Dünyanın tutulmasını Ay’la konuşmak!

Banu Kanıbelli, ‘Tutulma’ adlı EP’sinde bütünlüklü bir hikâye çıkararak içinden gelen sese kulak veriyor

Banu Kanıbelli, küçük yaşlarda mandolin çalarak başladığı müzik hayatına babasıyla beraber kendi deyimiyle, “Piyano tuşlarındaki denemeleri’ ile devam etti. 13 yaşında gitarla tanıştı. Ve çevresinin ilgisi ve duyarlı desteğiyle bu yolda ilerlemeye devam etti. Boğaziçi Üniversitesi’nde Psikoloji Lisans, ardından Mimar Sinan Üniversitesi’nde Etnomüzikoloji Yüksek Lisans dersleri aldı. Bilgi Üniversitesi Felsefe ve Toplumsal Düşünce Yüksek Lisans tezini ise müzik ve felsefe üzerine yazdı. İlk albümü Kara 1998 yılında dinleyiciyle buluştu.
Ve aradan geçen 22 yılın ardından Banu Kanıbelli ‘Tutulma’ adlı EP’sini yayınladı.
Üç şarkıdan oluşan ‘Tutulma’ için duyarlı bir albüm demek mümkün. Özellikle ilerleyen zamanlarda listelerde adına sıkça rastlayacağımız ‘9’, ABD’deki George Floyd cinayetiyle ilgili bir şarkı.
Banu Kanıbelli, üç şarkılık ‘Tutulma’da içindeki sese kulak vererek bizim de o sesi dinlememizi sağlıyor.
Banu Kanıbelli ile 3’te 3
◼ Albümün çıkış hikayesinden bahseder misin?
Açıkçası bu albümün sürükleyicisi ‘9’ şarkısı oldu. ‘9’da bahsi geçen sosyal düğümlerimizin önüne ve arkasına, oradaki tansiyonu dengeleyecek, ona giriş ve ondan çıkış yapacak, bir bütün olarak da anlamlı bir hikâye oluşturmasını istediğim diğer iki şarkının dahil olmasıyla da üçlü meydana geldi.
‘Ay Konuşması’nı, dünyanın içinde bulunduğu tutulma haliyle, derdine derman arayan bir konuşma gibi tasavvur ettim. Bu bir iç konuşma olabilir, bir başkasına da yönelebilir. Göksel olarak da birbirini takip eden tutulmalar döneminden geçiyorduk. Tutulan, 29 günde bir dolan ve her seferinde yükünden arınan, hafifleyen, bunu yapmayı bilen bir Ay’la konuşma nasıl olurdu? Soruyu soran ve yanıtı arayan insan da olsa, bu metaforda kalarak şarkı ortaya çıktı.
‘Yıldız Tozu’nda ise bir anne için, uyku öncesi bebeğini avutan şefkatli bir konuşma yazmaya çalıştım bundan iki yıl önce. Bir ninni yani… Öyle bir ninni ki, anne söylerken bir anlamda kendini de avutuyor olsun. Ninninin bir sahibi vardı. Ayşe öğretmenin bebeği Deran ile birlikte cezaevine girdiği günlerdi. Cumhuriyet gazetesi yazarı Aydın Engin’in 23 Nisan’a yakın günlerde bir köşe yazısındaki davetine cevaben bu ninniyi yapmıştım. Dünyaya yeni gelmiş bir bebeğin ve onun gibi yüzlercesinin, anneleriyle birlikte cezaevinde uykulara yattığı ve sabahlara uyandığı gecelerin hazmı zor. Sözleri hiç değiştirmeden bu albüme aldım. Ve sanırım bebek- ya da insanlık- fark etmeden, aynı şefkat ve umutlu sözlere ihtiyaç duymaktayız.
◼ Albümün bana göre en dikkat çeken şarkısı ‘9’. Bu şarkıyı nasıl oluşturdun? Hissiyatın nelerdi?
Şarkının hemen girişinde tasvir ettiği haliyle George Floyd cinayeti dünyayı olduğu gibi beni de çok etkiledi. Tüm dünyada eşitlik hareketlerini tetikleyen bu tek olay şarkının çıkış noktası oldu. Ancak orada kalmamak üzere çıkmıştı. Yerel ve küresel boyutta, yaşanan hukuksuz yargılar, çalınan yaşamlar, kadına yönelik tahakküm ve şiddet, faili meçhul cinayetler ve her ne şekilde olursa olsun bir insanın bir başka insanın canını alması… Bir insan ömrünün yitip gitmesi anlamında, tüm bunlar gözler önünde veya çoğu zaman gözden uzakta her gün ve her yerde yaşanırken, duymazlığımız ve kabullenişimizdeki tezata vurgu yapmak istedim.
Hissiyatımı sormuştun. Yukarıda yazdıklarım düşünceler, ama düşüncelerin hissettirdikleriydi yazdıran.
◼ Bundan sonra bizi neler bekliyor?
Pandeminin hemen öncesi, Fazıl Hüsnü Dağlarca şiirlerinden şarkılarımın çalışmasına başlamıştık. Yeniden onlarla devam ederek, tamamla niyetindeyim. Diğer taraftan da Açık Radyo’da hazırlayıp sunduğum “Sahibine Şarkılar” programının da, zamanımızın güncesi niteliğinde yeni şarkıların yazılmasına da ev sahipliği yapması da bir başka dileğim. Umarım bu da bu yayın döneminin sonunda gerçek olabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Burak Soyer Arşivi