"Biliyorum, SİHA'mı soğana kurban etmezsiniz!"

Savunma, daha doğrusu silah endüstrisi, savaşın sürekliliği anlamına gelir. Çünkü “endüstriyel” şekilde, yani durmaksızın-sürekli silah üretecekseniz, bu endüstriyel üretim etkinliğini karşılayacak bir “tüketim”i kamçılamak durumundasınız. O da sürekli savaş hali ya da tehdidini, ölme-öldürme teşvikini ve neşeyi değil acıyı, sevinci değil kederi, mutluluğu değil endişeyi gündemde tutmak demektir. Kömbeli-SİHA’lı iktidar reklamının satır aralarını okuduğumuzda ortaya çıkan bu…

George Orwell’ın totaliter bir karanlık gelecek kurgusu olarak abideleşmiş ve yeryüzünde olanlara bakıldığında hâlâ güncelliğini koruyan 1984 romanının başlarında hiç unutmadığım bir kesit yer alır. “Büyük Birader”in sultası altında ya “Avrasya”ya ya da “Doğu Asya”ya karşı sürekli savaş halindeki “Okyanusya” devletinde sefil bir hayata mahkûm ana karakter Winston Smith, herkes gibi onun evinde de hem bir propaganda hem de ev-içi denetim aygıtı olarak işlev gören tele-ekranda haber izlemektedir. Aktaralım:

“Tele-ekrandan gelen ses bir an kesildi. Suskun boşlukta dupduru ve çok güzel bir borazan sesi dolandı. Sonra o çatlak ses yeniden duyuldu:

‘Dikkat! Dikkat! Malabar cephesinden az önce aldığımız habere göre, Güney Hindistan’daki birliklerimiz şanlı bir zafer kazanmıştır. Şu anda haberini verdiğimiz harekâtın, savaşı sonuna yaklaştırabileceğini söyleyebilirim. Haber şöyle…’

Winston, kötü haber geliyor, diye geçirdi aklından. Ve düşündüğü gibi de çıktı; öldürülenler ve tutsak alınanların ürkütücü listesi eşliğinde bir Avrasya ordusunun yok edilişinin olanca vahşetiyle anlatılmasını, çikolata tayınının gelecek haftadan başlayarak otuz gramdan yirmi grama düşürüleceği açıklaması izledi.

(…) Tele-ekranda ‒belki zaferi kutlamak, belki de elden giden çikolataları belleklerden silmek için‒ birden gümbür gümbür ‘Okyanusya, sana canımız feda’ çalmaya başladı. Aslında hazır olda dinlemek gerekiyordu. Ama Winston oturduğu yerden görünmüyordu nasıl olsa.” [1]

Yaşama değil, ‘ölmeme’ vaadi!

Seçime artık sayılı günler kala, geçtiğimiz hafta gösterime giren ve iktidar ittifakının adayı Erdoğan’ın desteklenmesini öneren bir reklamı ilk izlediğimde hemen Orwell’ın romanının yukarıda aktardığım kesitini hatırladım! İnsanın kanını donduran ölümcül bir kurgu eşliğinde korkuya davetiye çıkaran, savaşı daimî, ebedi ve adeta mukadder sayan bir içerik bu reklamda karşımızdaydı.

Ülkeyi 40 yıldır mahveden, her iki taraftaki iktidar sahiplerine beka sağlamaktan öte kimseye yararı olmayan kanlı iç çatışmaya imalarla yüklü hikâye, Malatya-Hekimhanlı bir gencin sınır bölgesinde “terör” tehdidi altında asker ocağındaki görüntüsüyle açılıyor. Sonra memleketine, baba ocağına gidiyoruz ve orada annesini mutfakta, yüzüne belli ki askerdeki “kuzusu” ile bağlantılı bir endişe çökmüş halde, Malatya’nın meşhur kömbe böreğini yaparken izliyoruz. Bu arada kız kardeşi geliyor ve “Ooo, kömbe mi var? Keşke abim de olsaydı” diyor. Aynı anda askeri birlikte arkadaşlarıyla çay içen genç de “Ah be, keşke şimdi sıcak çayın yanında annemin kömbesi de olsaydı” demektedir.

Bu arada “terör” de sinsi adımlarla yaklaşmakta, onları hedefe oturtmaktadır. Ölüm, an meselesidir! Tabii olanı-biteni yüreğinde hissetmiş anne de fenalaşmış, elindeki tabak düşüp kırılmıştır.

İşte tam da ölümün soğuk nefesinin hissedildiği o anda anlı-şanlı devletimiz SİHA’sıyla bindirir şer odaklarının tepesine ve onları imha eder.

Çok şükür, asayiş berkemaldir!..

SİHA’lar uçsun, fiyatları boş ver!

Demek ki neymiş, korkacak bir şey yokmuş! “Savunma sanayimiz”in ürettiği insansız hava uçakları oldukça çocuklarınızı gönül rahatlığıyla bize, düşmanla savaşmaya gönderebilirsiniz!..

İşte size Cumhuriyet’in 100. yılında “Yeni Türkiye” vaadimiz: Her daim savaş, her daim savunma, her daim SİHA…

Bu arada soğanmış-patatesmiş; SİHA’ları uçururken onların da fiyatlar uçup gitmiş; bırakın bu teferruatla kafanızı bozmayı!..

