Mart'ın sekizi: Adalet ölümden önce gelmeli

Hifa İkra sekiz yaşında öldü. Bir adalet nöbetçisinin kızıydı. O sekiz yaşına kadar çok şey taşıdı, yetişkinlerin bile taşımaması gereken şeyleri. Bu yazının yazılmasının nedeni olan acı, asıl onun payına düşen acıdır.

Mart'ın sekizi: Adalet ölümden önce gelmeli

Hifa İkra Şengüler'e,

Üç yaşında başlayan, sekiz yaşında biten.

Ve annesi Fatma Nur Çelik'e,

"Ben ölmeden adalet istiyorum" diyen kadına.

Ve Fatmanur öğretmene,

Yarım kalmış derslere….

8 Mart bir kutlama değildi başlangıçta.

1910'da Kopenhag'da II. Eenternasyonelde Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg bir öneri getirdiler.

Her yıl bir gün, kadın işçilerin anısına, emek mücadelesinin onuruna ithaf…

1911’de ilki kutlandı.

Bu iki kadın sistemin kendisini sorguluyor, kapitalizmin kadını hem fabrikada hem evde sömürdüğünü, hem ücretsiz emek hem de beden olarak kullandığını, hem doğurması hem de susması için koşullandırıldığını söylüyorlardı.

1917'de Petrograd kadınları sokaklara çıktığında ve o yürüyüşün tarihi takvimde 8 Mart'a denk düştüğünde o günün önemi daha da kristalleşti.

Kadınların bedensel varlığı bir tarih yazmıştı.

İşçi kadınlar başlatmıştı devrimi.

Talep etmekle kalmamış, iktidarı sarsmışlardı.

Türkiye'ye bu tarihin yankısı 1921'de ulaştı.

İki kadın, Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova, bu topraklarda ilk 8 Mart'ı örgütledi.

Sonra yasaklandı.

Sonra 1975'te yeniden filizlendi.

12 Eylül darbesiyle ezildi.

1984'te yeniden dirildi.

8 Mart Bu topraklarda daima bellek ile unutturma, direniş ile bastırma gibi ikili gerilimde var oldu bu yüzden.

Ya bugün? Bugün 8 Mart şirketlerin pazarlama kampanyalarına, bankaların kadın temalı reklamlarına, valiliklerin törenlerine konu oluyor.

Sistemin en sofistike hamlesi bu.

Bir direnişi kutlamaya dönüştürmek, öfkeyi tatlı bir sembol haline getirmek, ölen kadınları çiçeklerle örtmek…

Bir Sistem Olarak Patriyarka

Kadınların yaşadığı eşitsizliği tek bir başlığa sığdırmaya çalışan her yaklaşım, gerçeğin bir parçasını doğru söylerken öteki parçasını sessizleştirir.

Çünkü patriyarka, yalnızca evin içindeki düzenle karşımızda durmuyor.

Yalnızca sokaktaki şiddet de değil. Aynı anda hem maaş bordrosunda hem mutfak tezgahında, hem mahkeme koridorunda işliyor.

Bir yandan geçim derdini büyütüyor, güvencesizliği derinleştiriyor; öte yandan ailenin namusu, makbul kadın gibi kalıplarla itaat üretiyor.

Yeri geliyor, piyasa diliyle ahlak dili el ele veriyor.

Kadının emeğini ucuzlatıyor, bakım yükünü görünmez kılıyor, kadının bedeni üzerinde söz kuruyor, şiddeti de özel hayat diye örtmeye kalkıyor.

Bu yüzden kadınların hikayesi, tek bir kapıya çıkmıyor; eşitsizlikle, tahakkümün kültürüyle aynı binanın iki katı...

Bugünün kadın özgürlük dalgası tam da buradan konuşuyor. Birini ötekine feda etmeden, birini ötekinin gölgesine itmeden…

Eşitlik derken hayatın içindeki eşitsizliğin maddi düzenini de hedef alıyor.

“Şiddet” derken failin cesaret aldığı cezasızlık iklimini de gösteriyor.

