Süreyya Karacabey: Acılar kolektifti, çözümler de kolektif...

Barış Akademisyenleri tam 10 yıl önce 'Barış Bildirisi'ne imza attı. İmzanın ardından akademisyenler KHK'lerle ihraç edildi, hatta toplumdan bile dışlandı. Akademisyen Süreyya Karacabey yaşananlar için, "Acılar kolektifti, çözümler de kolektif" dedi.

Süreyya Karacabey: Acılar kolektifti, çözümler de kolektif...

PENCERE - Barış Akademisyenleri'nin 'Bu Suça Ortak olmayacağız' bildirisine imza atmasının ardından tam 10 yıl geçti Cumhurbaşkanı Erdoğan, bildiriye imza atanlar için o dönem, 'müsvedde', 'karanlık', 'zalim' gibi ifadeler kullanmıştı. Aradan geçen 10 yıl içerisinde Barış Akademisyenleri üniversitelerden ihraç edildi, pasaportlarına tahdit konuldu, haklarında davalar açıldı...

Anayasa Mahkemesi bildiri için 'ifade özgürlüğü' kararı verdi. AYM’nin bu kararının ardından yaklaşık 200 akademisyen beraat etti. Bazı mahkemeler devam eden davaların duruşmalarını bile beklemeden dosya üzerinden beraat kararları vermeye başladı. Bazı akademisyenlere beraat ettikleri haberi ise SMS mesajlarıyla bildirildi.

Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilen akademisyenlerin, AYM kararının ardından görevlerine iade edilmesi beklenirken durum böyle olmadı. AYM kararına rağmen OHAL komisyonu kuruldu ve bu komisyon neredeyse tüm akademisyenlerin başvurularına 'ret' kararı verdi. Durum böyle olunca akademisyenler bireysel olarak davalar açtı ancak henüz bu davalardan da karar çıkmadı.

Gazete Pencere'nin '10 yılın ardından Barış Akademisyenleri anlatıyor' dizisinin ilk konuğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'nden ihraç edilen Süreyya Karacabey oldu.

Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışırken 6 Ocak 2017'de 679 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildim.

"TOPLUM DIŞI BİR ALANA GEÇİŞ YAPILDI"

İhraçtan sonra neler yaptınız, hangi işlerle uğraştınız?

Biliyorsunuz ihraçların mantığı kamu görevinden haksızca çıkarılan insanların aynı zamanda hayatın bütün alanlarından sürülmesine yaslanıyordu, başka bir yerde işe girmeniz imkansız hale getirilmişti. İlkin kamusal alanı ikna etmek için hakkımızda çıkarılan o büyük suçlamalarla uğraşmak zorunda kaldık. Bir bildiriye atılan imza ile-bizim durumumuzda vuku bulan bu ya da diğer KHK'larda yeterince ikna edici olmayan gerekçelerle bir çeşit toplum dışı bir alana geçiş yapıldı.

OHAL'in sislendirdiği atmosferle birleşen bu durum, KHK'lı birine iş vermeyi de kriminal bir hale getirince manzara kolektif bir yıkımın görüntüsüne dönüşmeye başladı. Ben düzenli bir işte çalışmadım ama kendi alanımla ilgili üretmeyi sürdürdüm. Gönüllü eğitmenliği hiç bırakmadım, ilk yıllar idealist arkadaşlarımın kurduğu alternatif bir konservatuvarda ders verdim, seçilen öğrencilerin ücretsiz bir biçimde eğitildikleri ve sanat ile hayat arasındaki bağlantıyı yeniden inşa ettikleri bu okul, benim eğitimden anladığım pek çok şeyi içinde barındırıyordu, bu anlamda aniden öğrencisiz kalmadım. Ama klasik anlamda ücretli bir iş değildi bu, yol paralarımı ceplerinden karşıladılar, kalmam için evlerini açtılar ve en önemlisi kendi düşlerine beni ortak ettiler.

"HİÇ BOŞ DURMADIM AMA..."