Dolayısıyla dediğimiz gibi, çikolata tayınından patates-soğana, Orwell’in 1984’ü günümüz dünyasında güncelliğini sürdürüyor. Baksanıza, romandan yukarıda aktardığımız kesitte tele-ekrandan yayılan sese benzer değil mi geçen hafta Giresun’dan yükselen şu ses:

“Ben biliyorum, sizler ne soğana ne patatese liderinizi kurban etmezsiniz. İnanıyorum ki Giresun bugün de şehitlerimizin, gazilerimizin, kahramanlarımızın emanetine sıkı sıkıya sahip çıkacak. İnanıyorum, Giresun bugün yeni mandacıları hüsrana uğratarak emperyalistlerin heveslerini kursağında bırakacak.”

Savaş Barıştır, Özgürlük de Tutsaklık!

Sözün özü, iktidar bize savunma sanayii, silah üretimi ve savaş, bağlantılı olarak mümkün mertebe güvenlik, olmadı “kader plânı” gereğince de şehit ve gazi vaat ediyor.

Kendi çocuklarına askerlik yaptırmamış olanların bu vaatlerine Hekimhanlı anneler-babalar kanıp, hem de istenilenin tam tersi yönde korkuyu-kaygıyı-dehşeti kışkırtan bir reklam doğrultusunda, evlatlarını onlara gönül rahatlığıyla teslim edebilirler mi bilemiyorum. Hadi bu soruyu da geçelim ve reklama ilişkin başka sorular ortaya atalım: Hekimhanlı annenin derdi acaba sınır karakolunda askerlik yapan oğlundan mı ibaret? Soğanı-patates bir yana, kömbeyi yapacak unu-yağı, içine koyacağı peyniri alacak imkana ne kadar sahip o?.. Dahası, halihazırda kömbe yapacak durumda mı acaba “6 Şubat” sonrasında?..

Yani karşımızda neresinden tutsanız elinizde kalan, en hafif deyişle felaket ve onu üretenin topuğuna kurşun sıktığını düşündüren bir propaganda malzemesi var.

Ama doğrusu başka bir şey beklemek de mümkün değil. Toplumu kutuplaştırıp birbirine düşman etmiş, muhalifleri cezaevlerine doldurmuş, milleti depremde inşaat enkazı altında bırakmış, soğanı taneyle alınır hale getirmiş, kendisi ise yolsuzluklara batmış bir iktidarın barış, özgürlük, yaşam, refah, adalet, esenlik vaat edecek hali yok.

O yüzden savaş vaat ediyor, ölüm korkusu vaat ediyor, en iyisinden de SİHA vaat ediyor. Yine 1984’te “Büyük Birader”in Parti özdeyişlerini yankılarcasına:

“Savaş Barıştır/Özgürlük Tutsaklıktır/Bilgisizlik Kuvvettir.”  

Gerçek tehlike silah endüstrisi

Savunma, daha doğrusu silah endüstrisi, savaşın sürekliliği anlamına gelir. Çünkü “endüstriyel” şekilde, yani durmaksızın-sürekli silah üretecekseniz, bu endüstriyel üretim etkinliğini karşılayacak bir “tüketim”i kamçılamak durumundasınız. O da sürekli savaş hali ya da tehdidini, ölme-öldürme teşvikini ve neşeyi değil acıyı, sevinci değil kederi, mutluluğu değil endişeyi gündemde tutmak demek. Kömbeli-SİHA’lı iktidar reklamının satır aralarını okuduğumuzda ortaya çıkan bu…

Oysa bakın, hayatını ölmeye-öldürmeye adamış bir insan; İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da müttefik ordular komutanlığı yapmış bir asker, savaş sonrasında ise 1953-61 arasında ABD Başkanı Dwight Eisenhower, başkanlık görevi sona erdiğinde yayınladığı veda mesajında adeta “itiraf” mahiyetinde neler demiş:

“Gerçek tehlike, üstün Sovyet teknolojisi değil bizim Pentagon, silah sanayi ve medyamızdır.”

Tabii son derece hazindir ki bu mesaj New Yok Times’ın üçüncü sayfasında yer alırken gazetenin manşetinde Eisenhower’ın uyarısını doğrularcasına genç bir hava generalinin “Sovyet tehdidi”ne karşı daha fazla silah yapmak vaadiyle Kongre’den ek ödenek talebi yer almıştır!..[2]

Dün bugündür, bugün de dün!.. İşte şimdi bu topraklarda da “terör tehdidi”ne karşı daha fazla silah yapmak vaadiyle “Millet”ten bir kez daha seçilme talep eden bir iktidar var.

Ölmeyi-öldürmeyi, insanları enkazların altına gömmeyi ve millete hayatı zehir ederken onun anasına söven müteahhidi de “Bakara-makara” çeken madrabazı da ihyayı sürdürmek için…   


[1] George Orwell, 1984 (Çev. Celal Üster), Can Yayınları, 2019, s. 35-36.

[2] Bozkurt Güvenç, “Savaş ve Barış”, Nereden Başlayalım: Eğitimin ABC’si içinde, Kırmızı Kedi, 2018, s. 61-62.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Tayfun Atay Arşivi