bankası Fed’e, haftanın sonunda ise Japonya Merkez Bankası BoJ’a çevrildi.

Fed ve BoJ’un atacağı adımlar; doların yönünden tahvil faizlerine, Borsa İstanbul’dan altına, gelişen ülke para birimlerinden küresel sermaye akımlarına kadar geniş bir alanı etkileyecek.

TCMB, 10 Eylül’de politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu. Karar piyasalar açısından büyük bir sürpriz değildi. Ancak karar metnindeki mesajlar en az faiz oranı kadar önemliydi. Merkez Bankası, enflasyonun ana eğiliminde gerileme olduğunu belirtirken, jeopolitik gelişmeler nedeniyle yüksek seyreden enerji fiyatlarının enflasyon görünümü açısından yukarı yönlü risk oluşturduğunun altını çizdi. Aslında birbiriyle çelişkili ifadeler gibi. Hem enflasyonun düşme eğiliminde olduğunu söylüyor. Hem yükselmesinden endişe ediyor.

Burada Türkiye açısından kritik soru şu: TCMB faiz indirim sürecine girebilecek mi?

Yanıt artık yalnızca Türkiye’deki enflasyon verilerine bağlı değil.

Çünkü Türkiye enerji ithalatına yüksek ölçüde bağımlı bir ekonomi. Dolayısıyla petrol fiyatlarında yaşanan sert yükseliş, hem cari denge hem de enflasyon beklentileri açısından doğrudan risk yaratıyor. Üstelik küresel petrol fiyatlarının jeopolitik gelişmeler nedeniyle 100 doların üzerine çıkması, dezenflasyon sürecini zorlaştırabilecek yeni bir dışsal şok anlamına geliyor.

Bu nedenle TCMB’nin önündeki denklem oldukça hassas: İç talepteki zayıflama faiz indirimi için alan yaratırken, enerji fiyatları ve kur tarafındaki gelişmeler daha temkinli bir Merkez Bankası gerektiriyor.

Fed’in 15-16 Eylül toplantısı bu açıdan haftanın en önemli gelişmesi. Piyasa, toplantı öncesinde 25 baz puanlık bir faiz artırımını fiyatlamaya başlamış durumda.

Fakat piyasaların asıl dikkat edeceği nokta, Fed’in faiz kararından çok bundan sonrasına ilişkin vereceği mesaj olacak.

Çünkü ABD ekonomisinde enflasyon baskısı tamamen ortadan kalkmış değil. Öte yandan petrol fiyatlarındaki yükseliş de enerji üzerinden yeni bir enflasyon dalgası yaratma riski taşıyor. Nitekim ABD 10 yıllık tahvil faizinin yüzde 5’in üzerine çıkması, piyasanın yüksek faiz ile devam ihtimalini arttırıyor.

Bu senaryonun Türkiye açısından karşılığı açık: Daha şahin bir Fed, gelişmekte olan ülke piyasaları için daha zor finansal koşullar demek.

Doların güçlenmesi, ABD tahvil getirilerinin yükselmesi ve küresel risk iştahının azalması halinde gelişmekte olan ülke para birimleri baskı altında kalabilir. Türkiye açısından ise bu durum, TCMB’nin faiz indirimlerinde daha ihtiyatlı davranmasına yol açabilir.

Ve hafta sonunda perde sırası Japonya’da olacak.

BoJ, 17-18 Eylül’de toplanacak. Japonya Merkez Bankası’nın politika faizi hali hazırda yüzde 1 seviyesinde ve piyasa Japonya’nın faiz artırımlarına devam etmesini bekliyor. Eylül toplantısında faizin yüzde 1,25’e yükseltilmesini bekliyor.

BoJ kararının önemi ise yalnızca Japonya ekonomisiyle sınırlı değil.

Japonya uzun yıllar boyunca dünyanın en düşük faizli büyük ekonomilerinden biri oldu. Bu durum yatırımcıların düşük maliyetle yen borçlanıp daha yüksek getiri sunan varlıklara yatırım yaptığı carry trade stratejilerini destekledi. Hatta carry trade’i dünyaya Japon ev kadınları öğretti desek hiç de yanlış olmaz.

Şimdi Japonya faizleri yükselttikçe bu mekanizma çöküyor.

Fed’in yüksek faizleri doları desteklerken, BoJ’un faiz artırması yeni güçlü kılıyor.

Bu iki hareketin aynı anda gerçekleşmesi, küresel sermaye akımlarında yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Kartlar yeniden dağıtılabilir.

Türkiye için bunun anlamı, faiz indirimlerinin artık yalnızca içerideki enflasyon verileriyle değil, petrol fiyatları, doların küresel seyri, Fed’in duruşu ve küresel sermaye akımlarının yönüyle birlikte değerlendirilmesi gerektiği.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mine Uzun Arşivi

“Millet aç! Aç!”

03/06/2026 07:00