Eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla: Devletin içinde yuvalanmış insanlar var
Türkiye’nin ABD’deki büyük sorunlarından biri olan Halkbank davası 9 yıl sonra rafa kalktı. Eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla “Devletin içinde yuvalanmış insanlar var, onlara hakkımı helal etmiyorum” dedi.
GAZETE PENCERE - Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a başlattığı savaş ikinci haftasını tamamlarken enteresan bir şey oldu. ABD’nin Obama’nın başkanlığı döneminde, 2010 yılında başlattığı İran’a yönelik finansal yaptırımları delme suçuyla bir Amerikan federal mahkemesinde yargılanmakta olan Halkbank hakkındaki davanın siyasi talimatla “ertelenmiş kovuşturma” statüsüne alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davayı düşürtme çabası dokuz yılın ardından nihayet sonuç vermişti. Amerikan yönetimi “ulusal çıkar” gerekçesini işlettiği açıktı ama buna gerekçe olarak Türkiye’nin Hamas’ın 7 Ekim 2023’te kaçırdığı İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasına yardım etmesini göstermesi biraz da tuhaftı. Ancak daha tuhafı, protokol kapsamında Ankara’nın 2017 yılında mahkeme aşamasında savcılık makamıyla iş birliği yaparak Türkiye aleyhine ifade veren Reza Zarrab’la ilgili tüm davaları düşüreceğini ve mal varlığını kendisine iade edeceğini taahhüt etmiş olmasıydı. Protokolde, bu davada hiç uğruna 28 ay hapis yatan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın durumuna dair ise tek kelime yoktu.
T24 Yazarı Cansu Çamlıbel, “New York’taki mahkeme sürecinde tanıştığım ve o gün bugündür iletişimi koparmadığım Hakan Atilla’nın neler hissettiğini konuşmadan da tahmin edebiliyordum. Dost sohbetinde anlatırdı da bir mülakatta ne kadar açık konuşacağını bilemiyordum. Atladım İzmir yakınlarında inziva hayatı yaşadığı evinde ziyaretine gittim” diyerek eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla ile bir röportaj gerçekleştirdi.
Halkbank davası 9 yıl sonra rafa kalktı ancak eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla gelinen sürece ilişkin kendisine yönelik adım atılmamasına tepki gösterdi.
T24 Yazarı Cansu Çamlıbel’e konuşan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla “Bana bunları yapanları “devlet” olarak görmüyorum. Ben bu işleri yürütenleri “devletin içinde yuvalanmış birtakım insanlar” diye düşünüyorum. “Devlet” diye görsek zaten bu ülkede kalmamızın bir anlamı yok. Ben onları “devlet” olarak görmüyorum. Onlara hakkımı da helal etmiyorum elbette” dedi.
İşte o röportaj…
-Reza Zarrab 2016’da Miami’de tutuklandı. Siz 2017’de New York’ta tutuklandınız. Halkbank, New York Güney Bölge Federal Savcılığı tarafından, dolandırıcılık, kara para aklama ve komplo yoluyla İran petrol gelirlerini altın ve nakde çevirerek İran’ın çıkarına olacak şekilde yaklaşık 20 milyar dolarlık kısıtlı fonun gizli transferini kolaylaştırdığını iddia etti. Bütün bu süreçte Halkbank davası Türk-Amerikan ilişkilerinin ana başlıklarından biri oldu. Erdoğan, Trump ile her görüşmesinde bu konuda devreye girmesini talep etti. Nihayet geçen hafta öğrendik ki Trump davanın düşürülmesi için talimat vermiş. Zarrab zaten ABD’li makamlarla anlaştığı için serbest kalmış ve kendine yeni bir isimle yeni bir hayat kurmuştu. Şimdi Türkiye’deki mallarını ve parasını da kurtaracak. Tüm bu hikâyenin tek sorumlusu ve de tek kurbanı siz olarak siz çıktınız günün sonunda. Çok can yakıcı bir final olmalı…
Öyle hissediyorum tabii. Halkbank da neticede bunun ceremesini çekti. Hem avukatlık masrafları açısından hem de ve daha çok yurt dışında kaybettiği ticaret imkanlar açısından dokuz yıl süren davanın maliyetlerine katlandı. Ama neticede orası kurumsal bir yapı, bir şahsiyeti, kişiliği, karakteri yok, dolayısıyla da çektiği bir acı da yok. Tamamen finansal kayıpları var. Benim özelimde kişi olarak çektiğim acılar çok hissedilir ölçüde oldu. Bir şirketin çektiğiyle kıyaslanabilecek şeyler değil yaşadıklarım. Ben bütün bu süreçte Halkbank’ın bir adım öne çıkarak savunma yapmasını isterdim. Madem banka ve ülke aleyhine bir şey yürütülecekti, Halkbank muhatap almalıydı ve savunma yapmalıydı ki benim önerim oydu en başta. Biz de ona yardımcı olmak, savunabilmek için çaba sarf ederdik ama öyle olmadı maalesef.
“BENİ KONUYLA ALAKAM OLMADIĞINI BİLMELERİNE RAĞMEN HAMANEY İLE BİRLİKTE ‘MASTERMİND’ OLARAK LANSE ETMİŞLERDİ”
-Neden olmadı?
İki şey oldu; hem banka ilk başlarda olayın idrakine varamadı hem de vizyonsuzluk baskın geldi. Öyle olunca da banka süreçlerde geride kaldı ve mahkemede tüm dava süreci benim üzerimden yürüdü. Amerikan yargı sisteminin aktörleri, kafalarında benim nezdimde bankayı mahkûm ettiler ama çelişkileri de görünür hale geldi yargılama sürecinde. Mahkemenin başında benim fotoğrafımı şemada İran’ı yönetenlerle aynı yere koyup -ki hatırlayacaksınız Hamaney de vardı- bütün sisteminin “mastermind”ı olarak lanse ettiler. Ekip arkadaşım da ABD ve İsrail’in iki hafta önce öldürdüğü İran’ın lideri Ali Hamaney’di! Düşünün yani… Hamaney, Rafsancani ve ben. Böyle lanse edildik en başta. Ama mahkemenin sonunda benimle ilgili pozisyon “çarkın dişlisinde küçük bir taş” noktasına geldi. Çünkü zaten en başından beri benim konuyla alakam olmadığını kendileri de biliyorlardı.
-Ama Halkbank hakkında bir iddianame düzenleyip onu da bir dava sürecine sokmak için üst düzey bir yöneticinin eylemleri üzerinden illiyet bağı kurulması yetecekti. Nitekim sizin üzerinizden o yapılmış oldu.
Evet zaten amaç oydu. Benim üstümden Halkbank’ı mahkûm edebileceklerini düşündüler.
“MUHTEMELDİR Kİ ABD İLE BAŞKA KONULARDA ANLAŞMAYA VARDILAR”
-Zaten Halbank’ın OFAC ile ceza pazarlığı yıllardır sürüyordu. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen Eylül’deki Oval Ofis ziyaretinin ardından Trump’ın Halkbank’ın 100 milyon dolar ceza ödemesi karşılığında davanın kapanması yönünde talimat vereceği yazılıp çizilmişti. Ancak gelinen noktada anlıyoruz ki Halkbank 100 milyon doları da ödemeyecek. Bu size göre de hükümetin ve destekçilerinin iddia ettiği kadar büyük bir diplomatik başarı mı? Benim SDNY (New York’taki savcılık) ile Halkbank’ın anlaşmayı imzaladığı tarih çok dikkatimi çekti; 28 Şubat. Yani ABD ile İsrail İran’a saldırıyı başlatmadan saatler önce. Elbette anlaşmanın imzasından önce uzun süren müzakere yapılmıştır ama konjonktürel olarak ABD’nin Türkiye’den beklentisinin ne olduğuna dair çok önemli bir emare değil mi zamanlama?
Ben de Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri’nin bir belli konularda mutabakata vardığını tahmin ediyorum tabii ki. Açıkçası Türkiye’nin, Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısında kaçırdığı İsrailli rehinelerin bırakılmasındaki katkılarından dolayı Halkbank davasını düşürdüklerini düşünmüyorum. Ama tabii anlaşmanın detayına vakıf olma şansımız olmadığı için ancak tahmin yürütüyoruz. Muhtemeldir ki başka konularda anlaşmaya vardılar. Zamanlaması tam savaşın başladığı güne denk gelmiş olabilir ama benim de tahminim yani bu noktaya en az beş altı aylık bir sürecin sonunda gelindiği yönünde.
“ZARRAB TUTUKLANDIĞINDA İDDİANAMEDE HALKBANK’LA İLGİLİ TEK BİR KELİME YOKTU”
-Bu dokuz senelik gürültü içinde Türkiye kamuoyunda pek de bilinmeyen ya da anlaşılmayan şey şu oldu; Halkbank aslında dünyanın pek çok büyük bankasının yaptığı gibi en başta savcılıkla cezayı müzakere ederek dava açılmasının önüne geçebilirdi. HSBC, Deutche Bank, Citibank, BNP Paribas…ve daha niceleri ABD’nin İran’a uyguladığı finansal yaptırımları deldikleri için aynı suçlamayla karşı karşıya kaldılar, suçu kabul edip ceza rakamını müzakere edip sonra da ödeyip hayatlarına hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler. Halkbank da aynısını yapamaz mıydı? Yapsalardı ne dava olurdu ne siz yargılanıp 28 ay yatardınız ne de Türkiye 9 sene boyunca ‘kriminal işler yapan ülke’ yakıştırmasına maruz kalırdı. Yanlış mı yorumluyorum?
Yorumunuza kesinlikle katılıyorum. Ama şöyle bir parantez açayım. Bu dava ilk başta biliyorsunuz Reza Zarrab’ın Amerika’ya yaptığı bir seyahatle başladı. Zaten hakkında tutuklama kararı verilmiş, hakkında soruşturma olan birinin Amerika’ya ayak bastığında tutuklanması icap ederdi, öyle de oldu. Tutuklandığındaki iddianamede Halkbank’la ilgili tek bir kelime yoktu. Bir sürü sanık vardı, hepsi kendi iş ortaklarıydı. Dubai’deki bir sürü banka var, diğer iş yapılan başka taraflar var ama Halkbank’la ilgili tek kelime yok. Yani Reza Zarrab tutuklandığında Halkbank’la ilgili bir konu gündemde değildi.
Ben de zaten Reza Zarrab tutuklandıktan sonra ilk kez Amerika’ya gitmiyordum tutuklandığımda. Daha önce de gitmiştim ve hiçbir sorunla karşılaşmamıştım. Tutuklandığımda ise şunu anladım; aradan geçen sürede, yani Zarrab tutuklandıktan sonra, Yahudi organizasyonları FBI ile iş tutarak bu işi Halkbank’a çevirmeye başlamış. Hedef bu haline gelmiş. Plan ise şuydu bence; beni tutuklayıp benim üzerimden bankayla ilgili belli bilgileri alacaklardı, böylece davanın Halkbank davasına dönüşmesi kolaylaşacaktı.
“ZARRAB’IN İLİŞKİLERİ VE PARA TRAFİĞİ SAVCILIĞIN KOZUNA DÖNÜŞTÜ”
-Yani sizi konuşturacaklar ve verdiğiniz isimler üzerinden davayı hem Halkbank’a hem de doğrudan hükümete bağlayacaklardı. Zaten bunu kitabınızda da yazdınız; JFK Havaalanı’ndaki ilk sorgunuzdan itibaren size “higher ups” (yukardakiler) iması yapıyorlar. İşin özeti sizin Erdoğan hükümetinden bu işe onay veren kişilerin ismini istediler, değil mi?
Ben de öyle tahmin ettim. Orada iki seçenek üzerine çalıştıklarını düşünüyorum. Birincisi Reza Zarrab’ı sıkıştırıp ihtiyacını duydukları ifadeleri ondan almak. İkincisi de benim zaten Zarrab aleyhine tanık olacağım varsayımı üzerinden beni anlaşmaya zorlamak ve benim üzerimden Halkbank’a gitmek. Bu arada şunu da biliyoruz; Zarrab ben tutuklandıktan sonra etrafındakilere neden tutuklandığımı anlamadığını söylüyor çünkü o da biliyor yaptığı işlerle hiç alakam olmadığını. Ama ne zaman ki savcılıkla iş birliği yaptı, ondan sonra ifadesini sanki bankayla ortak iş yapmış, ben de bunu kolaylaştırmışım gibi verdi. O süreçte her şey birbirine girdi, aynı çuvala atıldı. Tabii Zarrab sıkıştırılırken, kendisinin anlamsız ilişkileri ve para trafiği savcılığın kozuna ve ellerindeki kaldıraca dönüştü.
“ZARRAB’IN VERDİĞİNİ İDDİA ETTİĞİ PARALARIN RÜŞVET OLUP OLMADIĞINI BİLMİYORUM, BUNU İZAH ETMESİ GEREKEN KONUNUN MUHATAPLARIDIR”
-Şunu mu demeye çalışıyorsunuz; Zarrab’ın o dönemde aktif görevde olan üç bakana (Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve Egemen Bağış) rüşvet verdiği iddiası olmasaydı ortada Türkiye bu davada bu kadar zor durumda kalmaz mıydı? Yani Zarrab’ın o dönem Türkiye’yi yönetenler içinden bazılarıyla rüşvet ilişkisi içinde olduğu iddiası olmasa Ankara olayı başka türlü yönetebilirdi.
Adamın verdiğini iddia ettiği paraların rüşvet olup olmadığını ve o paraları ne maksatla verdiğini ben bilmiyorum. Muhatapları da o konuda hiç açıklama yapmadı. Neticede bunu izah etmesi gereken onlardır. Adamın anlattığı para trafiği tabii ki savcıların argümanında önemli bir yere oturdu. Çünkü savcılık davayı “Demek ki yanlış bir şey yapılıyordu ki Zarrab bu yanlış şeyi halledebilmek için bu paraları ödedi” diye lanse etti. Halbuki aslında Zarrab’ın anlattığı para trafiğine ihtiyaç olmadan Halkbank uzun yıllardır zaten İran’la ticaret yapıyordu. Hem de Halkbank, yaptığı ticaretin detayını da hem Amerikan Hazine’siyle hem de OFAC yetkilileriyle senede bir iki kez paylaşıyordu. Yani Halkbank’ın İran ticareti ABD için sürpriz ya da sorun değildi. Sürpriz olan tek şey, dava açıldığında Reza Zarrab’ın yanlış bir şeyler yaptığı ve bunun için bir para trafiği yaratarak birilerine menfaat temin ettiği ve bunun da banka tarafından göz ardı edildiği iddiası oldu.
“BANKADA BİRİLERİNE TALİMAT VERİLMİŞ OLSA SİSTEM İÇİNDEKİ DÜZİNELERCE İNSAN BUNU BİLİR”
-Zarrab’ın ticaretinden menfaat elde ettiği düşünülen kişilerden biri de sizin o dönemki Genel Müdürünüz Süleyman Aslan’dı ki Aralık 2013’te evindeki aramada ayakkabı kutuları içinde bulunan 4,5 milyon doların “rüşvet” olduğu iddia edilmişti. Gerçi dava düştü ve paralar kendisine iade edildi ama ABD’deki davada Aslan gıyapta yargılanan kişilerden biri oldu. Siz belki Zarrab’ın çevirdiği işlerle ilgili bilgi sahibi değildiniz ama mesela Süleyman Aslan da mı bilmiyordu?
Ben bu bilgiye haiz değilim ama şunu söylemem gerekiyor; bir müşterinin bankayla ilişkisi sadece genel müdürün veya bir bakanın talimatıyla şekillenmiyor. Altta şube bazında, genel müdür bazında, bölge bazında yapılan operasyonel bir sürü iş var. Yani böyle bir talimat verecekseniz düzinelerce insanı bu işin içine organize etmeniz gerekir. Şube seviyesinden başlayarak yukarıya doğru gelen bir iş trafiği var. Bu kadar insanın elinden geçen işlemleri, herkes yanlış olduğunu bilip de ses çıkarmayarak yapmış ve menfaat temin etmiş olsa bu zaten bankada bilinir.
“ZARRAB İŞE BAŞLARKEN ANLATTIĞI ŞEYLERİN DIŞINDA EVRAKLAR SUNMAYA BAŞLAYINCA UYARDIK”
-Bankacılık prosedürleriyle ilgili özel bir bilgim yok ama mahkemede sizin Zarrab ile yaptığınız telefon konuşmasının kaydı dinletilirken şunu gözlemledim. Siz Zarrab’ın Dubai’den İran’a göndereceği gemilerin konşimentolarındaki tuhaflıkla ilgili Zarrab’ı uyarıyorsunuz. Sanki usulsüzlüğün farkındasınız…
İzleniminiz kısmen doğru. Müşteri yaptığı işleri beyan ediyor. Banka, gümrük muhafaza memuru değil ki yapılan işlemlerin gümrük bacağını incelesin. Banka sadece işlemlerin evraklarını karşı tarafa iletir, görevi budur. Sizin hatırlattığınız görüşmede ben bankanın kendi prosedürünü tamamlaması için gereken eksik evrakı anlatıyorum. Zarrab, işe ilk başlarken bankaya anlattığı şeylerin dışında evraklar sunmaya başladı. Malı Dubai’nin bir limanından İran’ın bir limanına taşırken çok yakın mesafe olduğu için büyük yük gemilerini kullanmayacağını, küçük taşıma araçlarıyla götüreceğini söyledi. Dolayısıyla konşimento evraklarında eksikleri olabileceğini, çünkü küçük vasıtaların bu belgeleri düzenleyemediğini söyledi. Bankanın operasyon birimi de “Hangi belge varsa onu iletin” dedi. Fakat daha sonra operasyon biriminin bana ilettiğine göre Zarrab’ın sunduğu belgelerde daha büyük montanlı gemilerle, yani konşimento verebilen gemilerle bu işi yaptığı belirlendi. Dolayısıyla banka kendisine “Madem büyük gemilerle yapıyorsun, ona uygun konşimentolarını getir” dedi. Yani müşteriyi aslında yanlış bir şey yapmaktan kurtarmaya çalışıyordu banka.
-Ama işte bu dediğiniz tam da şunu teyit eden bir şey, değil mi; işin usulüne uygun yapılmadığını banka personeli olarak farkındasınız?
Tabii canım. Kendisine de söylüyoruz.
“YUKARIDAN TALİMAT OLSA BELKİ EVRAK BİLE SORMAYABİLİRLERDİ”
-Bu durum da doğal olarak savcılığın şüphelendiği gibi “Demek ki yukarıdan bir talimat ve banka personeli işin yürümesi için gereken neyse onun yapılması için yardımcı olmaya çalışıyor” duygusu yaratıyor.
Yukarıdan talimat olmuş olsa belki evrak bile sormayabilirler. Çünkü bankanın öyle bir mecburiyeti de yok zaten. Banka dış ticarete aracılık ediyor, gümrük memuru veya maliye memuru değil ki.
“MASAK, ZARRAB’IN PARAVAN ŞİRKETLERİNİ VE USULSÜZLÜKLERİNİ TESPİT ETMİŞ AMA İLGİLİ MAKAMLARA BİLDİRMEMİŞ”
-ABD’deki soruşturmanın ortaya koyduğu bir realite de Amerikalı makamların zaten uzun süredir Zarrab’ın Türkiye’deki faaliyetlerini takip ediyor olması. Çünkü Zarrab’ın babası ve ağabeyi zaten Dubai’deki faaliyetleri nedeniyle yaptırım altında. Yani aile mimli. Sonradan ortaya çıkan başka bir şey de MASAK’ın Zarrab’ın faaliyetlerini aynı şekilde takip etmekte olduğu.
Evet, ediyormuş.
-Mahkemede sizin aleyhinize ifade verenlerden biri eski CIA Direktör Yardımcısı David Cohen’di. Cohen CIA’deki görevinden önce ABD Hazine Bakanlığı’nda Terörizm ve Mali İstihbarattan Sorumlu Müsteşar olarak görev yapıyordu. Yani İran ve Rusya’ya yönelik yaptırımlar onun sorumluluğundaydı. Ve mahkemede dedi ki: “Biz tüm müttefiklerimizi, doğal olarak Türkiye’yi de değerli madenlerin de -yani altın ticaretinin de- İran’a uygulanan yaptırımlar kapsamına gireceği konusunda uyardık.” Ama sizin o noktada bir itirazınız oldu, neydi?
Bir kere David Cohen de dönemin OFAC Direktörü Adam Szubin de yemin etmelerine rağmen yalan söylediler. Beni Türkiye ziyaretlerinde bir kenara çekip uyardıkları yalan. O görüşmelerde benimle beş altı kişi daha vardı, böyle bir şey olmadı. Biz onlara Zarrab’ın usulsüz işler çevirdiğine eminlerse neden kendisini yaptırım listesine koymadıklarını sorduk. Koymadılar listeye. Bu arada görevini ihmal eden sadece onlar da değil, Türk makamları da. MASAK ve Emniyet’in Organize Suçlar birimi benim tutuklandığım 2017’den önce, hatta 17-25 Aralık 2013’ten önce Zarrab’ın kurduğu paravan şirketleri tespit etmiş. Zarrab’ın o dönem iş yaptığı 15-20 banka var, bütün özel bankalar dahil. Hatta çalıştığı bankalar içinde en az çalıştığı kurum Halkbank. MASAK, bu kişinin usulsüz işler çevirdiğini, paravan şirketler üstünden para transferi yaptığını tespit etmiş. Fakat bu raporu ne BDDK’ya ne Bankalar Birliği'ne ne Hazine’ye iletmiş.
-Neden MASAK herkesi uyarmamış sizce?
Bence orada başka bir hesap var yani.
“BELKİ YUKARIYA İLETİLDİ VE ‘GEREK YOK’ DENİLDİ, NEDENİNİ BİLEMİYORUM”
-MASAK’a süreç başlatmaması yönünde yukarılardan bir yerden?
Bilemiyorum. O dönem belki de FETÖ’nün etkisi altında olan emniyet birimleri bunu farklı bir şekilde değerlendirmiştir. Ama benim tek bildiğim Halkbank’a MASAK’tan böyle bilgi gelmediği. Başka kurumlara geldiğini de düşünmüyorum. Ama bazı özel bankalar uyarılmış. Mesela ismini vermeyeyim, özel bir banka da çok yoğun çalışıyormuş Zarrab ile. MASAK ve Eminiyet’ten yetkililer onlara gidip çok detay sorunca, onlar da rahatsız olmuş ve çalışmayı bırakmışlar. Ama bunlar hep bireysel ölçekte kalmış. Yani BDDK olayı ele alıp bankalara “Bu adamla çalışmayın” gibi bir uyarı yapmamış. Bu, Türkiye’deki eksik ayağı. Ha bu belki yukarıya iletildi, yukarılarda farklı değerlendirdi ve “gerek yok” dendi. Bilemiyorum. Ama sonuçta bir şeyler dönmüş ve hasır altı edilmiş.
ABD ayağında ise dediğim gibi, ben IMF toplantıları için Washington’a gittiğimizde David Cohen’e bizzat yanımda iki tane de banka yetkilisi varken, “Bu kişiyle ilgili elinizde bilgi, belge, bizim bilmediğimiz bir şey varsa paylaşın. Adamdan rahatsızsanız da yasaklayın. Banka da çalışmayı durdursun” dedim. David Cohen de “Konuyu değerlendireceğiz, şu anda öyle bir niyetimiz yok” dedi. Adama “yasakla” diyorsun, adam görevini yapmıyor. Aynı Türkiye’dekiler gibi. Muhtemelen onların da başka hesapları olduğu için yapmadılar.
“ANKARA, HALKBANK PERSONELİNİN TANIKLIK YAPMASINA MÜSAADE ETMEDİ, HÜKÜMET İÇİNDEN BİRİLERİ ENGELLEDİ”
-Bu anlattıklarınız içinde bir kritik husus daha var. Bütün bu konuşmalar, görüşmeler olurken yanınızda başka Halkbank yetkilileri de var. Siz mahkemede onları tanık göstermek istiyorsunuz, onlar da alacakları riske rağmen tanık olmak istiyor. Ama Türkiye’de hükümet onların sizin lehinize tanıklık yapmasını engelliyor. Neden?
Evet, tanıkları kullanmamıza müsaade etmediler. Belki onların da tutuklanacağını düşündüler.
-ABD Adalet Bakanlığı onların ifadesinin Amerika’ya gitmeden, Türkiye’den görüntülü alınmasını organize edemez miydi?
Edebilirdi. Türkiye’nin ABD Büyükelçiliği’nde çalışanlar da şahittir. Halkbank’ın birçok üst düzey yetkilisi benim için “Evet, bu adam doğru söylüyor” dedi. Ama biz bu hakkımızı kullanamadık mahkemede.
-Bizzat olayları yaşayan Halkbank üst düzey ekibinin hukuki savunmaya katkıda bulunmasını engelleyen hükümet miydi?
Hükümet demeyelim de… Hükümet içinde birileri diyelim.
“KİMİN YUKARIYA NE MAHİYETTE BİLGİ TAŞIDIĞINI BİLEMİYORUZ”
-Türkiye’deki siyasal düzeni düşündüğümüzde hükümet içinde birileri bugün Cumhurbaşkanı o gün ise Başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın hilafına ya da ondan bir onay gelmeden herhangi bir irade ortaya koyabiliyor mu ki?
İşte o kadroların içinde artık kimin yukarıya ne mahiyette bilgi taşıdığının ya da ne bilgi verdiğinin detayını bilmediğimiz için yorum yapmak zor. Belki de yanlış bilgilendirme yaptılar.
-Sizin de Reza Zarrab gibi itirafçı olacağınız ya da işte savcılıkla iş birliği yapacağınız kaygısı ağır basmış olabilir mi? Herhalde en başta, eşiniz Burçin’in ve oğlunuzun duruşmaları izlemeye ABD’ye gelmesini engellemek için pasaportlarına el konulması başka türlü izah edilemezdi, değil mi? Sanki Ankara’da amiyane tabirle hep bir “Bizi satacaklar” korkusu vardı. Dışardan böyle görünüyordu en azından. Siz de mi böyle düşündünüz?
Ben de öyle düşündüm elbette.
“ANKARA’DAN ÖZEL BİR MESAJ GELMEDİ AMA YAPILANLARDAN ANLIYORSUNUZ ZATEN MESAJIN NE OLDUĞUNU”
-Size açıktan bu konuda bir mesaj geldi mi Ankara’dan?
Yok gelmedi ama bu tür bir mesajın açık açık söylenmesine gerek yok ki. Yapılandan anlıyorsunuz zaten ne olduğunu. Hatırlarsınız, Reza Zarrab tutuklandıktan sonra ta ki iş birliği yapana kadar geçen süreçte Türkiye Cumhuriyeti devleti Reza Zarrab’ı ABD’den alma konusunda bir çaba sarf etti. Ben kendi şahsımla ilgili böyle bir çaba zaten hiç görmedim. Evet, benim için tutulan avukatların ücretini ödediler. Ama o kadar.
-Avukatlarınız da bir ara hükümet yanlısı medyada “CIA ajanı” vesaire diye karalandı hatta. Ama ondan daha önemli bir şey söylüyorsunuz şu anda; “Ankara benim kuvvetli bir savunma yapmamı engelledi” diyorsunuz.
Evet, öyle oldu.
-Bugüne geldiğimizde ortaya çıktı ki sizin durumunuz 2025-2026’daki pazarlıklarda da Ankara açısından bir konu dahi olmamış. Bunu nereden anlıyoruz? Zarrab’ın Türkiye’deki mal varlığına ve banka hesaplarına ne olacağı dahi Halkbank’ın ABD’deki Savcılıkla imzaladığı protokolde var ama siz yoksunuz. Ankara, bu protokolü müzakere ederken sizinle ilgili davanın da düşürülüp yok sayılmasını talep edemez miydi?
Orada benimle birlikte ismi geçen başka kamu görevlileri de vardı. İşte Zafer Çağlayan, işte Süleyman Aslan, işte Ali Fuat Taşkesenlioğlu… Yani ben ceza aldım ama bu isimler de orada suçlanmaya devam ediyor. Onlarla ilgili suçlamaların düşürülmesine dönük de bir şey yok imzalanan protokolde. Madem dava ABD yönetiminin siyasi bir kararıyla kadük oldu, Türkiye’nin bizlerle ilgili suçlamaların da düşürülmesini talep etmesi lazım.
“TÜRKİYE, AJANLIKLA SUÇLADIĞI REZA ZARRAB’IN MAL VARLIĞINI İADE ETMEYİ KABUL EDİYOR”
-Demek ki talep etmemiş ki protokolde yok.
Talep etmesi lazımdı, hatta hâlâ da lazım. Belki de gündeme getirdiler onu bilemiyorum. Ama bu müzakerenin bir parçası olmalı. Karşı taraf kabul etmeyebilir ama siz bunu müzakerenin bir parçası haline getirebilirsiniz. Ya hatırlayın, Türkiye alenen Reza Zarrab’ı vatan hainliğiyle ve ajanlıkla suçladı. Bugün, geçmişte böyle suçladığınız bir adamın davalarını iptal edip mal varlığını iade etmeyi kabul ediyorsun da kendi devletin için çalışmış, hiçbir suçu günahı olmayan insanlar hakkındaki kararların geri alınmasını talep etmeyi aklına getiremiyor musun? Bana komik geliyor bu durum!
-Peki Halkbank davası düşeceğine göre sizin Hakan Atilla olarak bireysel bir hukuki mücadele verme şansınız olmaz mı?
Amerikan sistemini az çok öğrendim ben. Böyle bir mücadeleye girerseniz üç kuruşluk birikiminizi yıllar boyunca sürecek bir mücadelede Amerikalı avukatlara yedirirsiniz. Yine de günün sonunda hükümetin taraf olduğu bir dava olduğu için hamhum şaralop yapıp size yol vermeyebilirler. Temyiz davasında ben bunu yaşadım çünkü. Mahkeme hata yapıldığını kabul etmesine rağmen kararı bozmadı. Saçma bir bahane buldu. Oradan da anlıyorum ki ABD mahkemeleri oradaki hükümetin müdahil olduğu davalarda risk almıyor ve hükümetin işine geleni yapıyor.