Bu yüzden atıldıktan hemen sonra kurulan bu bağ benim için iyileştiriciydi. Biz dayanışma akademilerini kurmuştuk atılınca, aralarında benim de yer aldığım Sokak Akademisi, dersleri sokaklara taşımak konusunda sembolik bir adımdı, sokakların insanlara kapandığı bir zamanda parklarda ders yapmaya çalıştık. Atıldıktan sonra pek çok makale ve kitap bölümü yazdım, çeşitli gruplarla atölyeler gerçekleştirdim ve belediyelerin düzenlediği etkinliklerde geçici olarak görev aldım; seminerler, festivaller, oyun yazma programlarında yürütücülük vb. Kısacası hiç boş durmadım ama düzenli olarak bir yerde de çalışmadım.

"BENİ EN ÇOK ÜNİVERSİTELERİN KENDİSİ ŞAŞIRTTI"

İhraçlar sonrası birçok konu gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Peki sizce bu olay, Türkiye’deki akademik özgürlük ve ifade hürriyeti konusunda size ne öğretti?

Türkiye'nin siyasi tarihini bilen herkes, eşik durumlarda üniversitelerin seslerinin nasıl kısıldığını, hocaların geçmiş zamanlarda da işten çıkarıldığını bilir. Bu bir mücadele tarihidir, üniversitelerin özerk varoluşu, sadece üniversitede çalışanları ilgilendirmez, geniş bir toplumu ilgilendirir. Daha demokratik bir toplumun garantörü gibidir hakikat konusunda konuşabilme özgürlüğü. Burada hep bir sınır vardır, bu sınırı esnetmeye çalışırsınız ve bilginin kamusal alandaki karşılığı hakkında bir konuşma başlatırsınız. Bu konuşmaya daha fazla insanı dahil etmek ve aslında bilmek ile yapmak arasındaki ayrımın kırılganlığına dikkat çekmek, bilgiyi bir çeşit sorumluluk alanı olarak örgütlemek klasik anlamda üniversitenin görevi diye bildiğimiz bir şeydi.

Üniversite hocalarının en azından Voltaire'in ufkuna sahip olduğunu varsayıyorduk, aynı fikirde olmasalar bile, bir fikrin dile getirilişini kriminalize hale getirenlere itiraz edeceklerini... Beni en çok üniversitenin kendisi şaşırttı, akademik özgürlük ve ifade hürriyeti konusunda en sert ses çıkarması gerekenlerin suskunluğu şaşırttı. Çünkü bu biriyle ya da birileriyle ilgili değildi, neyin dile getirilebileceğine ilişkin bir sınır çizgisine aitti. Bu kadarını konuşabilirsiniz diyenlere peki denildiğinde, sadece gerileyebilirsiniz çünkü. Burası üniversitenin değil, emir ve itaat içeren bir yapının konusudur. Eleştirinin olmadığı bir üniversite ölüdür, eleştiriye kapatılmış bir toplum ölüdür; gerisini korku yaratarak düzenlerler zaten.

"AYNI DÜŞÜNMEYİ SÜRDÜRÜYORUM"

10. yılda, barış çağrınızın hâlâ geçerli olduğunu düşünüyor musunuz? Gelecekte benzer ihraçların önlenmesi için ne yapılmalı?

Evet bu konuda aynı düşünmeyi sürdürüyorum, çünkü toplumsal barışı tesis edemediğimizde asla esas konulara gelemeyeceğiz. Hep olağanüstü bir hal içinde, güvenlik sınırlarını tartışıp, kendi işlerimizi bile doğru dürüst yapamayacağız. Toplumsal barışı tesis ettiğimizde, sürekli tehdit içinde yaşamaktan kurtulacağız, nefes almaya başlayacağız. Çünkü savaş durumu her şeyi askıya alma halidir, sürekli bir öncelikler hiyerarşisi yaratılır ve toplumun sivilleşmesine izin verilmez, bunun bir yönetim şekli olduğunu tarihten biliyoruz. Buradan çıkıldığında insan zihni özgürleşir her şeyden önce, düşman aramaktan vazgeçildiğinde, belki fabrika ayarlarımıza döneriz.

