Hakikatte anlaşamayanlar hukukta anlaşabilirler mi?

Geçmiş araştırılmalı. Arşivler açılmalı. Faili meçhuller konuşulmalı. Köy boşaltmaları, zorunlu göçler, işkence, cezaevleri, siyasi cinayetler, PKK’nin sivillere yönelik şiddeti, devletin hukuk dışı uygulamaları, kayıplar, yasaklar ve inkâr siyaseti…

Hakikatte anlaşamayanlar hukukta anlaşabilirler mi?

* Prof. Dr. Cem Terzi

Geçmişle bütünüyle yüzleşmeden gerçek bir barış mümkün mü? İdeal bir dünyada hakikat ortaya çıkmalı, devlet yaptıklarıyla hesaplaşmalı, örgüt kendi şiddetiyle yüzleşmeli, mağdurlar tanınmalı, kayıplar bulunmalı, özürler dilenmeli, adalet sağlanmalı…Ancak bundan sonra gerçek bir barış kurulabilir.

Yeni süreç ise silahlar sussun, geçmiş geçmişte kalsın, herkes önüne baksın mantığı ile yürüdü, yürüyor.

Birlikte yaşamak zorundaysak, hakikatte anlaşamıyorsak hukukta anlaşabilir miyiz?

Oldukça ürkütücü bir soru.

Ürkütücü çünkü hakikat konusunda anlaşamamak, sanki hakikatin önemsiz olduğu anlamına geliyormuş gibi anlaşılabilir.

Oysa tam tersi doğru.

Geçmiş araştırılmalı. Arşivler açılmalı. Faili meçhuller konuşulmalı. Köy boşaltmaları, zorunlu göçler, işkence, cezaevleri, siyasi cinayetler, PKK’nin sivillere yönelik şiddeti, devletin hukuk dışı uygulamaları, kayıplar, yasaklar ve inkâr siyaseti…

Bütün bunlar tamamlanmadan önce de insanların birbirlerini öldürmekten vazgeçmeleri mümkün mü?

GEÇMİŞ DENEYİMLER

Güney Afrika deneyimi güçlü bir model bıraktı. Hakikat Komisyonu, geçmişle yüzleşmeyi yeni siyasal düzenin kurucu unsurlarından biri haline getirdi.

Kuzey İrlanda başka bir yol izledi. Siyasal anlaşma, güç paylaşımı ve kurumsal güvenceler barışın merkezindeydi.

Kolombiya ise hakikat, adalet, mağdurların tanınması ve silahsızlanmayı aynı barış mimarisinin içine yerleştirmeye çalıştı.

Fakat bütün toplumlar böyle yürümüyor.

Bask deneyiminde silahlı mücadelenin sona ermesi, geçmiş hakkında ortak bir anlatı kurulmadan gerçekleşti. ETA şiddetten vazgeçti, silahları bıraktı ve feshedildi. Buna rağmen Bask toplumunda devlet şiddeti, ETA şiddeti, mağdurlar, işkence ve siyasi sorumluluklar konusunda bugün bile tek bir ortak tarih anlatısı yok.

Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme çabası da biraz böyle bir süreç. 1915 konusunda iki taraf aynı şeyi düşünmüyor. Ermenistan soykırım diyor, Türkiye devleti bunu kabul etmiyor. Buna rağmen diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi, sınırların açılması ve iki toplum arasındaki temasın artırılması konuşulabiliyor. Yani geçmiş çözülememişken ilişki değişebiliyor. Geçmiş hakkında anlaşmak ile gelecekte nasıl yaşayacağımız konusunda anlaşmak aynı şey değil diye düşünülüyor.

LÜBNAN: SUSMANIN BEDELİ

Lübnan İç Savaşı 1990’da sona erdikten sonra 1991’de çok geniş bir af çıkarıldı. Savaş dönemindeki ağır ihlaller için kapsamlı bir hakikat ve hesaplaşma süreci kurulmadı. Eski milis liderlerinin önemli bir bölümü siyaset içinde varlığını sürdürdü. Bir bakıma toplumsal sözleşme, “bunu kurcalamayalım ve yeniden savaşmayalım” biçiminde kuruldu.

Bu model kısa vadede çatışmayı durdursa da geçmiş ortadan kalkmadı.Konuşulmayan geçmiş, devletin ve siyasetin içine gömüldü. Kayıplar, faili meçhuller, mezhepsel ayrımlar ve savaş döneminin siyasal aktörleri yeni düzenin içinde yaşamaya devam etti.

Lübnan bu nedenle önemli bir uyarıdır: Yüzleşmeden birlikte yaşanabilir; ama bunun bedeli, çözülmemiş geçmişin kurumlar ve kimlikler içinde donmasıdır.

MOZAMBİK: SİLAHSIZLANMA VE SİYASETE DÖNÜŞ

1992 Roma Genel Barış Anlaşması, FRELIMO ile RENAMO arasındaki yaklaşık on altı yıllık iç savaşı sona erdirdi. Sürecin ağırlığı hakikat ve cezalandırmadan çok silahsızlanma, demobilizasyon, entegrasyon ve RENAMO’nun silahlı hareketten siyasi partiye dönüşmesi üzerine kuruldu. Güney Afrika tipi ulusal bir hakikat mekanizması oluşmadı. İlk sonuç son derece önemliydi: Büyük ölçekli iç savaş sona erdi ve RENAMO seçim siyasetine geçti. Ancak çözülmeden bırakılan siyasal ve güvenlik sorunlarının bir bölümü daha sonra yeniden silahlı gerilimlere yol açtı.

POST-TRUTH ÇAĞININ YENİ PROBLEMİ

Hakikatin kendisinin siyasallaştığı, parçalandığı, göreli hale geldiği bir çağdayız. Herkesin kendi televizyonu, kendi sosyal medyası, kendi tarihçisi, kendi mağduru, kendi faili, kendi arşivi var. Eskiden “ hakikati ortaya çıkaralım” demek zor ama anlaşılır bir hedefti. Bugün ise toplumların ortak bir tarihsel anlatı üretme kapasitesi giderek azalıyor.

Bu durumda şu soruyu soralım: Eğer ortak geçmiş konusunda anlaşmak artık çok zor, hatta bazı konularda imkânsız hale gelmişse, ortak bir gelecek kurmak mümkün mü?

AFFETMEK

Bir insandan babasını öldüren birini affetmesini bekleyebilir miyiz ? Köyü yakılmış birinin, işkence görmüş birinin, çocuğunu kaybetmiş bir annenin affetmesi mümkün mü? Bazı şeyler affedilmez. Bazı insanlar hayatlarının sonuna kadar öfkeli ve acılı kalacak. Herkes kendi acısının karşı taraftan daha büyük olduğunu düşünmeye devam edecek.

Barışın görevi çok mütevazi aslında; insanların birbirlerini ortadan kaldırmaya çalışmadan yaşamalarını mümkün kılmak. Seni affetmek zorunda değilim. Senin tarih anlatına inanmak zorunda değilim. Ama senin yaşama, konuşma, örgütlenme, seçme, seçilme ve kendi kimliğinle var olma hakkını kabul etmek zorundayım. Barışın başlangıcı budur.

Buradan çok kritik bir ayrım çıkıyor. Eğer geçmiş konusunda anlaşamıyorsak, geleceği neyin üzerine kuracağız?

Geleceği hukukun üzerine kurabilir miyiz?

Sen devletin geçmişte yaptıklarını başka türlü anlatabilirsin. Ben başka türlü anlatabilirim. Sen PKK tarihini başka türlü okuyabilirsin. Ben başka türlü okuyabilirim. Ama ikimiz de bundan sonra şu kurallara uymak zorundayız: İşkence olmayacak. İnsanlar kaybedilmeyecek. Siyasi cinayet olmayacak. Silahlı siyaset olmayacak. Bir dil yasaklanmayacak. Bir insan kimliği nedeniyle aşağılanmayacak. Seçim kazanmış bir belediye başkanı keyfi biçimde görevden alınmayacak. Bir siyasi parti, düşünceleri hoşumuza gitmediği için kriminalize edilmeyecek. Devlet vatandaşından sadakat değil hukuk isteyecek. Vatandaş siyasal talebini silahla değil siyasetle dile getirecek.

Hukuk yalnızca çatışmayı sınırlayan bir kurallar bütünü değildir; Kürtlerin kendi kimlikleri, dilleri ve siyasal iradeleriyle özne olarak yaşayabilmelerinin de güvencesi olmak zorundadır.

Bunun adı unutmak değildir

“Geçmişi kapatalım mı yani?” Hayır. Geçmiş kapatılmamalı. Ama gelecek de geçmişin rehinesi yapılmamalı…

Hakikat arayışı devam edecek. Tanıklıklar dinlenecek. Kayıplar aranacak. Arşivler açılacak… Toplum kendi geçmişiyle hesaplaşmaya devam edecek.

Ama bütün bunların tamamlanması öldürmemenin önkoşulu haline getirilmez.

Türk usulü barış mı?

Çok iyimser olmak istiyorum: Türkiye belki de büyük bir yüzleşmeyle barışmayacak. Belki önce silahlar susacak. Sonra siyaset biraz genişleyecek. Sonra insanlar birbirlerinin taleplerine alışacak. Sonra bazı yasalar değişecek. Sonra yıllardır söylenemeyen bazı şeyler söylenmeye başlanacak. Belki hakikat en başta değil, daha sonra gelecek. Bu ideal bir yol olmayabilir. Ama elimizde bu var…

Tabii ciddi riskler var. Yüzleşmenin ertelenmesi, yüzleşmenin yasaklanmasına dönüşebilir. “Şimdi barış var, eski defterleri açmayın” denmeye başlandığı anda barış sessizliğe dönüşür.
Hakikati susturmak barışı korumak sayılır.

KÜRT MESELESİNİN ASIL SINAVI

PKK silah bıraktığında Türkiye için asıl sınav bundan sonra başlayacak. Silahlı bir Kürt hareketine itiraz etmek kolaydı. Silahsız ama bir Kürt siyasetine tahammül etmek çok daha zor olabilir.

Bu nedenle silahların susması tek başına barış değildir. Silahın yerine siyasetin geçmesine gerçekten razı olmak gerekir. Silahların susması, eğer Kürtlerin siyasal özne olma kapasitesini büyütmüyorsa, barıştan çok çatışmasızlık üretir. Asıl mesele silahlı bir hareketin ortadan kalkması değil, silahsız Kürt siyasetinin meşru ve eşit bir siyasal aktör olarak kabul edilip edilmeyeceğidir.

Silahların susması, sözün de susması anlamına gelmemeli. Barışın gerçek sınavlarından biri, yeni dönemde yalnızca Kürt siyasetinin değil, Kürt siyasetini eleştirenlerin de korkmadan konuşabilmesidir.
Silahlı mücadele döneminde “davaya zarar vermeyin” diye susturulan söz, barış döneminde bu kez “sürece zarar vermeyin” diye susturulmamalıdır.

Belki de hiçbir zaman uzlaşamayacağız. Dersim hakkında aynı şeyi düşünmeyeceğiz. 1915 hakkında aynı şeyi düşünmüyoruz. 12 Eylül hakkında aynı şeyi düşünmüyoruz. 90’lı yıllar hakkında aynı şeyi düşünmüyoruz. Gezi hakkında aynı şeyi düşünmüyoruz. PKK hakkında aynı şeyi düşünmüyoruz. Devlet hakkında aynı şeyi düşünmüyoruz. Ama aynı ülkede yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz. O halde mesele en azından farklı düşünürken birbirimize ne yapamayacağımızı belirlemek olmalı. Birbirimizin var olma hakkını kabul etmekle başlamak… Sonra belki zamanla başka şeyler gelir. Empati. Yüzleşme. Özür. Bağışlama. Ortak yas. Belki de hiç gelmez… Buna rağmen insanların ölmemesi her şeyden önemli. En kötü barış en haklı savaştan daha iyidir. Birlikte yaşamak zorundaysak, hakikatte anlaşamıyorsak geriye hukukta anlaşmak kalıyor. Denemek istiyoruz.

Ama burada çok önemli bir şart var. Hakikatte anlaşamayan insanların hukukta anlaşabilmesi için, hukukun gerçekten hukuk olması gerekir. Eğer hukuk iktidarın elinde bir araca dönüşmüşse, mahkemeler siyasetin uzantısı haline gelmişse, bir gün verilen hak ertesi gün geri alınıyorsa, seçim sonuçları tanınmıyorsa, kayyum olağanlaştırılmışsa, ifade özgürlüğü iktidarın hoşuna giden sözlerle sınırlandırılmışsa, aynı fiil birine suç, diğerine hak sayılıyorsa o zaman ortak yaşamın üzerinde duracağı son zemin de çökmüş demektir.

Dikkat!

Asıl tehlike budur!

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar