"Bir ev istiyorum dedim bir de kedi..."
Barış Akademisyeni Ayten Alkan da 'Bu Suça Ortak Olmayacağız' bildirisine imza atan isimlerden biri. Alkan, üniversiteden uzaklaştıktan sonra daha çok sokak hayvanlarının yaşam hakkı üzerine yoğunlaştı.
PENCERE - 'Bu Suça Ortak Olmayacağız' bildirisine imza atan binlerce akademisyenden biri de İstanbul Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi'nden Doç. Dr. Ayten Alkan oldu.
Alkan'ın 10 yıl önce yaşananlar için, "Utanç verici bir durum.... Kamu kaynaklarıyla yetişmiş, kamu hizmeti veren bunca akademisyeni aylar boyunca, devletin en tepesinden başlayarak tedhişe ve tahkire maruz bırakmak, işlerini yapamaz hale getirmek hangi toplumsal yararla açıklanır ki?" kullandığı cümleler gündemdeki yerini koruyor.
Gazete Pencere'nin ‘10 yılın ardından Barış Akademisyenleri anlatıyor’ dizisinin ikinci gününde Ayten Alkan anlatıyor.
"ÜNİVERSİTE DENİLEN MEKANLAR SORUŞTURMA ODALARINA DÖNÜŞTÜ"
Bu süreçte yaşadığını hukuki süreçleri anlatır mısınız?
Anayasa Mahkemesi, hem yargılanmamızı hem de İstanbul Üniversitesi’nin verdiği disiplin cezalarını açık biçimde hak ihlali olarak değerlendirdi. Köprünün altından çok sular aktı ama şu gerçek değişmeyecek: Cumhurbaşkanının ve YÖK’ün açık ya da örtük talimatlarına uyuldu; üniversite denilen mekânlar soruşturma odalarına dönüştürüldü ve ifade özgürlüğümüz sistematik biçimde ihlâl edildi. O günlerde, yıllardır ders verdiğim koridorlardan geçip bir “savunma”ya çağrılmak, akademinin ne kadar hızlı biçimde başka bir şeye dönüşebildiğini somut olarak hissettirdi. Bugünden geriye baktığımda, o an yaşananın sadece imza atanlara dönük bir işlem olmadığını daha net görüyorum. Hukuki bir sürecin işletiliyor gibi yapılması, aslında akademide söz söyleme ihtimalini daraltmaya yönelik daha geniş bir müdahalenin parçasıydı.Ben müstafiyim; ihraç edilen arkadaşlarım için bu süreç çok daha yıpratıcı ve ağır sonuçlar doğurdu.
"HUKUK KORUYUCU BİR ZEMİN OLMADI"
Açılan davalar... İtiraz mekanizmaları... OHAL Komisyonu... Tüm bunları düşündüğünüzde tam anlamıyla bir hukuki süreçlerden bahsedebilir miyiz?
Hukuki süreçler, klasik anlamda bir “hak arama” hattı sunmadı. İhraçlar idari bir işlem gibi sunuldu ama fiilen cezalandırıcıydı. Açılan davalar, itiraz mekanizmaları ve komisyon süreçleri çoğu zaman adalete ulaşmayı kolaylaştırmak yerine, beklemeyi uzatan ve insanı yalnızlaştıran bir işleve sahipti. Bugünden bakınca, hukukun bu dönemde bir güven duygusu üretmediğini; aksine belirsizliği zamana yayarak sürdüren bir teknik olarak işlediğini görüyorum. Dolayısıyla hukuk, bana göre, bu süreçte koruyucu bir zemin olmaktan çok, yükü bireylerin omzuna bırakan bir araca dönüştü adeta hukuku kendi anlamından soyunduran bir süreç.
"KALICI BİR EV İSTİYORUM BİR DE KEDİ DEDİM..."
Peki üniversiteden uzaklaştıktan sonra neler yaptınız, hangi işlerle uğraştınız...
Üniversiteden ayrıldıktan sonra bir süre Türkiye dışında çalıştım. Yaklaşık üç buçuk ay Fransa’da iki ayrı kurumda, ardından Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü’nün Sosyal Bilimler Okulu’nda (IAS-SSS) ve Almanya’nın Delmenhorst kentindeki İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde (H-W-K) araştırmalarımı sürdürdüm. Bu kurumların kurucularına, yöneticilerine ve orada yollarımın kesiştiği meslektaşlarıma çok şey borçluyum. Aynı dönemde, hayvan hakları literatürünün öncü isimlerinden Tom Regan’ın, eşi Nancy Regan’la birlikte kurduğu Kültür ve Hayvanlar Vakfı (CAF) tarafından destekleniyordum. Türkiye’de yoksun kaldığım bu destek, dünyanın başka yerlerinde de olmasaydı çalışmalarımı sürdürmem mümkün olmazdı.
Haziran 2019’da Türkiye’ye döndüm ve İzmir Karşıyaka’da, sokakta yaşam mücadelesi veren hayvanların göreli olarak daha iyi korunabildiği bir mahallede, bir apartmanın bahçe katına yerleştim. Delmenhorst’tan dönmeden önce direktörüm Susanne, hiç değilse yargı süreci tamamlanana kadar Almanya’da kalmamı önermişti. Dönmek istediğimi söyledim. “Çünkü,” dedim, “kalıcı bir ev istiyorum. Ve kedi.” İnsan bazen ağzından çıkana dikkat etmeli. Karşıyaka’da geçirdiğim dört yıl boyunca hayatıma ve evime istemediğim kadar çok kedi girdi. Bu yakınlık, şehirde hayvanların hayatlarının ne kadar kırılgan olduğunu daha yakından görmeme vesile oldu. Sokak hayvanlarının yaşam hakkı üzerine çalışmaya bu dönemde daha yoğun biçimde yöneldim.
"YAZMAYA VE DÜŞÜNMEYE DEVAM ETTİM"
Yaklaşık iki buçuk yıldır, hayvanlarla birlikte barınma sorunuma daha kalıcı bir çözüm bulabilmek için, Bergama’nın bir köyünde yaşıyorum. Bu süreçte bir derleme kitap, üç çeviri kitap ve bir hikâye kitabı yayımlandı; yoga hocalığı eğitimimi tamamladım ve zaman zaman çevrimiçi yoga dersleri veriyorum. Bazen de ek gelir getirecek parça başı tercüme gibi işler yapıyorum. Kısacası, üniversiteden uzaklaştırılmak sadece bir iş kaybı değil, bir yaşam biçiminin kesintiye uğramasıydı. Ama hem akademik hem de akademi dışı alanlarda üretmeye, yazmaya ve düşünmeye devam ettim. Bakım emeği, dayanışma ilişkileri ve hayvanlarla kurduğum bağlar hayatımın merkezine yerleşti. Akademik üretimim durmadı; yalnızca form değiştirdi-daha parçalı, daha deneyimsel ve daha politik bir hâl aldı.
"ÖZEL DENEN ALANDA OLANLARA ŞAŞIRDIM"
Üniversiteden uzaklaştığınız günden beri sizi en çok şaşırtan şey ne oldu?
Kamusal denen alanda olan hiçbir şeye şaşırmadım. Hiçbir şeye. Çünkü üniversitenin, devletin sesini yükselttiği her anda kendi sesini kısmayı bildiğini; hukukun ise gerektiğinde bir dekor olarak kullanılabildiğini uzun zamandır deneyimlemiştik. Yaşananlar bir sapma değil, işleyen düzenin doğal sonucuydu.
Ama özel denen alanda olanlara şaşırdım. Arkadaşların, eşlik edenlerin nasıl elenip gittiklerine; bazı ilişkilerin bazen yavaşça ve sessizce, bazen de bir hayli gürültüyle çözüldüğüne hatta ilişkilerde bile “suçlu ve hain” ilan edilebildiğimize…
"BİREYSEL KÜSKÜNLÜKTEN ÇOK POLİTİK BİR BERRAKLAŞMA..."
10 yıl sonra dönüp baktığınızda, devletle ilişkiniz nasıl bir forma evrildi?
Bir prekarya devletle nasıl ilişki kurarsa, oradayım: güvensiz, kıyıda, muğlak. Ama bakışımı daha da kıyıda olanlara çeviriyorum; yaşam hakkı dahi tanınmayanlara — hayvanlara. Arayışım tam da burada yoğunlaşıyor: türler-arası barışta. Bugün devleti, koruyucu bir çerçeve ya da müzakere edilebilir bir muhatap olarak değil; sınır çizen, dışlayan ve disipline eden bir yapı olarak daha net görüyorum. Bu, bireysel bir küskünlükten çok politik bir berraklaşma. Devletle ilişkim beklenti üzerinden değil; mesafe, temkin ve eleştirel farkındalık üzerinden şekilleniyor.
Bugün imza atanlarla hiç tanışmamış olsaydınız, bu hikâyenin neresinde olurdunuz? Seyirci, destekçi, karşıt…?
Elbette destekçi olurdum. Çünkü bu metin, kimlerin imzaladığından bağımsız olarak, şiddetin durdurulmasını talep eden etik bir çağrıydı. Tanışıklıklar ya da aidiyetler değil, sözün kendisi belirleyiciydi. “Hangi dağ efkârlıysa oradayız, perişan edilen her şey bizimdir.”
"BAZI KAYIPLARIN TELAFİSİ YOK"
Size yapılanın telafisi mümkün mü? Yoksa bazı kayıplar sadece tanıklık edilerek mi taşınır?
Telafi aramıyorum. Hayata bakıyorum, göz göze olmak anlamında. Bazı kayıpların telafisi yok; onlarla birlikte yaşamayı öğrenmek var. En âlâ telafi, hayatta kalmak ve başkalarını da hayatta tutmaya çalışmak değil mi?
Bugün Türkiye’de üniversiteye giren genç bir akademisyene “şunu sakın yapma” mı dersiniz, yoksa “buna rağmen şunu yap” mı?
“Şunu sakın yapma” demekten çok, “buna rağmen şunu yap” derdim. Akademiyi yalnızca bir kariyer alanı olarak değil, etik bir pratik olarak düşünmesini önerirdim. Bedeli olabileceğini bilerek söz söylemenin, uzun vadede susmaktan daha az yıpratıcı olduğunu fark etmesini dilerdim.
Barış Akademisyenleri meselesi sizce tarih kitaplarında nasıl yer alacak?
Muhtemelen devletin değil, sivil toplumun ve eleştirel akademinin yazdığı tarihlerde daha sahici bir yer bulacak. Bir suç dosyası olarak değil, bir vicdan eşiği olarak anılacağını düşünüyorum.
"BU HİKAYE HALA YARIM"
Bugün geriye dönüp bakınca, bu hikâyenin hâlâ “yarım kalmış” olduğunu düşünüyor musunuz? Sizin için adalet nasıl bir şey olurdu?
Evet, bu hikâye hâlâ yarım. Çünkü adalet sadece bireysel iadelerle değil, kamusal yüzleşmeyle mümkün. Benim için adalet; bu yaşananların “olağan” olmadığının resmen kabul edilmesi, sorumluların görünür olması ve benzer ihlallerin tekrar etmeyeceği bir zeminin kurulması olurdu.
Kaynak:Hacı Bişkin