"KOLEKTİF ÇABA VERECEĞİZ"

Toplumsal şiddetin bu kadar tırmanması, bütün canlılara eziyetin meşruiyeti, hepsi bu savaş durumuyla yakından ilişkili çünkü. Önce kendi aramızda bir ortaklık kurmayı öğreneceğiz, sonra da çok bozulmuş bir toplumsalın inşası için kolektif çaba vereceğiz. Ataların kurucu şiddetini sürdürmenin kimseye bir faydası olmadı şimdiye kadar, bir yerde yeniden doğmayı başarmak, yeni bir başlangıç yapabilmek gerekiyor. Bunu devletler için söylemiyorum elbette, orada her zaman, toplumu bölmek için duygular dışında çok maddi, çıkarlara dayalı hesaplar vardır ancak burayı görebilen toplumlar için bir şans olduğunu hatırlamamız gerekiyor.

İhraç kararının size tebliğ edildiği anı hatırlıyor musunuz? O gün ve sonraki günlerde aile hayatınızdan maddi durumunuza, sosyal çevrenize kadar hayatınızın hangi alanları en derin şekilde etkilendi ve bu etkiler zamanla nasıl dönüştü?

Çok iyi hatırlıyorum, akşam saatleriydi, bir haber geldi, interneti açtım resmi gazetede adımı gördüm. Kısa bir süre önce bölümdeki arkadaşlarım, dışarıdaki arkadaşlarım yanıma gelmişti. O günden sonra hayat çok değişti, zaten hep yanımda olanlar yanımda kalmayı sürdürdü fakat daha geniş bir çevreyle hiçbir bağım, selamım kalmadı. Sanırım bulaşıcı bir hastalığımız olduğunu düşünüyorlardı, hiç yaklaşmadılar. Bizim için üzücü değildi, onlar için üzücüydü.

"HAYAT BİZİ HEP KRİZ DURUMLARINDA SINAR"

Çünkü hayat bizi hep kriz durumlarında sınar, kim olduğumuz o zaman ortaya çıkar. Aile bakımından şanslıydım, en azından niye uslu uslu oturup işini yapmadın diyen çıkmadı, beni tanıdıkları için demezlerdi zaten, asla aynı fikirde olmadığım, hatta siyasi olarak ayrı kutuplarda olduğum aile üyeleri bile böyle bir şey demedi. Ama ekonomi, orası biraz zorlayıcıydı, hala da zorlamayı sürdürüyor. Dayanıştık, sendika destek verdi, benim için de “insan her türlü yaşar, onurunu ve ilkelerini kaybetmediği sürece” bilgisi geçerliydi, kendim için değil ama gerçekten çok zor durumda kalan, aile evine dönmek zorunda kalan arkadaşlarım için çok öfkelendim. Bu öfke kalıcı bir öfke, belirsizliğe sürükledikleri, çıkışsız hissettirdikleri her an için çok öfkeliyim. Aslında hayatımız hiçbir zaman eskisi gibi olmadı, başka bir şey ve başka bir yerdeyiz. Bu 10 yıllık deneyim size Türkiye’de akademik özgürlüğün sınırları hakkında ne öğretti?

"TARAFSIZLIK YOK DOĞRUDAN DÜŞMAN GÖRMEK VAR"

Akademinin devlete bağımlı yapısı mı, yoksa toplumun otoriter eğilimlere verdiği destek mi bu tür ihraçları mümkün kılıyor sizce?

