Dikkat tek adam YÖK'ü geliyor
Bu teklifi yalnızca yükseköğretime ilişkin teknik bir yasa değişikliği olarak okumak eksik olur. Çünkü Türkiye’de son yıllarda yaşanan dönüşüm yalnızca siyasal partileri, belediyeleri ya da yargıyı değil, devletin bütün kurumlarını kapsamakta.
* Prof. Dr. Cem Terzi
AKP 2 Temmuz 2026’da Yükseköğretim Kanunu değişiklik taslağını meclise sundu. İlk bakışta oldukça kapsamlı görünen bu değişiklik önerisi öğrenci affı, disiplin hükümleri, akademik sahtekârlık, vakıf üniversiteleri, teknoloji transfer ofisleri, yurt dışında kampüs açılması, sözleşmeli öğretim üyeleri gibi başlıklar içeriyor.
Akademik sahtekârlığa ağır yaptırım getirilmesi en dikkat çekici değişikliklerden biri.
Başkasına tez, makale, kitap veya proje yazdırarak akademik unvan alanlar için ceza düzenlemeleri var. Ücret karşılığı tez veya makale yazanlar ve buna aracılık edenler de
disiplin cezası kapsamına alınıyor.
Vakıf üniversitelerine yönelik idari tedbirlerin yasal dayanağı güçlendiriliyor. Hastanesi olmayan vakıf tıp fakültelerine tanınan uyum süresi uzatılıyor (Eski sağlık bakanının hastanesiz tıp fakültesi için özel bir jest!).
Ücretsiz okutulan öğrenci sayısını artırmaya yönelik teşvik getiriliyor. Sözleşmeli öğretim üyelerinin statüsü yeniden düzenleniyor. Öğretim elemanlarının atanma şartlarında değişiklik yapılıyor.YÖK’ün uluslararası programlarında görev alan akademisyenlere aylıklı izin verilebilmesi sağlanıyor. Üniversitelere geliştirdikleri buluşları Teknoloji Transfer Ofislerine devredebilme imkânı getiriliyor. Cumhurbaşkanı kararıyla üniversitelerin yurt dışında kampüs, akademik birim ve program açabilmesi öngörülüyor.
YÖK DE REJİMLE BİRLİKTE YENİDEN BİÇİMLENİYOR
Bu teklifi yalnızca yükseköğretime ilişkin teknik bir yasa değişikliği olarak okumak eksik olur. Çünkü Türkiye’de son yıllarda yaşanan dönüşüm yalnızca siyasal partileri, belediyeleri ya da yargıyı değil, devletin bütün kurumlarını kapsamakta. Her kurum, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin merkezileşmiş yönetim anlayışına göre yeniden düzenlenmektedir. Üniversiteler de bu sürecin dışında değildir.
1981’de kurulan YÖK, 12 Eylül rejiminin üniversiteyi merkezi devlet denetimi altına alma anlayışının ürünüdür. Aradan geçen kırk beş yılda üniversiteler büyüdü, hükümetler değişti, anayasa değişiklikleri yapıldı; ancak üniversiteyi merkezi siyasal iradenin yönetmesi gerektiği fikri varlığını korudu.
Bugünkü teklif bu anlayışı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemektedir. Bu nedenle teklifin en dikkat çekici yönü yalnızca içerdiği maddeler değildir; bütün maddelerin aynı siyasal mantık etrafında birleşmesidir.
Öğretim elemanlarının atanmasının güvenlik soruşturmasına bağlanması…
Üniversitelerin uluslararası faaliyetlerinin merkezi karar mekanizmaları içinde tanımlanması…
Akademik özgürlüğü ve üniversite özerkliğini güçlendirecek tek bir düzenlemeye yer verilmemesi…
Üniversite organlarının yetkilerini artıracak hiçbir adımın bulunmaması…
Bütün bunlar birlikte okunduğunda ortak bir yönelim ortaya çıkmaktadır.
Üniversite, kendi kendini yöneten özerk bir bilim kurumu olarak değil; merkezi siyasal iktidarın yönettiği bir kamu kurumu olarak yeniden tanımlanmaktadır. Dolayısıyla bugün tartıştığımız yalnızca bir kanun değişikliği değildir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin üniversite alanındaki kurumsallaşmasıdır. Nasıl ki son yıllarda siyasal alan, yargı ve kamu yönetimi giderek daha merkezi bir yapıya kavuşturulduysa, yükseköğretim de aynı siyasal mimariye uyarlanmak istenmektedir. Bu bakımdan teklif, üniversitelerde reform yapmıyor. Yeni rejimin üniversite modelini tahkim ediyor.
