Esra Ergüzel: 10 yılımız dışarda geçmiş ama...

Acı çekenler... Kayıtsızlık... Duyarsızlık... Bu kelimeler Barış Akademisyeni Esra Ergüzeloğlu'nun ihraç edildikten sonra en çok düşündüğü kelimeler oldu. Kendisi mayıs ayında göreve iade edildi ancak, "Kayıplarımızı hiçbir şey yerine getirmez" diyor.

Esra Ergüzel: 10 yılımız dışarda geçmiş ama...

PENCERE - 'Bu Suça Ortak Olmayacağız' bildirisine imza attığı için ihraç edilen akademisyen Esra Ergüzeloğlu, göreve iade edildi ancak bunu kayıpların bir telafisi olarak görmediğini söyledi.

Ergüzeloğlu, "Bizim 10 yılımız dışarda geçmiş ama içeride de 10-15 yıldır hak ettiği kadrolara erişemeyen çok akademisyen var" diyor.

Gazete Pencere'nin ‘10 yılın ardından Barış Akademisyenleri anlatıyor’ dizisinin son gününde söz Esra Ergüzeloğlu anlatıyor.

"DAYANIŞMAYLA HAYATTA KALMAYA ÇALIŞTIM"

İhraçtan sonra neler yaptınız, hangi işlerle uğraştınız?

Mersin Üniversitesinde Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışırken, OHAL döneminin son KHK’sı olan 701 sayılı KHK ile 8 Temmuz 2018’de ihraç edilmiştim. Öncesinde de 2017’de rektörlük takdiri ile gerekçesiz bir şekilde atılmış ancak dava kazanarak, güvenlik soruşturmasından geçerek geri dönmüştüm. 2023 yılının Mayıs ayında ise yeniden mahkeme kararıyla göreve geri döndüm. İki buçuk yıldır, Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışıyorum.

İhraçtan sonra 2 yıl Eğitim Sen Mersin Şubede Eğitim Sekreterliği yaptım. Ardından Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin ilçe, il ve merkezi düzeylerinde karar ve yürütme kurullarında görevler üstlendim. Geçim olanağı sağlayacak düzenli bir işe girişemedim. Dayanışmalar ile ve bazı projelerde çalışarak hayatta kalmaya çalıştım. Bir yandan da oğlumun bakımı ve babamın sağlık sorunlarıyla ilgileniyordum.

"ACI ÇEKENLER... KAYITSIZLIK... DUYARSIZLIK...."

Üniversiteden, akademiden 10 yıl koparıldınız... İhraç edildiğiniz günle bugün arasında sizi en çok şaşırtan şey ne oldu?

10 yılın kendisi başlı başlına şaşırtıcı bir süre, insan ömrünün azımsanamayacak bir dilimini kapsıyor. Bu kadar haksız bir yönetsel pratiğin, defalarca anlatılmasına, herkes tarafından bilinmesine rağmen sonlandırılmamış olmasını anlamakta zorlanıyor insan. Sizi dinleyenlere aktardığınız bir hikaye olarak kalıyorsunuz ve her gün tekrar tekrar anlatıyorsunuz. Buna maruz kalan ve bu hikayenin bir parçası olan yüzbinlerce insan var, onlarla empati kuruyorsunuz, yaşadıklarını derinden yaşıyor ve hissediyorsunuz, ölenler, hastalananlar, dengesi bozulanlar, acı çekenler, vazgeçenler, boşverenler, ailesini yakınlarını koruyamayanlar, kaybedenler. Kayıtsızlık, duyarsızlık, hissizlik şaşırtıyor.

"BARIŞTAN YANA OLANLAR SİLAHLİ MİLİTARİST EYLEMLERİN FAİLİ OLARAK KODLANDI"

10 yıl sonra geriye dönüp baktığınızda imza atarken bilmediğiniz ama bugün çok iyi bildiğiniz bir bedel var mı?