Bizim atılmamızda Ankara Üniversitesi yönetiminin katkısı birincildi, hala da dava dosyalarına kapalı zarflar göndermeyi sürdürüyorlar. Bir rektörün akademik özgürlük konusunda hiç düşünmemiş olması, kendi çalışanlara sahip çıkması gerekirken listeler hazırlayıp, savcılardan önce davranması gerçekten çok şaşırtıcıydı. Tuhaf bir varoluş, işbirliği konusundaki bu heves mesela, hani mecbur kalırsınız, size bir emir gelir falan, o bile gerçekleşmeden harekete geçmek, henüz yargılanmamış insanlara bir yargıda bulunmak. Burası çok acayip, mahkeme biz atıldıktan sonra oldu çünkü bir üniversite, mahkeme kararı olmadan, bir ifade özgürlüğü olarak tanımlanan bir fiili suç ilan etti. Bunu hep hatırlamak gerekiyor, tarafsızlık yok, doğrudan düşman görmek var. Bu durumda üniversite Yüksek Öğretim Kanunu'ndan çıkıp MGK'nın altına yerleştirilebilir, devletin mahkemelerinin, beraatle sonuçlandırdığı, hatta ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilen bir karara sahip durumun karşısındaki duruşları akıl almaz diye düşünüyorum.

"SADAKAT KARTINI ÖNÜMÜZE SÜRÜYOR"

Hatta mahkemeler iade kararı veriyor, bazı üniversiteler hemen itiraz ediyor. Bana bu şaka gibi geliyor, orası neresi diye soruyorum, orası neresi ve sizin gerçek işiniz ne? Hepsi aynı yere çıkıyor, otorite karşısındaki itaat ve korku, gerçek üniversitenin genişletmeye çalıştığı bu alan daraldıkça, hem yurttaş hem üniversite, kendini mutlak iktidarın bir uzantısı olarak görmeye başlıyor. Bağımsız, ondan farklı düşünen herkesi suçlu görme eğilimi kökleşiyor. Ben buna “herkesin içine devlet kaçmış” diyorum. Evet bir devlet var, yurttaşlık bağıyla karşılıklı sorumluluklarımız, görevlerimiz de var. Ama bu ilişkinin tek taraflı işletilmesiyle ilgili çoğunluğun bir problemi olmadığı sürece, bunlar hep tekrar edilecektir. Benim bazı haklarım var, herkesin hakları var, ve bu tutum burayı dümdüz ediyor. Tehlike burada ve en aklı başında insanlar bile, dönüp, OHAL mahkemelerinin bizim için icat ettiği devlete sadakat kartını önümüze sürüyor.

"YURTTAŞ KİM SORUSUNU YENİDEN FORMÜLE ETMEK GEREKİR"

Bir, biz devlet memuru yasasına tabi değiliz, iki, ülkeye sadakat, gerçeklere sahip çıkma ve yanlışı eleştirme hakkıyla mümkündür. Ve bir yasal düzen benim kendi vicdanıma duyduğum sadakati ortadan kaldırmak için işletiliyorsa, burada açık bir uyuşmazlık ve sorun var demektir. Bu durumda yurttaş kim sorusunu yeniden formüle etmek gerekir. Böyle düşünüldüğü sürece ihraçlar hep olur, çünkü en ufak sivil itaatsizliği bile dağda büyüyen yabani bir ot çeşidi sananlarla dolu her yer.

"ACILAR KOLEKTİFTİ ÇÖZÜMLER DE KOLEKTİF"

Bugün bir doktora öğrencisi ya da genç öğretim üyesi size danışsa ve “Ben de benzer bir metne imza atsam ne olur?” diye sorsa, ona ne tavsiye edersiniz? Cesaret mi yoksa temkinli davranma mı ön planda olmalı sizce?

Bu başkasına önerilebilecek türden bir şey değil, bu bir duruş, dünyaya nereden bakıyor, nasıl biri olmak istiyorsanız ona uygun bir tutum geliştirirsiniz. Bir şey bedeli ağır da olsa, yapmaktan, söylemekten kendinizi alıkoyamadığınız bir şeyse, yaparsınız. Ben hayatım boyunca, kimseye ne yapması gerektiği konusunda akıl vermedim, bana hep ne yapmam gerektiğini dayatan sistemle kavgam da bu yüzden zaten. Acılar kolektiftir, çözümler de kolektiftir fakat her bir kişinin yolu tekildir, seçimlerden oluşur.

YARIN: Barış Akademisyeni Ayten Alkan anlatıyor...

Kaynak:Hacı Bişkin

Öne Çıkanlar