Ni Una Menos’un “bir kişi daha eksilmeyeceğiz” diye kurduğu cümle, #MeToo’nun “bu yaşandı ve artık saklanmayacak” diye açtığı kapı, Şili sokaklarının bedeni ve utancı yer değiştiren o keskin koreografisi… hepsi aynı ortak ilkeye yaslanıyor.

İtaate dayalı düzen sürdürülemez…

Türkiye’de bu dalga en net haliyle adliye önlerinde, karakol kapılarında, gece yürüyüşlerinde görünür oluyor.

Çünkü burada kadınlar öldürülmeden önce de defalarca yalnız bırakılıyor.

Şikayet eden kadın aileyi dağıtmakla suçlanıyor, korunmak isteyen işbirliği yapmamakla itham ediliyor, hayatta kalmaya çalışan fazla konuşmakla hedef haline getiriliyor.

Ve tam da bu yüzden, 8 Mart’ın ruhuna en sadık olanlar; süslü, retorik cümlelerle teselli arayanlar değil, hesap verin diyenler…

2019’da İstanbul’da gece yürüyüşü yasaklandığında, binlerce kadın yine İstiklal’e aktı. Plastik mermi, biber gazı, barikat… Hepsini görü kadınlar; ama geri dönmediler. Çünkü bu yürüyüş bir itirazdı, ısrardı, talepti, hesap sormaydı.

Kazlıçeşme Sahili

3 Mart 2026 gecesi, saat 22 sıralarında, İstanbul Zeytinburnu Kazlıçeşme sahilinde balık tutan yurttaşlar denizde hareketsiz bir çocuk gördüler.

Sekiz yaşındaydı. Adı Hifa İkra Şengüler'di.

Bir saat sonra aynı sahilde annesi Fatma Nur Çelik'in bedeni de bulundu.

Otuz yaşındaydı.

Bu iki ölümü anlamak için tek bir cümle yeterli değildir.

Tek bir haber yeterli değildir.

Çünkü bu iki ölüm, bir gece yaşanan iki trajedi değildir.

Yıllarca biriken bir sistemin, çürüyen bir düzenin, kararlı bir susturmanın sonucudur.

Başa dönelim.

Fatma Nur Çelik çocuk yaştayken bir Kur'an kursunu yöneten vakıf yöneticisi Ayhan Şengüler tarafından cinsel istismara uğradı.

Sonra bu adamla evlendirildi.

Bu cümleyi okuyunca durun.

Bir çocuk istismarcısıyla evlendirildi.

Bu, bir hata değildir, bir sistemdir.

Ataerkil aile yapısının, dini otoritenin ve devlet kurumlarının iç içe geçtiği, mağduru susturmak için her alanı kapatan bir sistem...

Bu evlilikten doğan kızı Hifa İkra, üç yaşındayken aynı adamın istismarına maruz bırakıldı. Üç yaşında!

Dil bile bu yaşı çocuk yerine bebekle anmak ister.

Üç yaşında bir bebek, kendi babasının istismarına…

Fatma Nur Çelik susmadı.

Bu topraklarda susmak en kolay seçenekken, susmak sistemin ona sunduğu tek güvenli çıkışken, o susmadı.

Şikayet etti.

Dava açtı.

Doktor raporları sundu.

Ses kayıtları bulunduğunu söyledi.

Kuvvetli delillere rağmen fail Ayhan Şengüler tutuklanmadı.

Dışarıda, özgürce, korunaklı bir şekilde gezmeye devam etti.

Fatma Nur Çelik İstanbul Kartal'daki Anadolu Adliyesi önünde adalet nöbeti başlattı. Günlerce, haftalarca…

Meydanlara çıktı.

Kamuoyuna seslendi.

O konuşurken programlar kaldırıldı. Ses kayıtları mahkeme kararıyla sildirildi.

Ona para teklif edildi; sus, git, unut dendi.

O daha da yüksek seslendi.

Ve o cümleyi söyledi; içimize bıçak gibi saplanacak olan cümleyi:

"Başıma bir şey gelirse intihar demeyin."

Bu cümle bir kehanetin ifadesi değildi kuşkusuz.

Bir sistemin çıktısıydı.

Bu ülkede adalet arayan kadınlar kaybolur diyordu.

İntihar denir, ben sizi uyarıyorum diyordu.

İktidar Bakanlığı, annenin devlet desteğini reddettiğini söyledi.

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği ise gerçeği anlattı.

Bu kadın, destek almaya çalıştığı her adımda, çocuğunun elinden alınacağı tehdidiyle karşılaştı.

Sistemin sunduğu yardım, aslında bir kıskaçtı.

Ya sus ya çocuğunu kaybet diyorlardı.

3 Mart gecesi Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Zeytinburnu sahilinde öldüler.

Sabah oldu.

4 Mart oldu. Cenazeler için Adli Tıp önünde toplandılar; avukatlar, kadın örgütleri, birbirini tanımayan insanlar…

Tek bir talep vardı Cesetler faile verilmesin diyorlardı.

5 Mart oldu. 6 Mart. 7 Mart.

Ve 8 Mart gelecek.

Öfke sokakta birikecek…

Tarikat, Devlet, Fail

Bir davayı anlamak için faille başlamak yeterli değildir.

Fail neden serbest kaldı sorusunu sormak gerekir.

Ve bu soru bizi bir yapıya götürür.

Türkiye'de tarikatlar, son yıllarda devlet kurumlarıyla örtüşen bir güç alanı oluşturdu. Kur'an kursları, vakıflar, yurtlar…

İstiyorlar ki biz bunlara dini kurumlar diye bakalım.

Hayır değiller; her biri aynı zamanda siyasi ağlardır.

Kimi zaman kaynak aktarım noktaları, kimi zaman seçim mobilizasyon, manipülasyon araçları, kimi zaman korunaklı alanlar olarak işlev görürler.

Bu ağlara dahil olan birinin yargılanması, yalnızca o bireyin hesap vermesi değildir; o ağın bir parçasının hesap vermesi anlamına gelir ki bu yüzden direniş çok boyutludur.

Fatma Nur Çelik adına kadınlar soruyor ve yanıt alamıyordu: "Bu faili kim koruyor? Neden hâlâ dışarıda?" Bu sorular naif değil.

Sistemin işleyişini bilen, bu işleyişin kendi bedeninde nasıl çalıştığını yaşayan birilerinin sorusu…

Kuvvetli delil varken tutuklama kararı çıkmıyorsa, ortada bir hukuki hata yoktur; bir hukuki tercih vardır.

Avukat Pınar Akbina Karaman net konuştu: "Bu anneyi ve bu çocuğu adalet sistemi, bakanlık ve tarikat öldürdü." Bu cümle de bir tespit cümlesidir.

Birincisi, fail tutuklanmadı.

İkincisi, anneye yardım adı altında baskı uygulandı.

Üçüncüsü, mağdurlar yalnız bırakıldı.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı süreçte anneyi suçlayan bir dil kullandı.

Hukuki güvencesizlik ve kurumsal itham, bir mağduru susturmak için kullanılan iki araçtır ve bakanlığın en iyi bildiği, en çok yaptığı şeydir.

Yine aynı oldu. Daha cesetler soğumamıştı. Bakanlığın açıklaması geldi: “zaten yeterince işbirliği yapmadı” dediler, "tedaviyi kabul etmedi” dediler.

Bu söylem tanıdıktı.

Taciz ve şiddet davalarında mağduru sorumlu tutan söylemin ta kendisidir.

Buna itirazı “ Bakın bu basın açıklaması “mağdur suçlayıcılık (victim blaming)” üzerine yapılandırılmış, yüz kızartıcı bir açıklamadır” diye etti Av.Tuba Torun, yerle gök arasındaki mesafe kadar haklıydı.

“Devlet, yurttaşa hesap verendir, yurttaş için var olandır; hesap soranlara parmak sallayan değil. Hele ki bu yurttaşlar türlü şiddete maruz kalıp göz göre göre öldürülmüş olma ihtimali söz konusuysa

-anne “intihar denirse inanmayın” demişti- şu açıklama, en son yapılacak cinsten yüz kızartıcı bir açıklamadır. Ve hatta demokratik bir ülkede şu vaka üzerine azıcık duruşu olan bir bakan derhal istifa eder.” diye devam etti.