Agamben Roma Hukukuna özgü bir karakter olarak anlatır, “homo sacer”, kurban edilmez ama onu öldürene de ceza verilmez. Her gün herkes öldürebilir homo saceri. Damgalama, fişleme ile toplumun şiddetine açık hale getirme durumu buna çok benziyor. Bizleri iktidar karşısında bu kadar çıplak hale getiren Barış için atılan imza değildi diye düşünüyorum. Toplum böylesine bir saldırıya karşı durdu ve o zamanlar ona gereken cevap verildi. Mahkemelerden dönüldü, gazete haberleri yoğundu, hukukçular yanımızdaydı. Ancak 15 Temmuz sonrası tüm dengeler değişti ve OHAL döneminde imzacılardan sadece dört yüzü KHK’landı. Barış isteyen, barıştan yana olan insanlar, silahlı militarist eylemlerin faili olarak kodlandı.

"TÜM TOPLUMUN ÖDEDİĞİ BİR BEDEL..."

Bu barış demenin tüm topluma yasaklanması anlamında bir bedele dönüştü. Hatırlayın o zamanlar, Barış için Sanatçılar, Barış için Hukukçular gibi gruplar da vardı. Barış imzacılarının bir kısmının, bir kısım üniversite yönetimlerince seçilip hedef tahtasına konması, KHK ile ihraçlık meselesinin tüm hukuksuzluğunu ifşa eden bir pozisyondur aslında. Mahkemelere ulaşamama, OHAL Komisyonları, hukukun hak koruyucu mekanizmalarının, savunma hakkının ihlalleri, bir türlü tükenemeyen hukuk yolları, tekrar en başa saran kısır döngü argümanlar. İnsan hakkı ihlali olarak ifade ettiğimiz bir yargılama sürecinin 10 yıl sürmesi ve en az bir 10 yıl daha sürecek gibi görünmesi ve birçok başka hak ihlalleri ortaya çıkması, sadece bizim değil, tüm toplumun ödediği bedel oldu.

Peki bu süreçte devletle ilişkiniz nasıl bir forma dönüştü?

Akademisyen olarak, kamu görevi üstenen araştırma yayın yapan, öğrenci yetiştiren ve toplumsal fayda üretmeye çabalayan bir pozisyondaydım. Kamu yönetimi ve siyaset bilimi benim çalışma alanım. Emekçilerden, ezilenlerden yana sınıfsal bakış açısı ile düşüncelerimi olgunlaştırmaya çabalarım. Elbette hem akademiye hem de kamu yönetimine eleştirel bir bakışı besleyen zorlu bir pozisyondur bu.

Araştırma olanaklarına erişmeniz zordur. Sözünüzü dinletemezsiniz, Teknoparktaki ya da döner sermayeye gelir getirici işlerin gerisinde kalır bu çabalar her zaman. Sermaye ile yönetişimci ortaklıklara girişmezsiniz. İhraçtan sonra aynı çabayı sürdürmeye gayret ettim olabildiğince. Politikada da devlet yönetimine katılmaya yol ararsınız, kitlelerin hak mücadelelerini, düşüncelerini anlamaya, aktarmaya çalışıyorsunuz.

"ÖĞRENCİLERE BİLGİ VE BİRİKİM AKTARIMI KESİNTİYE UĞRADI"

İhraçtan sonra kurduğunuz hayat size nasıl bir alan yarattı?

Alan yaratma değil alan daraltma olarak görüyorum. Toplumda uzun süreler belli konularda çalışmış, yazmış, düşünmüş insanlara karşı bir değersizleştirme var. Çalışmalarımız ve üretimlerimiz akademideki birikmiş emektir, hem bizim hem bizi yetiştiren hocalarımızın, üniversite içinde oluşmuş akademik geleneğin izleri vardır bu emekte. Bu birikimin yağmalanması, kriminalize edilmesi, akademik özgürlükleri daralttı. Akademik yayınların niteliği değişti. Öğrencilere bilgi ve birikim aktarımı kesintiye uğradı.

"İMZA ATMASAYDIM..."

Bugün o bildiriye imza atanlarla hiç tanışmamış olsaydınız bu hikayenin neresinde olurdunuz?