“BEN ONLARI ‘DEVLET’ OLARAK GÖRMÜYORUM, ONLARA HAKKIMI DA HELAL ETMİYORUM”
-Hazır para pul mevzularına girmişken şu anda nasıl geçindiğinizi de sormak isterim. Zira siz ABD’de hapis yatıp döndükten sonra Borsa İstanbul’a Genel Müdür atandınız. Ancak sadece 1,5 sene görev yaptıktan sonra istifa ettiniz. O gün bugündür çalışmıyorsunuz. Böyle bir kariyere rağmen erken yaşta köşesine çekilen ailedeki tek kişi de değilsiniz. Tutuklandığınızda, eşiniz de Halkbank da çalışıyordu. O da işi bıraktı. Ailece sizlerin hiçbir dahlinin olmadığı bir konuda bu kadar ağır bedeller ödemiş olmanıza rağmen Halkbank davasının son düzlüğünde ABD’yle pazarlık yapılırken kimsenin aklına gelmemiş gibi gözüküyorsunuz. “Devlet bize sahip çıkmadı” hissi var mı sizlerde?
İşte ben onu “devlet” olarak görmüyorum. Ben bu işleri yürütenleri “devletin içinde yuvalanmış birtakım insanlar” diye düşünüyorum. “Devlet” diye görsek zaten bu ülkede kalmamızın bir anlamı yok. Ben onları “devlet” olarak görmüyorum. Onlara hakkımı da helal etmiyorum elbette.
-“Devletin içinde yuvalanmış birtakım insanlar” kim? Otomatikman hükümetten birilerini kastetmiş olmuyor musunuz?
Yok hükümetten değil, devlet içindeki bazı kişilerden bahsediyorum ben. Onlar da biliyor kendilerinin kim olduğunu.
-Ama bana söylemeyeceksiniz.
Şimdi değil, belki ilerde.
“SUÇSUZ OLDUĞUMU BİLMELERİNE RAĞMEN KENDİLERİNİ KORUMAK İÇİN BENİ ATEŞE ATANLARIN HİÇBİRİNE HAKKIMI HELAL ETMİYORUM”
-“Onlara hakkımı helal etmiyorum” dediğinize göre bu sadece hükümete bilgiyi ulaştıranlar olamaz herhalde. Hükümet onayından bağımsız, kendi başına uluslararası müzakerenin içeriğine karar verebilecek kimse var mı ki bu sistem içinde? Dolayısıyla ben Türkiye’yi yöneten kimseye hakkınızı helal etmediğinizi anlıyorum.
Orada şöyle bir detay olduğu için bir şey söylerken tereddüt ediyorum. İletilen bilgilerin ne kadarı doğru bilmiyoruz. Doğruyu bildiği halde yanlış karar veren ve yanlış yönlendirenler var. Bir de kendisine iletilen bilgiyle karar süreçlerine dahil olanlar var. O yüzden arada tereddüt ediyorum. Ama sonuçta ben, benim suçsuz olduğumu bilen, oradaki çevrilen işlerin ne olduğunu bilen ve buna karşı kendilerini korumak için beni orada ateşe atanların hiçbirine hakkımı helal etmiyorum. Onlar da kendilerini biliyor zaten. Bunu onların yüzüne de vurdum ama burası Türkiye, alınmadılar üzerlerine.
-Bu insanların bürokrat mı?
Yani üst düzey diyelim ama hepsi bürokrat değil.
“BENİM HAKKIMDA YUKARIYA VERİLEN ONLARCA YANLIŞ BİLGİ VAR, KARAR VERİCİLER BENİMLE KONUŞARAK TEYİT EDEBİLİRDİ AMA YAPMADILAR”
-Daha önce bir söyleşide birisinin sizin için “ABD’ye yerleşmeye niyeti var” şeklinde yanlış bir bilgiyle yukarıyı yanılttığını anlatmıştınız.
Sadece o da değil, benim hakkımda verilen onlarca yanlış bilgi var. Yukarıdaki karar vericilerin benim hakkımda aldıkları bilgilerin ne kadarının doğru olduğunu ne kadarının yanlış olduğunu benimle konuşarak teyit etmesi doğru olurdu. Ama öyle bir teyit mekanizması işlemedi. Onların lafına itibar edildiği için sürecin yanlış tarafına dahil olundu diye düşünüyorum. Benimle ilgili yukarıya yanlış bilgi verenlerin asıl kendilerinin pozisyonlarıyla ilgili sıkıntı vardı. Ayrıca benim bilmediğim başka menfaatleri olmuş olabileceğini de düşünüyorum. Dolayısıyla onların verdiği bilgiler hep kendilerini korumak yönünde olduğu için bizim aleyhimize olmuş olabilir.
-Protokole geri dönersek… Davanın düşürülmesinden önceki 90 gün boyunca ABD Halkbank’ın faaliyetlerini takip edecek. Bu arada İran’dan finans işlemi talebi gelirse, Halkbank ABD’ye bildirecek. Yani aslında Türkiye’nin finansal sistemi ABD’nin daha kuvvetli bir denetimine açık mı hale getiriliyor?
Yeni bir durum yok. Zaten bu süreçler hep paylaşılır. Paylaşılmasa da Amerikalı yetkililerinin zaten uluslararası havale sistemine doğrudan erişim yetkisi var. Dolayısıyla bugün sadece Halkbank değil Türkiye’deki hangi bankanın nereyle nasıl bir işlem hacmi var görebiliyorlar. Yani siz bilgi verseniz de vermeseniz de onlar zaten yaptığınız bütün işlemleri görebilir. Siz de işinizi düzgün yapıyorsanız görüp görmemeleri önemli değildir.
-90 günün sonunda savcılık makamı yeni bir sorun çıkartamaz mı isterse? Tabii bu ancak Trump ile kapışmayı göze alırlarsa olabilir çünkü Trump’ın talimatıyla ABD Dışişleri konuya Türkiye lehine dahil oldu ve karar “ulusal çıkar” çerçevesinde paketlendi.
Valla ben açık söyleyeyim Amerika’dan her şeyi beklerim de.
“BEN ABD’DEN HER ŞEYİ BEKLERİM AMA NORMALDE AMERİKAN DIŞİŞLERİ BİR İŞE MÜDAHİL OLDUĞUNDA ORADAN GERİ DÖNÜŞ OLMAZ”
-Davayı başından beri dikkatle takip eden bir gazeteci olarak izlenimim şu; Trump dışında bir Amerikan başkanı bu davanın -Halkbank’ın sıfır dolar ceza ödemesini de kabul ederek- düşürülmesi talimatını vermezdi.
Ben tabii Donald Trump’ı şahsen tanıyan bir insan değilim. Ama bütün dünya olarak izlediğimiz şeyler üzerinden Trump’ın yeryüzünde en son güveneceğiniz adamlardan biri olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ben onun hiçbir söylediğine zaten itibar etmem. Ama devlet ilişkilerinde biliyorsunuz bir kere imza atılınca iki tarafı da bağlar. Ha Amerika yarın bir gün tekrar “Ben fikrimi değiştirdim kardeşim. Bunu tekrar gündeme getiriyorum” der mi? Valla ben her şeyi beklerim. Ama tabii normal şartlarda, Amerikan Dışişleri adli sisteme müdahil olduğunda bu işlerden geri dönüş olmaz. New York Savcılığı da sadece birilerinin siyasi bir şey söylemesiyle pozisyon alacak noktada bir yer değil. Bu noktaya gelip de eğer mahkemeye “Biz bu işi sonlandırmak istiyoruz” diyorsa, o iş zaten olgunlaşmıştır.
“HAMAS’IN ELİNDE TUTTUĞU İSRAİLLİ REHİNELERLE BU İŞİN NE ALAKASI VARDI, ANLAMADIM!”
-Amerikan Dışişleri’nin Adalet Bakanlığı’na sunduğu ABD ulusal çıkarları gereği davanın düşürülmesinin uygun olduğu yazısındaki en dikkat çeken şey Hamas vurgusu oldu. Yani Türkiye’nin Hamas’ın elindeki İsrailli rehinelerin kurtarılması için ortaya koyduğu çabanın “ABD’nin üstün çıkarlarına hizmet ettiği” söylenmiş oldu bir anlamda. Bu size normal geliyor mu?
Bahsedilen rehinler Türk de değil Amerikalı da…İsrailli rehinler. Türkiye’nin İsrailli rehinelerin kurtarılmasına yardımcı olması nasıl oluyor da Amerika’nın dış ticaret konusundaki yaptırımlarının delinmesi davasını kapatmasına vesile oluyor ben anlamadım. İşte o yüzden de “İsrail ile başladı, İsrail ile bitti” diyorum. Anlattım ya, Zarrab ilk tutuklandığında işin Halkbank ile alakası yoktu. Sonrasında İsrail yanlısı düşünce kuruluşu FDD ve FBI’ın ortak çalışması sonucunda iş Halkbank’a döndürüldü. Ben böyle okuyorum süreci.
-O halde sizin okumanıza göre bugün artık İsrail’in de ABD’deki Halkbank davasının düşürülmesine rızası var çünkü belki dava onlar açısından fonksiyonunu yerine getirdi. Dahası, İsrail’in bugün Türkiye’nin Trump tarafından hizada tutulması gibi bir hesabı da olabilir pekâlâ.
Ben öyle anlıyorum. Tabii İsrail lobisinin kritik noktalarından bazı itirazlar da gelebilir ama neticede bence İsrail’in bu noktaya gelinmesine rızası var. Aksi takdirde Trump’ın bu mutabakatı kabul etmesi zor olurdu.
-Türkiye’nin Trump iktidara geldikten sonra Gazze ve İran konusunda aldığı tutumları nasıl buluyorsunuz?
Tabii ben tüm jeopolitik detaylara vakıf değilim ve bu konularda konuşacak yetkinlikte bir insan olduğumu düşünmüyorum. Fakat şunu söylemek isterim; yıllardır Müslümanlık bir argüman olarak dış politikada kullanılıyor ama bu “din kardeşliği” literatürüne rağmen İsrail’in zulmüne karşı Filistinlilerin de İranlıların da yanında arzu edilen seviyede duramadık. Ben açıkçası bugün İspanya Başbakanı Sanchez’in duruşunu ve söylemlerini çok takdir ediyorum. Müslüman olmadığı halde bana Müslümanlardan çok daha yakın geliyor. En azından söyleyebilme cesareti göstermesi hoşuma gidiyor, gurur duyuyorum. Müslüman ülkelerin tepkileriyse çok zayıf. Ben Türkiye’nin herhangi bir savaşa müdahil olmasını elbette ki arzu etmem. Ama en azından vereceği tepkiler sınırlı değil de daha gözle görünür olabilirdi. Ama şu gerçeği de göz ardı etmeyelim; özellikle askeri alanda şu anda dünyada Amerika ile boy ölçüşebilecek bir devlet yok. Amerika birileriyle savaşı kafaya koyduysa sizin onunla savaşarak başarı elde etme şansınız neredeyse sıfıra yakın.
“BİR ŞİRKETTE ÇALIŞSAM VE ABD İLE İŞLERİ OLSA VARLIĞIM ŞİRKET İÇİN PROBLEM OLUR, KİMSEYİ BÖYLE BİR DURUMA SOKMAK İSTEMEM”
-Siz hâlâ ABD’ye gidemiyorsunuz, belki kısıt olmasa da gitmek istemezsiniz zaten. Ama 2021’de başlatılan ABD ve ABD’li şirketlerle 10 senelik ticaret yasağınız sürüyor. Asıl sıkıntı o herhalde.
Tabii. Mesela ben bir gün bir şirkette mesela çalışmak istesem ve şirketin Amerika ile işi olsa, benim varlığım şirket için problem olur.
-İş hayatına dönmemiş olmanızın arkasında bu realite mi var?
Şirketleri öyle bir duruma sokmak ben istemem. Hem de niye böyle bir şeyin gölgesi altında orada çalışmak isteyeyim ki?
“ZARRAB YARIN TÜRKİYE’YE DÖNSE BENDEN DAHA MUTEBER OLACAĞI KESİN”
-Bütün bu davanın sonunda şöyle bir sonuç çıktı; siz ABD ile iş yapma potansiyeli olan hiçbir Türk şirketinde dahi çalışamıyorsunuz ama zaten halihazırda ABD’de keyifli bir yaşam süren Reza Zarrab 90 gün sonra isterse Türkiye’ye gelip malını, mülkünü, parasını işletebilir.
Öyle görünüyor. Valla gelirse, benden daha muteber olacağı kesin. Yine Türkiye’de muteber bir iş adamı olabilir. Şaşırmam ben.
-Tutuklu olduğunuz sırada bir süre Zarrab ile aynı cezaevindeydiniz. O sırada size bazı mesajlar göndermeye çalışmıştı. Ne diyordu?
Zaten adamla ortak bir noktamız yoktu. Özel hayatımızda da yoktu, bankada da yoktu. Avukat görüşmesinde denk gelirsek ancak birbirimizi görebilme ihtimali oldu bir dönem. Benim avukatlarıma kendi avukatları aracılığıyla, konunun benimle alakası olmadığını, benim bir haftaya kalmaz çıkacağıma yönelik saçmalıklarını iletti. Avukatlarım o noktada beni uyardılar Zarrab’ın savcılıkla iş birliği yapıyor olabileceğini söylediler ve iyi niyetle de olsa onunla asla konuşmamam gerektiğini savundular. Ve avukatlarım haklı çıktı. Baktık ki adam birçok konuşulan şeyi manipüle ederek savcıların istediği şekle sokup anlatmaya başladı. Avukatlarımı dinlemekte haklıymışım yani. Gerçi sonradan birileri sizin de hatırlattığınız gibi avukatlarımı “CIA ajanı” ilan ettiler. Ben yargılanırken bizim mahkemenin hakimini de FETÖ’cü ilan etmişlerdi biliyorsunuz. Hatta benim de onu FETÖ’cülükle suçlamamı salık verdiler.
-Kim istedi bunu sizden?
Türkiye'deki ilgili yöneticiler. Mesaj avukatlar aracılığıyla geldiği için tam kimin fikridir bilmiyorum.
“ANKARA, BENDEN HÂKİMİN FETÖ’CÜ OLDUĞUNU ÖNE SÜRÜP REDDİ HÂKİM TALEBİNDE BULUNMAMI İSTEDİ, BEN YAPMADIM AMA ZARRAB YAPTI”
-Ankara’dan üst düzey birilerinden mi geliyordu mesajlar?
Tabii tabii. Reddi hâkim talep etmemi istediler. -Sizin savunma yapmanızı da istememişlerdi. Ya o da ayrı bir mesele evet. Ama ben savunma yaptım. Bu sefer de savunmanın tarzını beğenmediler. Onların istediği şekilde olmadığı için herhalde. Onlar benim, hâkim Richard Berman’ın FETÖ’cü olduğuna dair delillerin, belgelerin olduğunu dair bir argümanla reddi hâkim talebinde bulunmamı istiyordu. Ben bunu yapmadım ama Reza Zarrab yaptı.
-Demek ki o dönem Zarrab, Ankara’nın mesajlarını hâlâ dikkate alıyordu. Çünkü savcılıkla anlaştıktan sonra aradıkları Zarrab’a ulaşamadılar!
Doğrudur. Zaten devlet ondan sonra “Zarrab nerede?” diye nota verdi ABD’ye. Tabii orada hâkimi FETÖ’cülükle suçlamanın şöyle bir yanı olurdu; reddi hâkim kabul edilmeyecek, sonra biz bu hâkimden adil bir karar bekleyeceğiz. Akla mantığa aykırı bir şey. Daha sonraki aşamada ise temyiz başvurumu geri çekmem istenildi ama ben çekmedim.
-Yani aslında dava sürecinde Ankara’nın size dayattığı hukuki hamlelerin hiçbirini yapmadınız.
Vallahi iyi ki yapmamışım. Yapsaydık daha orada yatıyor olurduk herhalde.
“ZARRAB BELLİ AÇIKLARIN PARÇASI OLDUĞU İÇİN ÖNCELİKLİ OLARAK ONUN İADESİ İSTENİLDİ AMA DEVLET ÖNCE DEVLETİ İÇİN ÇALIŞANI KURTARMALIYDI”
-Size tabirin kusuruna bakmayın ama sanki Ankara’da biraz “collateral damage” (ikincil hasar) gibi bakıldı sanki. Meseleye hep öncelikli olarak Zarrab’ın iadesi olarak bakıldı çünkü konuşacak diye korkuluyordu, nitekim korkulan başa geldi. Siz o gün de bugün de öncelik olamadınız…
Zarrab belli açıkların parçası olduğu için tabii ki Zarrab’ın iadesinin öncelikli olarak istenmiş olmasını anlıyorum. Öyle akıl verildi ama olması gereken o değildi. Bence devlet, önce devleti için çalışanı kurtarmalıydı. Sonra zararlı olan konuyu da kendi içinde değerlendirip ne olup ne olmadığını iyice etüt etmeliydi. Bazı şeylerin aleyhine kullanılacağı düşüncesi vardıysa da gidip pazarlık yapacaktı o zaman. Yani bu pazarlığı 9 yıl önce yapacaktı.
-İşin ironik bir başka tarafı da şu; ABD yönetimi iki haftadır rejimi düşürme hevesiyle İran’a aktif olarak saldırıyor ve tam bu dönemde İran rejiminin ekonomik çıkarları için çalıştığını düşündüğü bir adamın (Reza Zarrab) Türkiye’deki parasının ve mal varlığının kurtarılmasıyla ilgili pozisyon alıyor.
Trajikomik çok şey var. Zaten ben bu davanın zaten başka manalara geldiğini ilk baştan fark ettiğim için hiçbir aşamada mantık aramadım. Kendi içinde tutarsız çok şey oldu. Ama bugün gelinen noktada en tutarsız olan biraz önce konuştuğumuz şey; Hamas’ın tuttuğu rehinelerin Türkiye’nin ABD ile olan dış ticaret yaptırımı problemiyle ne alakası var? Bence bu hikaye tamamen iki ülke liderleri arasında varılan mutabakata bir kılıf için üretilmiş bir şey. “Gel bu işi kapatalım” kararı alınmış sonra ona uygun prosedür aranmış ve bulunmuş. Artık bu aşamadan sonra mahkeme yeniden işi uzatma noktasına giderse o zaman ben anlarım ki İsrail uzatmak istiyor ve işi bozmak istiyor.
Kaynak:Haber Merkezi