Ama bizimkiler demokratik ülke olmayı da azıcık duruşu da epey önce terk etmişlerdi.

Çocukluk Denen Şey

Hifa İkra Şengüler hakkında yazarken duraksıyorum.

Sekiz yaşında. Ben sekiz yaşındayken neleri biliyordum, neleri hissediyordum?

Toprak kokusu. Okul kırtasiyesi. Akşam sofrasında aile sesi…

Hifa İkra üç yaşından sekiz yaşına kadar bunları değil, başka bir şey bildi. İstismarı bildi. Korkuyu bildi. Annesinin ağlamasını bildi. Adliye koridorlarını bildi.

Çocuk istismarı yalnızca bir suç değildir.

Bir varoluşu imha etmektir. Bir zamanı kirletmektir.

Biz de bunu bildik.

Hukuk bir faili yargılayabilir, hapsedebilir; ama Hifa İkra'nın üç ila sekiz yaşları arasındaki o zamanı kimse geri veremez. İşte kadınlar bu gerçeği merkeze alır.

Zarar öncesi ile sonrası arasındaki uçurumu…

Ve bu uçurumu görmezden gelen adalet sisteminin adalet getirmediğini…

Türkiye'de çocuk istismarı davalarında failin ne sıklıkla tutuksuz yargılandığını, ne sıklıkla iyi hal indirimi aldığını, ne sıklıkla ertelenmiş ceza ya da denetimli serbestlikle sokaklarda gezindiğini de biliyoruz.

Bunların hepsi bir siyasetten kaynaklanıyor.

Fail korunduğunda mağdurun maruz kaldığı ikincil şiddet sistematiktir.

Hifa İkra'nın babası, mahkeme süreci boyunca dışarıdaydı.

Bu, Hifa İkra'nın her gün tehdit altında yaşadığı anlamına gelir.

Peki, 8 Mart Bu Yıl Ne Anlama Geliyor?

Bu yıl 8 Mart, Fatma Nur ve Hifa İkra'nın ölümünden beş gün sonra geliyor.

Bu bir histogramdır.

Kadın katliamlarının yoğunlaştığı, her biri bir öncekinin üstüne yığılan ölümlerin oluşturduğu bir zaman çizelgesinin bir noktasıdır.

Bu yıl 8 Mart'ta çiçek alan kadınlar olacak.

Tebrik mesajı alan kadınlar….

Sosyal medyada pembe filtreli paylaşımlar yapan kurumlar…

Bunları görmek, öfkeyi anlamlı kılmak yerine onu dağıtmaktır.

Ama bu yıl aynı zamanda, belki her yıldan daha güçlü biçimde, 8 Mart, adliyeler önünde toplananların, Kazlıçeşme sahilinde çiçek bırakanların, "bize değil, faile barikat" diye bağıranların günüdür.

Bu kadınlar 8 Mart'ın özünü taşıyanlardır.

Sisteme adını koyuyorlar, hesap soruyorlar, susturulamıyorlar.

Çünkü Fatma Nur Çelik ve Hifa İkra'nın hikayesi hem sınıfsal hem de cinsiyetçi bir şiddetin ürünüdür.

Ve diğer Fatmanur Çelik

Bir öğretmenimdi.

Çocukların üstüne örtülen karanlığı sezdiğinde onu yırtmaya çalışan, hayatı bir nebze “yaşanır” kılmak için uğraşan bir kamu emekçisiydi.

O da öldürüldü, okulunda!

İrkiliyor musunuz?

Okulunda, öğrencisi tarafından.

Zil sesinin, sıranın, defterin, kitabın arasında bir kadın öldürüldü.

Güvenli yer diye bildiğimiz mekanın kendisi bir suç mahalline çevrildi.

Bu, tekil bir cinnet hikayesi değil kuşkusuz.

Eğitimi değersizleştiren, öğretmeni yalnız bırakan, okulu şiddetin gölgesine teslim eden uzun bir siyasetin sonucu...

Bu yüzden Fatmanur Öğretmenin ölümü, toplumsal bağın çözülüşünün de ilanıdır. Çünkü öğretmen, sınıf gerçeğiyle her gün yüz yüze duran kişidir.