Bildiriye imza atanların büyük çoğunluğu ile bir konferansta, bir projede, bir dergide rastlaşacaktık, bir şekilde dostluklar, polemikler, tartışmalar içinde olacaktık diye düşünüyorum. İsmen bildiğimiz, hayran olduğumuz, yazılarını takip ettiğimiz çok hocamızla aynı tarafa düştük. Hikayenin diğer tarafında kalan yine hayran olduğum, okuyup önemsediğim çok fazla akademisyen de var. Bu 10 yıllık süreçte onların sessizliğinin sebeplerinin de yazılıp çizilmesi gerekiyor. İmza atmayanlarla ya da imza atan meslektaşlarına yapılanları kabullenmiş olanlarla bir arada çalışıyor olacaktım muhtemelen.

"BİZİM 10 YILIMIZ DIŞARDA GEÇMİŞ AMA..."

Bugün ile 10 yıl önceyi kıyasladığınızda üniversiteler hakkında neler söylemek istersiniz?

Üniversite benim kuşağım için hep zorlu bir yol oldu. Yüksek lisans bitince, doktora bitince, kadro alınca, doçent olunca rahatlarsın gibi uzayıp giden bir çileli yol. Döndüğümden beri oyunun kuralları da değişmiş. Hani zaman tünelinde birdenbire geleceğe ışınlanan karakterler gibiyim. Sıfırdan en baştan yayın yapma, yeni kriterlere göre üretme çabası devam ediyor. Göreve dönmüş olsam da davam halen Danıştay aşamasında. Davanın ne olacağına dair belirsizlik sürüyor. Birçok meslektaşım iade olduktan ve yeniden göreve başladıktan sonra üst mahkemenin kararı bozmasıyla tekrar işten atıldı. Bu risk hepimiz için devam ediyor. Bir yandan dava dilekçeleri bir yandan da akademik makale yazıyorsunuz. Danıştay atmazsa, yeterli puanı toplayamamaktan atarım diyor üniversite yönetimi.

Biz atılmadan önce rektörler seçimle geliyordu. Şimdi atanarak gelmeleri üniversite özerkliğini daraltan büyük bir etki yaratmış. Tekrar göreve gelmek için, üniversite bileşenlerinin onayına ihtiyaç olmaması, siyasal bir pozisyonun bu kararı vermesi, üniversite yönetimini politikleştiriyor ister istemez. Gözler gündelik siyasetin isterlerine çevriliyor. Atamalar, yükseltmeler, kadro dağıtımları meseleleri üniversite çalışanlarının en önemli meselesi olmaya devam ediyor. Bizim 10 yılımız dışarda geçmiş ama içeride de 10-15 yıldır hak ettiği kadrolara erişemeyen çok akademisyen var. Liyakat yerine politik icazetin işlediği düşünülüyor. Eski kadrolar emekli oluyor, istifa ediyor, akademiyi bırakıyor. Yeniler ise yayın piyasasının öncelikleri ile hareket ediyor.

"DİKKATİMİ EN ÇOK ÖĞRENCİLER ÇEKİYOR"

Benim dikkatimi en çok lisans öğrencileri çekiyor. Pandemi döneminin uzaktan eğitim deneyiminin de etkisi ile derslere, hocalara iyice yabancılaşmışlar. Derslere devam ve ilgi çok düşmüş. Öğrencilerin çok büyük kesimi bir işte çalışarak kendi ihtiyaçlarını ve ailesinin geçimini sağlıyor. Hocaların akademik yükseltme kriterlerinde öğrencilere yönelik faaliyetlerin değeri çok düşük. Bu nedenle öğrencilere yönelik emek oldukça azalmış. Üniversitelerin sıralamasını yapanlar, yayın sayısına, indekse girmeye, gelir getirici projelere bakıyor.

"KAYIPLARIMIZ HİÇBİR ŞEYİ YERİNE GETİRMEZ"

Göreve iade edilmek sizce geçmişte yaşanılan tüm sorunlara, baskılara, ötekileştirmelere bir sünger çeker mi?

Sadece iade edilmek hiçbir şeyi telafi etmiyor. Maddi ve manevi telafisi mümkün olmayan kişisel kayıplar oldu. İntihar eden arkadaşımızı, kayıplarımızı hiçbir şey yerine getiremez. Bu sürecin bir an önce sonlanması, fişlemelerin ortadan kalkması, itibar iadesi şart elbette. Konuşmaya, anlatmaya, yazmaya devam etmeliyiz ki bir daha böylesine bir tarih tekerrür etmesin.

Kaynak:Hacı Bişkin

Öne Çıkanlar