Modern üniversite bunun tam tersini gerektirir. Üniversiteyi devlete daha fazla bağlamak değil, devletten özerkleştirmek… Akademisyeni güvenlik soruşturmasının değil, bilimsel liyakatin güvencesi altına almak… Merkezi denetimi artırmak değil, üniversitelerin kendi kendini yönetme kapasitesini güçlendirmek…Üniversite, siyasal iktidarın yeniden ürettiği bir kurum değil; gerektiğinde siyasal iktidarı da eleştirebilen özgür bir kamusal alandır.
Bu teklif, yeni bir yükseköğretim rejimi kurmuyor. O rejim büyük ölçüde zaten kuruldu.
Rektör seçimlerinin kaldırılması…
Cumhurbaşkanının doğrudan rektör atama yetkisi…
OHAL döneminde akademisyen tasfiyeleri…
Üniversitelerin Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yeniden yapılandırılması…
Boğaziçi Üniversitesi başta olmak üzere birçok üniversitede akademik iradenin fiilen devre dışı bırakılması…
Bütün bunlar Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yükseköğretim modelini zaten oluşturdu.
Bugün önümüzde duran teklif ise bu modelin eksik kalan parçalarını tamamlamayı amaçlıyor.
Öğretim elemanlarının güvenlik soruşturmasına bağlanması, merkezi idarenin yetkilerinin genişletilmesi ve akademik özerkliği güçlendirecek hiçbir düzenlemeye yer verilmemesi tesadüf değildir. Bunların tamamı aynı siyasal yönelimin ürünüdür. Dolayısıyla bugün tartıştığımız mesele yalnızca YÖK değildir. Tek adam rejiminin üniversite modelidir. 1981 YÖK’ü nasıl 12 Eylül rejiminin üniversite anlayışının kurumsal ifadesiyse, bugünkü YÖK de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin üniversite anlayışının kurumsal ifadesi hâline gelmiştir. Bu teklif de o yapıyı daha da güçlendirmektedir.
Öğretim elemanlarının atanmasını güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına bağlayan yeni bir düzenleme planlanıyor. Taslağın en tehlikeli maddesi bu madde. Bu madde, üniversitenin nasıl bir kurum olarak tasarlandığını açıkça gösteriyor. Artık akademisyenin bilimsel yeterliliği tek başına yeterli değil, aynı zamanda siyasal olarak “uygun” bulunması da isteniyor. Üniversite güvenlik bürokrasisine bağlanmış oluyor. Böylelikle modern üniversitenin devlet karşısında özerk olduğu ölçüde üniversite olduğu, bilim insanlarının, iktidarın hoşuna giden fikirleri üretmek için değil; gerektiğinde iktidarın yanlışlarını da söyleyebilmek için var olduğu evrensel değerlere veda ediliyor. Güvenlik soruşturmasını akademiye girişin ön koşulu hâline getiren bir sistemde bilimsel özgürlükten söz edilemez!
Taslakta diğer bir düzenleme akademik sahtekârlığa yönelik yaptırımlar.
Taslağın ortak zihniyetine uygun olarak bu sorun da disiplin ve ceza ile ele alınıyor. Oysa Cezalar sistemdeki çürümeyi kurtarmaz. Akademik sahtekârlığa yaptırımlar önemlidir; ancak sahtekârlığı üreten performans baskısı, liyakat yerine sadakat ve piyasacı akademik rejim sorgulanmamaktadır. Sorun yalnızca sahtekârlık değil, onu üreten sistemdir.
Her sorun yeni bir idari düzenlemeyle çözülmeye çalışılıyor. Yeni disiplin. Yeni denetim. Yeni yetki. Yeni prosedür. Fakat tek bir yerde bile şu soruya cevap aranmıyor: Üniversite neden özgür değil? Hiçbir maddede üniversite senatolarının yetkileri artırılmıyor. Fakülteler güçlendirilmiyor. Bölümler güçlendirilmiyor. Öğretim üyelerinin yönetime katılımı genişletilmiyor. Rektör seçimi tartışılmıyor. Akademik özgürlüğün hukuki güvenceleri güçlendirilmiyor.
NEOLİBERAL ÜNİVERSİTE İLE MERKEZİ DEVLET EL ELE
Teknoloji Transfer Ofislerine verilen yeni yetkiler üniversitenin ticarileşme yönelimini
güçlendirmektedir. İlk bakışta birbirine zıt görünen iki süreç aslında birlikte ilerliyor. Bir yandan teknoloji transfer ofisleri güçlendiriliyor. Patent. Şirket ortaklıkları. Ticarileşme. Girişimcilik. Üniversite piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendiriliyor. Öte yandan aynı üniversite siyasal olarak daha sıkı denetleniyor. Yani ekonomik olarak piyasa mantığına, siyasal olarak merkezi devlete bağlanan ikili bir dönüşüm yaşanıyor. Bugünün üniversitesi tam da bu iki baskı arasında sıkışıyor. Bir yandan şirket mantığı. Diğer yandan devlet mantığı. İkisinin ortak sonucu ise aynı: Üniversitenin kamusal ve eleştirel niteliğinin yok olması.
ÜNİVERSİTE DIŞ POLİTİKANIN ARACI DEĞİLDİR
Taslak Cumhurbaşkanına yurt dışında kampüs açma yetkisi tanıyor. Uluslararasılaşma elbette önemlidir. Ancak uluslararasılaşmanın öznesi üniversitenin kendisi olmalıdır. Üniversitenin uluslararası ilişkileri bilimsel ihtiyaçlarla kurulmalıdır. Devletlerin jeopolitik öncelikleriyle değil. Aksi hâlde üniversite, uluslararası bilimin özerk bir aktörü olmaktan çıkar; dış politikanın araçlarından biri hâline gelir.
ÖĞRENCİ AFFI
Teklifte yer alan öğrenci affı ise ilk bakışta öğrenci lehine görünen bir düzenleme olarak görülüyor. Bu adım, Türkiye’de neredeyse dönemsel hale gelen af siyasetinin bir devamı niteliğinde. Üniversiteden kopuşun ekonomik, sosyal ve akademik nedenlerini ortadan kaldırmak yerine belirli aralıklarla af çıkarmak, yükseköğretim politikasını yapısal çözümlerden uzaklaştıran popülist bir tercih. Eğitim hakkı, dönemsel aflarla güvence altına alınacak bir hak değil; öğrencinin üniversiteden kopmasını en baştan engelleyecek sosyal ve akademik politikalarla korunmalıdır. Siyasilerin seçim hesapları ile çıkardıkları bu aflar yüksek öğretimde planları bozan ve eğitim kalitesini düşüren uygulamalardır. AKP bu af ile değişiklik paketinin siyasi amaçlarının üstünü örtmeyi amaçlamaktadır.
SORUN YENİ DEĞİL
Sorun yalnızca bu yasa taslağı değildir. Bu taslak yalnızca daha büyük bir sorunun işaretidir. Türkiye’de üniversite uzun zamandır kendi kaderini belirleyen bir kurum olmaktan çıkarılmıştır. Rektörünü seçemeyen… Bütçesini belirleyemeyen… Akademik kadrolarını özgürce oluşturamayan… Eleştirel düşünceyi güvence altına alamayan…
Böyle kurumun dünya üniversiteleriyle yarışması beklenemez.
Hiçbir büyük üniversite ayrıntılı disiplin yönetmelikleri sayesinde büyük olmadı.
Oxford’u Oxford yapan YÖK benzeri bir kurum değildi.
Berlin Üniversitesi’ni Berlin Üniversitesi yapan şey güvenlik soruşturmaları değildi.
Harvard’ı Harvard yapan yeni disiplin cezaları değildi.
Büyük üniversitelerin ortak zemini her zaman aynı oldu: Kurumsal özerklik. Akademik özgürlük. Liyakat.
Üniversite, devletin sadık memurlarını yetiştiren bir kurum değildir.
Üniversite, hakikatin siyasal iktidardan bağımsız olarak araştırıldığı yerdir.
Bu nedenle bu teklif reform değildir.
Mevcut yükseköğretim rejiminin tek adam rejimine daha da uyumlu hale getirilmesidir ve çok tehlikelidir.
YÖK değişmeden üniversite değişmez.
Üniversite değişmeden de Türkiye değişmez.
Kaynak:Haber Merkezi