Aç gelen çocukla, şiddeti evinden taşıyan çocukla, umudu kırılmış aileyle, gelecek fikri daraltılmış bir memleketle baş başadır sınıfta.

Kendi de hem emekçi; hem kadın, hem görünmez bakım işinin taşıyıcısıdır.

Bir işçi sınıfı kadını…

Onu da koruyacak olan, tek tek iyi niyetler olamazdı, kamusal güvenlik, sosyal destek, şiddeti önleyici politikalar, güçlü sendikal ve kurumsal mekanizmalardı.

Ve tam da bu yüzden Fatmanur Çelik’i anmak, o şiddetin arkasındaki toplumsal çürümeyi, yoksullaştırmayı, güvencesizleştirmeyi, kamuyu budamayı, kadın emeğini değersizleştirmeyi teşhir etmek için şart.

Öğretmeni hedef yapan karanlık, aynı zamanda kadını hedef yapan karanlıktır.

İkisi aynı kaynaktan beslenir.

Cezasızlıktan, ihmalkarlıktan, olan oldu’culuktan…

Adaşı; dini ağların nüfuz alanında yetişmiş, hukuki bilgiye ve kaynağa en zor erişenlerden biriydi.

Cinsiyetleri onları hedef yaptı; devleti onları korumasız bıraktı; inancı kullanan yapılar araçsallaştırdı.

Bu bir kavşak noktası; sınıf, cinsiyet, din ve iktidar….kadınların tam olarak konuşması gereken yer...

Ve bu konuşma soyut teorik düzlemde olmaz, Fatma Nur Çelikler ve Hifa İkra gibi somut hayatlar üzerinde yürütülmelidir.

Adalet Ölümden Önce Gelmeli

Fatma Nur Çelik demişti: "Ben adaletin öldükten sonra sağlanmasını istemiyorum."

Buna bir talep cümlesi olarak bakmak yanlış olur.

O cümle bir medeniyet cümlesidir.

Bir toplumun kadınlara sunduğu adalet ne zaman gelir? sorusa da öyle….

8 Mart’lar bize öğretir.

Adalet, gökyüzünden düşmez.

Sistemin kendiliğinden erdemli davranmasıyla da gelmez.

Kolektif öfkenin, süregelen örgütlenmenin, vazgeçmeyen sahiplenmenin ürünü olarak gelir.

Ağır, yavaş, bazen zor bir biçimde; ama mutlak kazanılır.

O ki 1857'de fabrikada ölen kadınlar 53 yıl sonra anıldı.

Gerçek şu ki 1910'da Zetkin ve Luxemburg'un önerisi 7 yıl sonra devrimde yankılandı.

Türkiye'de yasaklanan, bastırılan, gazlanan, dövülen 8 Mart yürüyüşçüleri hepsi aynı şeyi söylediler farklı dillerde: Gitmiyoruz, susmuyoruz. Hesap soracağız.

Fatma Nur Çelik de aynı şeyi söyledi. Daha yalnız, daha yorgun, daha az kaynakla; ama aynı şeyi söyledi. Onun sesi kesildi. Ama o ses, bu topraklarda adaleti soruşturan her avukatın, her aktivist kadının, her 8 Mart yürüyüşçüsünün boğazında birikmiş durumda.

Hifa İkra sekiz yaşında öldü. Bir adalet nöbetçisinin kızıydı.

O sekiz yaşına kadar çok şey taşıdı, yetişkinlerin bile taşımaması gereken şeyleri…

Bu yazının yazılmasının nedeni olan acı, asıl onun payına düşen acıdır.

8 Mart, bu çocuk gibi çocuklar adına bir şey söyleyebilecekse; bu onun için de söylenmek zorundadır.

Bir çocuğun bedenini istismar edenleri koruyan bir sistem, meşruiyetini yitirmiştir.

Ve o meşruiyetsiz sistemi değiştirmek, 8 Mart'ın en eski, en temel, en yanıltılamaz anlamıdır.

Hifa İkra, adın bilinsin.

Fatma Nur’lar, sözünüz taşınsın.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar