Mehmet Pehlivan'ın savunmasının tamamı: İtiraf beklentisi yaratmak istediler...

İBB Davası'nda 27. gün görülmeye başlandı. Duruşmada avukatlar ile heyet arasında reddi hakim krizi çıktı, duruşmaya ara verildi. Aradan sonra reddi hâkim talebi reddedildi. İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan’ın savunması tamamlandı.

Mehmet Pehlivan'ın savunmasının tamamı: İtiraf beklentisi yaratmak istediler...

GAZETE PENCERE - İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun 142 eylem nedeniyle 828 yıl 2 aydan 2 bin 352 yıla kadar hapisle yargılandığı İBB Davası 8. haftasında devam ediyor.

Mehmet Pehlivan’ın savunması bitti. İşte Pehlivan’ın savunmasının tamamı:

Neden Buradayız?

Ben Mehmet Pehlivan. Avukatım.

10 aydır yüksek güvenlikli bir hapishanede kapatılmış durumdayım.

Bugün de yargılandığımız iddiasıyla, kamuya ilk kez sesimizi doğrudan duyurabileceğimiz mahkeme salonuna benzetilmeye çalışılan bu yerdeyiz.

Hapishanede, kapatılmış olmak ve bu kapatılmanın ne kadar süreceğinin size bağlı olmaması “kuyruğu dik tuttuğumuz” için kolay gibi görünebilir. Dik durmaktan vazgeçmeye niyetimiz yok. Tarihin doğru tarafında durduğu için, hukukta ısrar ettiği için başına iş getirilen ilk avukat olmadığımın bilincindeyim. Yine de “neden buradayız” sorusunun cevabını vermek benim için kolay olmadı.

Tutuklanana kadar hapishaneyi yalnızca avukat olarak ziyaret ettim. İnanın, bu ziyaretler insanı kapatılma duygusuna alıştırmıyor. Kapatılmaya tedarikli olamazsınız. Kapatıldığınız yerde sevdiklerinizden, yaşantınızdan yalıtılmak “tamam, hadi yapalım!” denilerek göğüslenebilecek bir şey değil.

Vicdani ve insani açıdan harikulade insanlar ve yargıçlar olsanız dahi kapatılmayı anlayabilmeniz mümkün değil. Belki de bu yüzden hukuk icracılarının bir süreliğine de olsa bunu "staj etmeleri" kötü bir fikir gibi görünmüyor.

Kapatılmak, her ne kadar çığ gibi gelen bir soruşturma sürecinden sonra beklediğim bir şey olsa da yüksek güvenlikli hapishaneye adım attığım ilk an kendime sordum: Neden buradayım?

Sayın Heyet, kapatılma anı insan zihninde sarsıcı bir eşiktir. O eşikten sonra, bulunduğun yerin fiziksel anlamı değişir; mesele hücre değil, anlamdır. İşte o noktada artık “şüpheli”, “sanık” ya da “suçlu” sıfatları üzerinden değil; tarihin neresinde durduğun üzerinden konuşmaya başlarsın.

Tarihin doğru yerinde durduğu için "başına alan" ilk kişi değilim. Kimse beni zorlamadı, bilinçle tercih ettim.

Evet, buradayım. Çünkü Ekrem İmamoğlu'nun avukatlığını üstlendim.

Reddedebilir, vazgeçebilirdim. Ama öyle yapmadım.

Yoksulluğun ülkenin her sathını işgal ettiği, hukuksuzluk ve adaletsizliğin hayatın doğal akışı haline geldiği topraklarda, bu düzenin müsebbibi olan iktidarı 4 kez yenen ve yine yenmeye hazırlanan Ekrem İmamoğlu’nun savunmanlığını bilinçle üstlendim. Bu vekaleti üstlendiğimde kendisine yönelen yargı kuşatması zaten başlamış, siyasi yasak oyunlarına girişilmiş, hasım bellenmişti.

Ben bu yargı kuşatmasına karşı saf tutarak, mesleki tecrübe ve yeteneklerimi ülkemizde her zaman gururla anılması gereken aktif ve etkili avukatlık geleneğini sahiplenerek kullandım.

İşimi iyi yaptım. İyi yaptığım için hedef gösterileceğimi de biliyordum. Öyle ki Ekim 2024'ten beri yapılanların müvekkilimi denklemden çıkarmaya yönelik saldırıların son aşaması olduğunu öngörüyordum.

Bu öngörüyle müvekkilimi temsil etmeye devam etmek bilinçli bir tercihti. O andan itibaren yaptığım tek şey, aktif ve etkili bir avukatlık faaliyeti yürütmekti. Bu çabamın ve avukatlığımın karşılığı ise kapatılmam ve “özel vasıflı örgüt üyesi” ilan edilmem oldu.

Burada bir yargılama yapıldığını da sanık savunması yapmam gerektiğini de kabul etmiyorum. Avukatlık mesleğinin sanık sandalyesine oturtulmasını kabul edemiyorum.

***

Sayın Heyet, Hukuk Fakültelerinin daha hemen başında sunulan bilgidir: Dosyaya giren her veri, delil değildir. Öyle ki Anayasa bile “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.” der. Bu yolla “bulgu” ile “delil”i ayırır.

Beylik laflar etme ve meseleyi tekniğe boğma niyetim yok ama bu ayrımı önemsiyorum. Hatta burada başka bir ayrım daha yapmak istiyorum: “Delil” ve “bahane” ayrımı. Normalde bir tutukluluk tedbiri için delile ihtiyaç duyulur. Fakat öyle bazı davalar vardır ki bu davalarda kişileri tutmak için “delil” değil de “bahane” gerekir.

Madem tarihe not da düşüyoruz, Sözlük anlamıyla aktarıyorum: Bahane “bir şeyin gerçek sebebi gizlenerek ileri sürülen uydurma sebep” anlamına gelir.

Kapatılmamızın gerçek sebebinin ne olduğunu milyonlar biliyor. Ortada bir “delil” de olmadığı için kapatılmaya “bahane” aranıyor.

Bu bahaneler demeti içinden benim payıma da tak–çıkar bir alet gibi kullanılan Adem’in iftiraları düştü.

Buna üzüldüm.

Yaptığım avukatlık faaliyetinin niteliği uyarınca daha kaliteli bir bahane beklerdim.

Gören gözler, duyan kulaklar, anlayan zihinler için bu iftiraların delil olamayacağı, en ucuzundan bahane olduğu ortadaydı.

Mesela Adem, dosyanızda verilmemiş bir tedbir kararını verilmiş gibi anlattığında bu iddianın iftira olduğu, makul düşünen herkes için açıktı. Fakat düşünen zihinler anlamadı.

Yine mesela Adem, on yıldır zaten çalışa geldiği avukatını, kendisine benim ayarladığımı iddia ettiğinde bu iddianın da iftira olduğu, bu sözü duyar duymaz anlaşılabilirdi. Fakat duyan kulaklar işitmedi.

Yine mesela 7 Mart günü toplantı yaptığımız iftirası atıldığında bunun uydurma olduğunu anlamak için pek de bir anlam ifade etmeyen HTS kayıtlarına bakmak bile yeterdi. Fakat dosyaya bakan gözler bunu görmedi.

Belki de anlamak, işitmek, görmek istenmiyordu. Dedim ya bunlar delil değil bahaneydi.

İftiralar kapatılmamın delili değil bahanesidir.

Tanık beyanı, itirafçı beyanı, iftira… Tekrar ediyorum Bunlar delil değil, yalnızca ve tamamen bahanedir!

Burada bulunmamızın nedeninin bunlar olduğuna inanmamı beklemeyiniz. Ne avukat organizasyonu iddiası ne birini tehdit ettiğim iddiası. Şayet öyle olsaydı buradaki tek “sanık–avukat” ben olmazdım.

Mesela gözde itirafçı Adem’in avukatı Selcen Akar da burada olurdu. Dosyanızdaki Güngör, Serkan, Berat isimli kişilerin ifadelerini bir açıp bakın. Selcen Akar için avukat organizasyonundan da tehditten de açıkça bahsetmişler. Ben değil ama Selcen’i gönderenler avukat organizasyonu yapmış. Yine Adem’in çalışanı Serpil’den ele geçirilen dijital materyallerde de aynı organizasyon ve tehdit olduğundan bahsedilmiş. Üstelik beyan da değil, belgeli delil. Ancak Selcen Akar ne şüpheli ne de sanıktır. Demek ki avukat organizasyonu da tehdit de mesele değildir. Bunlar yalnızca bahanedir.

Ben niçin burada olduğumu biliyorum. Burada olmamın nedeni, aşağı yukarı bu salondaki herkesin burada olma nedeniyle aynı.

Burada niyetin yargılama yapmak olmadığını, maddi gerçeğin hiçbir önem taşımadığını da biliyorum. Bütün ithamların, yürütülen karalama kampanyalarının ve kurulan bu senaryonun amacı; iktidarın hasım bellediği Sayın Ekrem İmamoğlu’nu siyaseten ve hukuken tasfiye etmektir.

Her görüşten, her yaştan, her cinsiyetten ve milliyetten, Türkiye’de ve

dünyada- herkesin gayet iyi bildiği hakikat budur. Hakikat güneş gibidir, balçıkla sıvanmaz.

Meşru ve demokratik seçim yoluyla iktidara talip olması, müesses nizam açısından ‘tehlikeli’ görülmesi nedeniyle İmamoğlu hasım bellenmiştir. Burada bulunmamızın nedeni bu hasımlıktır.

***

Sayın Heyet,

Ben Av. Mehmet Pehlivan. 19 Haziran 2025'te tutuklandığım Sulh Ceza Hakimliği sorgumda sözlerimi "avukatlığın nasıl yapılacağını savcılıktan öğrenmeyeceğim" diyerek bitirmiştim. O gün kaldığım yerden devam ediyorum.

Mahkemenizin bana biçtiği sanık sıfatını da kabul etmiyorum. Burada Sayın İmamoğlu'nun avukatı olarak bulunuyorum. Müvekkilime ve müvekkilimin şahsında bu salondaki insanlara neler yapıldığını anlatmak, belgelemek, ispat etmek istiyorum. Neden burada olduğumuzu, burada olma ve oldurulma yönteminizin hiç de tesadüf olmadığının tarihsel ve teorik karşılığını anlatacağım.

Bu tasfiye sürecinin neden yargı yoluyla yapılmak istendiğini açıklayayım.

19 yy.'da Arjantin'in halkçı lideri Dorrego'ya karşı askeri cunta lideri Juan Lavalle tarafından bir darbe yapılır. Lavalle, Dorrego'yu idam etmek ister. Kendisine, idamdan önce Dorrego’ya karşı bir dava kurgulaması önerilir.

Ancak Lavalle bir dava kurgulamayı, bir yargılama yapmayı tercih etmez; Dorrego herhangi bir yargılama yapılmadan idam edilir. Lavalle o andan sonra dünya tarihinde “beyni olmayan bir kılıç” olarak anılır.

İşte Ekrem İmamoğlu'nu siyasal alandan tasfiye etmeye karar verdiklerinde, malum kişinin kulağına fısıldadıkları şey de buydu; "ona karşı büyük bir dava kurgulanması iyi olur efendim"

BUGÜN O DAVANIN İLK DURUŞMASINDAYIZ…

Trajik olan ise işi garantiye almak için önce diplomayı iptal etmiş olmaları...

Peki buraya nasıl mı geldik?

Maruz kaldığımız şeyi tam olarak anlayabilmek için kullanılan yöntemin tarihsel kökenlerine göz atmamız gerekiyor. Tarihi yok sayan safdillilik içinde olmamalıyız. Bin yıllık aldatmacanın tarihini küçümsemek veya yok saymak bizleri o tarihin devamı olan bugünkü hilenin, komplonun kurbanı yapar.

Evet, iktidarların siyasi hasımlarını yargı yoluyla tasfiye etme çabalarının tarihi, bin yılı aşkın bir geçmişe uzanır. Tahmin edeceğiniz üzere bu tarihsel yolculuktaki ilk durağımız Antik Yunan olacaktır. Ardından Ortaçağ Avrupa’sına geçeceğiz. Ve nihayet son durağa, yani günümüze geldiğimizde, aslında ileriye gitmediğimizi; aksine bugün, 800 yıl öncesinden bile daha karanlık ve daha vahim bir noktaya savrulduğumuzu göreceğiz.

Antik Yunan...

Siyasi hasmın yargı yoluyla tasfiyesi ilk olarak Antik Yunan'da filizlendi. Sokrates'in yargılanması ve idamı bir ifade özgürlüğü hikayesi olarak anlatılsa da gerçekte işin aslı öyle değildi. Atinalılar tarafından Sokrates, Sparta yanlısı muhalif çoğunluğun akıl hocası olması nedeniyle siyasi hasım olarak bellenmişti.

Atinalılar siyasi hasım gördükleri Sokrates'e karşı, saikinin hemencecik belli olduğu bir dava kurguladılar. Bu davada Sokrates, "gençlerin ahlakını bozmak" ve "resmi tanrıları reddetmek" ile suçlandı. Sokrates anılan suçlamalar yapıldığında 70 yaşındaydı.

Yani Atinalıların derdi tanrılar yahut gençlerin ahlakı olsaydı Sokrates'i yargılamak için 70 yaşına kadar beklemezlerdi diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu dava siyasi hasmın yargıyla tasfiye edilmesinin ilk örneğiydi.

Biraz zamanı ileri saralım ve Ortaçağ uygulamasına gelelim.

Ortaçağ Avrupası, Engizisyon

Ortaçağ Avrupası’ndaki okur yazarlık oranındaki artış, kiliseden farklı öğretilere sahip mezheplerin ortaya çıkmasını sağladı. Kilisenin iktidarının temellerini sarsan bu değişime ayak uyduran herkes kilise tarafından ‘sapkın’ olarak nitelendirildi.

Kilise bu nitelendirmenin ardından, binlerce insanın katledildiği haçlı seferlerini başlattı. Burada amaç, kitlesel şiddet yoluyla iktidarın korunmasıdır. Ancak bu seferleri sonsuza kadar sürdüremeyeceğini gören kilise, halk üzerindeki iktidarını kalıcılaştırmak için gizli ihbar, işkence ve itiraftan ibaret bir sistem olan Engizisyon Mahkemelerini kurdu. Böylece muhalifleri tasfiye etme pratiği kurumsal bir nitelik kazandı.

Engizisyon, hukuk tarihi açısından en radikal kırılmadır. Yüzyıllardır uygulanan itham sistemi terk edilerek tahkik sistemine geçilmiştir. İtham sisteminde bir yargılamanın başlayabilmesi için kişisel bir davacının ortaya çıkması, iddiasını dile getirmesi ve ispatlaması gerekirdi. Ancak tahkik sisteminde, bir suçlayıcıya gerek olmaksızın, yalnızca bir söylenti üzerine harekete geçilmesi mümkün hale getirilmişti.

Bir söylenti…12. yy’dan şimdiye… Tıpkı 19 Mart darbesinin söylentiyle, dedikoduyla oluşturulan ifadelerle başlaması gibi.

Muhaliflerin sapkınlıkla suçlanması bilinçli bir tercihti. Çünkü bu sözde suç, herhangi bir icra hareketi gerektirmiyordu. Tıpkı bugün bizi suçladığınız örgüt suçu gibi.

Sapkın sayılmak için bir şey yapmanız da yapmamanız da şart değildi. Sapkınlık, doğası gereği zihinde yaşayan; ruhun derinliklerinde saklanan, gizli toplantılarda filizlenen ve görünmezliği sayesinde sınırsız biçimde genişletilebilen bir suçtu.

Soruyorum, ruhun derinliklerinde yaşayan görünmez bir suç nasıl ispatlanır? Böylesi bir suçun maddi delili ne olabilir?

Cevabı yok değil mi? İşte cevabı olmayan bu sorular için bir cevap yarattılar. Maddi delillerin ve gerçekliğin sessiz kaldığı bu noktada, sapkınlığı ispatlayacak bir şey icat ettiler O icat, itiraftı. Sanığın kendi ağzından dökülecek, kendi mahkûmiyetine kendi eliyle imza attıracak bir itiraf…

Önünüzde duran dosyanın yalnızca itirafçı beyanlarından ibaret olmasına ne diyeceksiniz? Tanıdıklığı aşan bir tesadüf değil mi bu?

Ortaçağ’da itiraf sanığın ruhundan çıkarıldığı ileri sürülen sözde gerçeğin, iktidarın kurduğu anlatıyla uyumlu hale getirilmesi işlemidir. İtiraf elde edebilmek için işkence bile yasal hale getirilmiştir. Çünkü işkence, sanığın içinde saklı olduğu varsayılan sözde hakikati “söküp çıkarmaktadır”.

Bu yüzden itirafa hukuk tarihinin en soğuk, en dehşet verici metaforu olan Delillerin Kraliçesi denilmiştir.

Engizitör sanığın direncini kırıp itiraf almak için yalnızca bedensel acıya dayalı işkence yapmaz, aynı zamanda belirsizliği de işkenceye çevirir. Sanık suçlamanın ne olduğunu ve kim tarafından suçlandığını bilmeden aylarca zifiri karanlık hücrelerde bekletilirdi. Sanık itiraf edene kadar, işkence devam ederdi. Çünkü itiraf, kilisenin hakikatiydi.

Şimdi bu kadar bilgiyle bile önümüzdeki dosyanın Engizisyon mirası olduğunu yok sayabilir miyiz? Tutuklamanın itirafçı yapmak amacıyla kullanıldığı bu tarihsel gerçeği inkar edebilir miyiz?

Engizisyonda savunma avukatları müvekkillerini savunmak yerine onları itirafa ikna etmeye zorlanır aksi halde avukatlar da sapkınlığın savunucusu olarak ilan edilebilirler.

İddianamede hakkımda müvekkili lehine en iyi savunmayı yapmak suçlamasına yer verilmiştir. Bugünkü savcılık uygulamasını, 800 yıl önceki Engizitör’den nasıl ayırabiliriz?

Bir yerde savunma yoksa savunma değersizse orada hüküm peşindir. Hüküm peşinse yargılama bürokratik bir formalitedir. O halde geriye kalan tek şey sanığın kendi ağzından itiraf alarak hükmü tescil ettirmektir.

Meşhur Engizitör Bernard Gui, diğer engizitörlere yardımcı olmak amacıyla sorgu tekniklerini anlatan Practica adlı bir kitap yazmıştır. Kitapta önemli olan tek şeyin itiraf olduğu şu sözlerle anlatılır:

"Birisi sapkın olmadığına dair yemin etmek istediğini söylerse, ona şöyle derim: ‘Eğer kazıktan kurtulmak istiyorsan bir - on - yüz - bin yemin yetmez. Ben sayısız yemin isteyeceğim. Dahası aleyhine tanıklar da varsa yeminler seni kurtarmaz. Ölümden kurtulamayacak, sadece vicdanını lekelemiş olacaksın. Ama hatanı itiraf edersen, merhamet bulabilirsin.’ Bu endişe altında bazılarının itiraf ettiği gördüm."

Bu arada adı geçen kitabın az sayıda olan basılı bir nüshası, Ankara'da hakim savcı eğitiminin verildiği Adalet Akademisi kütüphanesindedir. Eğitim müfredatında ne ölçüde yer verildiğini ise doğrusu merak ediyorum...

Görüldüğü üzere Engizisyon, hedefini yok etmek için yeterli delili kendi içinde ürettiği gibi sözde hakikati de ürettiği delille onaylatmaktadır. Hakikatin itirafla üretildiği bu mekanizma öyle kusursuz işlemektedir ki her iktidar aynı canavardan bir tane isteyecektir.

Öyle de oldu. İktidarların bu arzusu yüzyıllar boyunca varlığını korudu. Siyasi hasımlarını meşru görünen yargı aracılığıyla tasfiye etme kararlılığından kolay kolay vazgeçmedi. Bu yüzden bu canavar zamanın şartlarına göre şekillenerek modernize edildi.

Antik Yunan'da filizlenen, Ortaçağ Avrupa’sında Engizisyonla kurumsallaşan bu mekanizma hep aynı amaca hizmet etti: siyasi hasmı suçlu ilan ederek mahkum etmek. Hakikati ikna ile kuramayıp itiraf ile dayatmak.

Engizisyon ile kurumsallaşmış bu tarihsel hattın ilk örneğini inceledik. Şimdi bu hattın modern dünyada nasıl yeniden kurulduğuna geliyoruz. Çünkü tarih yalnızca olup bitenleri anlatmaz, aynı zamanda hangi yöntemlerin tekrar sahneye çıktığını da gösterir.

Her bir yöntem ve örnek, Engizisyonun reenkarnasyonuydu; bürokratik ve teknolojik bir modernizasyonuydu. Bu amaca hizmet eden son ve güncel örnek, ABD tarafından dünyaya ihraç edilen lawfare'dir. Siyasi muhaliflerini yargı yoluyla yok etmek isteyen her iktidar lawfare yöntemini ithal etti.

Lawfare nedir?

Lawfare terimiyle kastedilen şey, yargının muhalif liderlere karşı silah olarak kullanılmasıdır. Lawfare, kötü adalet veya yargısal hatalar değildir. Aksine hedefini yok etmeye odaklı çok boyutlu, stratejik ve taktiksel bir süreçtir.

Lawfare'in temel yapısını medya-yargı-siyaset üçgeni oluşturur. Bu üçlü yapı eşgüdümle hareket ederek siyasi hasmı yok etmek amacındadır.

Siyasi iktidarın güdümünde hareket eden yargı aktörleri hedefi itibarsızlaştıracak belirsiz ve geniş tanımlamalar içeren suçlamalar yöneltirler. Terör, yolsuzluk, casusluk suçlamaları gibi...

Medya tekelleri ise daha yargılama başlamadan sahte haberler üzerinden itibarsızlaştırma kampanyası yürütür, hedefi suçlu ilan ederler.

Lula Örneği

Daha anlaşılabilir olması açısından yargının tüm bu yöntemleri kullanarak adeta bir silaha dönüştüğü en ünlü davayı, şu an Brezilya Devlet Başkanı olan Lula da Silva vakasını kısaca anlatmak gerekir.

Lula’nın maruz kaldığı yargı sürecinin siyasi bir komplo olduğu bugün artık herkes tarafından bilinen, kabul edilen bir gerçektir.

Brezilyalı bir siyasetçi olan Lula 2002 yılında büyük bir destekle Brezilya Devlet Başkanı seçildi ve 2010 yılına kadar iki dönem bu görevi sürdürdü. Ancak 2016 yılında Lula, 2018 yılında yapılacak olan Başkanlık seçimlerinde yeniden Devlet Başkanlığına aday olacağını ilan etti.

Adaylık ilanından hemen sonra Lula'ya yönelik bir yargı kuşatması başlatıldı. Bu kuşatma öyle büyüdü ki 2016 yılı Mart ayında, Yargıç Sérgio Moro, yolsuzluk soruşturması kapsamında Lula’nın yüzlerce polis eşliğinde gözaltına alınmasına karar verdi.

Lula’ya yöneltilen suçlamalar neydi? Lula'ya isnat edilen ilk suçlama Brezilya'da "üç villa davası" olarak anılmaktadır. Evet, üç villa davası! İddiaya göre Lula kamu ihalelerinden elde ettiği suç geliri karşılığında üç villa almış. İnanılır gibi değil… Suçlama tanıdık geldi mi? Merak edenler için hemen söyleyeyim bu suçlamanın siyasi bir komplo olduğu ispatlandı.

Lula’ya yöneltilen bir diğer suçlama, mensubu olduğu Brezilya İşçi Partisi’ni yolsuzluk gelirleriyle kontrol ettiği ve perde arkasından yönettiğidir. Evet, sahiden bu suçlama yöneltildi; üyesi olduğu partiyi “içeriden ele geçirme” planı yaptığı ileri sürüldü. Sandıkta kazanmak kâfi görülmedi, bir de perde arkasında taht kurduğu iddia edildi. Siyaset değil, adeta bir saray entrikası hikâyesi yazıldı.

Lula'nın oğlu da suçlamalardan nasibini aldı. Oğul Luis'e yöneltilen suçlama da tanıdık. Luis'in kurduğu şirkete yatırdığı para suçlama konusu yapıldı.

Gelelim Lula'nın avukatına… Evet ona da suçlama yapıldı, o da tutuklandı. Avukatının ne için suçlandığını tahmin etmek ister misiniz? Lütfen deneyin, tahmin etmesi zor değil. Neyse, ben söyleyeyim. Avukat, itirafçının birine baskı yaptığı iddiasıyla tutuklandı.

Tam şu an herkesin aklına gelen o soruyu biliyorum. Lula’nın diplomasının akıbetini? İptal ettiler mi? Merak edenleriniz için cevaplayayım. Lula’nın diplomasını iptal etmemişler. Daha doğrusu Lula’nın üniversite diploması yokmuş. Olsaydı ederler miydi? Yoksa, yok yahu, o kadarı da kör göze parmak sokmak olur mu derlerdi bilemiyorum.

Lula’ya hakaret, ihale, rüşvet, kara para gibi konuları içerir 20’den fazla suçlama yapıldı. Son suçlamaysa, Lava Jato operasyonunun savcısı Delta Dallagnol tarafından bir basın toplantısıyla duyuruldu.

Dallagnol, düzenlediği basın toplantısında kamuoyuna Lula’yı bir suç örgütünün lideri olarak tanıttı. Ve Lula hakkında ‘suç örgütü kurmak ve yönetmek’ suçlamasında bulundu. Hem suçlama hem masumiyet karinesini hiçe sayan suçlu ilanı da ne kadar tanıdık. Öyle değil mi?

Savcılar suçlama yaparken Yargıç Sérgio Moro da basına verdiği demeçte, Lula’ya karşı yürütülen soruşturmayı —aynen aktarıyorum— ‘yüzyılın en büyük yolsuzluk soruşturması’ olarak tanımladı.

Hazır olun inanmayacaksınız ama Lula’ya “ahtapot” da dediler. Ülkeyi ele geçirmek için kollarını devletin her kurumuna, her ihaleye, her karar mekanizmasına uzatan karanlık bir yaratık gibi anlattılar onu. Her kolunun bir kurumu sardığını, her hamlesinin gizli bir planın parçası olduğunu iddia ettiler. Bir siyasetçiyi yargı eliyle seçim arenasından çekmeleri yetmedi; onu insan olmaktan çıkarıp bütün ülkeyi saran bir ahtapota dönüştürdüler.

Suçlamaların zamanlamasının, suçlamaların ne olduğunun, süreci yöneten yargı aktörlerinin basın demeçlerinin bizim yaşadığımız süreçle eşsiz bir benzerlikte olduğunu anlattım. Ama benzerlikler bununla sınırlı değil.

Peki, Lula’ya yöneltilen suçlamaların dayanağı neydi? Ona da bakalım. Belki o da benzerdir.

Suçlamaların dayanağı mali raporlar mıydı?

Fiziki-teknik takip tutanakları mıydı? Hayır bunlar değildi.

Suçlamaların dayanağı maddi deliller değilse neydi?

Hepimizin tahmin ettiği gibi, itirafçı beyanlarıydı. Lula ve arkadaşları yalnızca itirafçı beyanlarıyla suçlandılar.

Yargıç Sergio Moro, yalnızca itirafçı beyanlarıyla Lula’yı yargıladı ve mahkum etti. Ve Lula, 2018’de yapılan seçimlere katılamadı. Seçimleri Trump’ın desteklediği aşırı sağcı Bolsonaro kazandı. Bolsonaro ilk iş olarak, Lula’ya yönelik yargı taarruzunu yöneten Yargıç Sergio Moro’yu Adalet Bakanı atadı...

Binlerce kilometre uzakta yaşanan bir süreç nasıl ve ne kadar tanıdık değil mi? Karl Marx " Anlatılan senin hikayendir." Der Horatius’tan alıntı yaparak. Benim de anlattıklarım herkesin hikayesi.

Burada olanlarla az önce anlattıklarım arasındaki bağı görmek için büyük bir sezgiye, derin bir teoriye ya da karmaşık analizlere ihtiyaç yok. Bazen benzerlikler o kadar çıplaktır ki, inkâr etmek için özel bir çaba gerekir.

Brezilya’da enseyi karartmayanlar çok zaman geçmeden bir avuç azınlığın yargıyı ele geçiremediğini gördüler. Brezilya Yüksek Mahkemesi, Sérgio Moro’nun Adalet Bakanı olarak atanması hakkında bu atamanın, Lula’ya karşı yürütülen yargısal sürecin bir ‘ödülü’ niteliği taşıdığına karar verdi.

Bu yüksek mahkeme kararının öncesine geri döneyim.

Evet, Moro Adalet Bakanı oldu. Fakat Emile Zola’nın dediği gibi “gerçek yürüyordu”. 2019 yılında The Intercept Brasil gazetesi tarafından bir yazı dizisi yayımlandı. Yazı dizisinde Yargıç Sergio Moro ve Lava Jato savcıları arasındaki yazışmalar ifşa edildi. Bu yazışmalarda bizzat yargıç ve savcıların Lula’ya komplo kurduklarının itirafı ve belgeleri vardı. Neler vardı sayalım:

  • Savcılar ve bağımsız olması gereken yargıçlar arasında koordinasyon olduğunun ispatı vardı.
  • Savcıların soruşturma stratejilerini Sergio Moro’yla birlikte kararlaştırdıklarının ispatı vardı.
  • Tanıkların savcılar tarafından nasıl yönlendirildiğinin, baskı kurulduğunun ispatı vardı.
  • Medyaya bilgi ve belge sızdırıldığının ispatı vardı.
  • Savcıların Lula’nın masumiyetinin farkında olduklarını ifade eden mesajları vardı.
  • En önemlisi de… Gözaltına almaların, tutuklamaların, malvarlığına el koymaların kişileri “diz çöktürmek” ve itirafa zorlamak amacıyla işkence olarak kullanıldığının ispatı vardı.

Günün sonunda bütün yargı sürecinin Lula’nın seçimlere katılmasını engellemek amacıyla bir grup yargı mensubu organizasyonuyla gerçekleştirilen siyasi bir komplo olduğu ortaya çıkmıştır. Gerçeklerin ortaya çıkmasıyla birlikte verilen bütün mahkumiyet kararları da bozuldu.

Mendes isimli Yüksek Mahkeme hakimi, kurulan düzene katılmayan ancak

kendisi gibi sessiz kalıp alet olan Hakimler için şu sözleri eder:

"Bu büyük bir yüz karası ve biz bunun bir parçası olduk. Bu insanların suç ortağıyız. Bu itirafları biz geçerli saydık. Buna katılan herkesin "başarısız" olduk demesi gerekir."

Yüksek Mahkemenin verilen mahkumiyeti bozma kararından bir cümleye yer vermek isterim:

"...suç isnat eden savcılık makamı, bizzat suç teşkil eden davranışlara yönelmiştir."

Nihayetinde yolsuzlukla, rüşvetle, kara parayla suçlanan, hapsedilen, mahkum edilen Lula da Silva, 2022 yılında Brezilya halkının yarısından fazlasının oyunu alarak Brezilya Devlet Başkanı seçilmiştir. Halen görevinin başındadır.

Brezilya örneğiyle birlikte yargı silahının pratik karşılığını anlatmış oldum.

Artık bu yargı stratejisinin ve taktiklerinin mahkemeniz dosyasındaki karşılığını anlatma zamanı… Ortaya atılan iddiaların sahteliğini ortaya çıkarmakla kalmayacağım bu iddianamenin yazarlarının işlediği suçları da teşhir edeceğim.

Sözüm bittiğinde, dünya ve ülke tarihindeki siyasi hesaplaşmaların mahkemeler önünde görülme örneklerinin birebir mahkemeniz dosyasına uygulandığını göreceğiz. Bu dosyayı kurgulayanlar biricik ve özel değil. Tarihin bakiyesindeki tüm suçları, tüm yasak usulleri ve hukuk ihlallerini heybelerine atarak bu dosya üzerine boca ettiler.

***

  1. Birinci Stratejik Boyuta Karşılık Gelen Yöntemler
    1. Yargı Aktörlerinin Seçimi

Sayın Heyet,

Silah olarak kullanılan bu yargı sürecinin ilk halkasını, yargı yerinin ve yargı aktörlerinin seçimi oluşturuyor.

Tarihte yargı mensuplarının doğrudan siyasi iktidara bağlı şekilde teşkilatlandığı ilk yapının Engizisyon olduğunu biliyoruz.

Bugün Türkiye’de hakim ve savcıların bağımsızlığını teminat altına almakla görevli kurum, Hakimler ve Savcılar Kurulu’dur yani HSK’dır.

Fakat yapısal olarak tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için günümüz şartlarında Türkiye’de tarafsız bir mahkemeden ya da savcılık kurumundan bahsetmek mümkün değil. HSK’nın yapısal sorunu ve siyasi iktidarla olan bağının yargı üzerindeki etkileri, bugün artık herkesçe bilinen bir gerçekliktir.

Gün aşırı “Türkiye bir hukuk devletidir, yargı tarafsızdır” diye açıklama yapmak bu gerçeğin üstünü örtmüyor hatta daha da görünür kılıyordu. Tekrarlanan her cümle, inşa edilmek istenen algının değil, bastırılmaya çalışılan hakikatin itirafına dönüşüyordu. Sürekli vurgulanan tarafsızlık söylemi, tarafsızlığın yitirildiğine dair en güçlü kanıt hâline geliyordu. Bu görünürlük yetmemiş olacak ki, artık “Türkiye bir hukuk devletidir” demeyi dahi tercih etmeyen, masumiyet karinesinin en temel anlamından dahi bihaber olan yeni bir bakan atandı.

Gerçek şudur ki, silah olarak kullanılan yargı süreçlerinin yürütücüsü olan savcı ve yargıçlar, birini mahkûm etmeye baştan karar verirler. İlgili hukuk ciltlerini gözden geçirir, kararlarını gerekçelendirmek için kullanışlı buldukları sayfaları koparırlar. Çoğu zaman, en arka raflarda unutulmuş mütevazı bir broşürün içinde bile işlerine yarar tek bir sayfa bulamazlar; bu durumda, tutarsız ve çoğu kez akıldışı olan yeni argümanlar uydururlar.

Dışarıdan bir gözlemci, bu uzun hukuka aykırılık zincirine, kötüye yetki kullanımlarına ve görev ihlallerine bakacak olsa, hukukun üstünlüğünün çöktüğünü ve bir grup suçlu yargı mensubunun dilediklerini yaptığını düşünecektir.

Gerçekten de adi bir suç eylemi daha güvenli olabilir, çünkü gücünün olmadığını bilen sıradan fail, savunmacı bir tutum takınır. Oysa burada sözünü ettiğimiz türden yargı mensubu fail ise korunduğunu ve yalıtıldığını hisseder, aşırı tepki vermeye ve derin izler bırakmaya eğilimlidir.

Bu kişiler, karşılarına çıkan herhangi bir metni ya da akıllarına gelen herhangi bir düşünceyi gerekçe olarak kullanmakta; Roma’dan bu yana süregelen hukukî içtihatlara, çağdaş hukukçuların geliştirdiği doktrinlere ya da önceki yargıçların kararlarına zerre kadar önem vermemektedir. Anayasal metinler ise onlar için kağıt parçasından ibarettir.

Yani anlatmaya çalıştığım şey Türkiye özelinde gerçekten de böyle bir işe girişmek için siyasi iktidara gönülden bağlı olmaktan daha fazla bir motivasyonun gerektiğidir…

Dolayısıyla, biraz daha derinlemesine bir yargı sosyolojisi incelemesi yapmamız gerekiyor. Çünkü günümüzde her hakim savcının bu tür kriminal girişimlere katılmaya istekli olmayacağı açık. Bu sosyolojik parantez zorunludur, çünkü gördüğümüz üzere, yalnızca bir yargıç azınlığı yargının silah olarak kullanılmasına katılır. Çoğunluk, ihtiyatlı biçimde kayıtsızlığa sığınmayı ve kimsenin adını duymadığı bir ilçeye sürgün gitmek yerine başını toprağa gömmeyi tercih etmektedir.

Peki, bu çetrefilli yolu seçen azınlığın motivasyonları nelerdir?

Bir: Terfilerin siyasi iktidarın tasarrufuyla olması.

Bu tasarruf bilinci, zaten siyasi referansla seçilen hakim ve savcıların doğru davranıştan sapmalarını teşvik eden bir unsurdur.

İki: Bireysel faktörler.

Örneğin “baş kahramanların” psikolojik eğilimleri, aşağılık kompleksleri, görev sırasında algılanan ya da gerçek küçük düşürülmelerin neden olduğu yaralar veya görevleriyle ilgisi olmayan diğer travmalar.

Belki aralarında dönemin güçlüleriyle birleşerek güçlü hissedenler ve bu ödünç gücü öznel olarak erotikleştirenler dahi olabilir. Bununla birlikte, aslında asla onlardan biri olmayacaklarını, yalnızca işe yaradıkları sürece kullanılacaklarını fark etmezler.

Üç: Şöhret düşkünlüğü.

Bunlar mikrofonlara ve kamera ışıklarına meraklıdır. Toplumsal grubu ve hatta ailesi önünde özsaygısını pekiştirmek ister. Bu karakterler televizyon şöhretinin kısa anını siyasete girmek için kullanmaya çalışır. Bunlar “yıldız savcı ve yargıçlar”dır. Sayıları çok değildir ve genellikle diğer yargıç tipleri tarafından dışlanırlar; çünkü gösterişleriyle “kirletici” kabul edilirler.

Şöhret arayışında olanlar genellikle gülünç duruma düşerken, siyasi iktidar arayışında olanlar çoğunlukla duvara çarparlar. Çok azı başarılı olur, onlar da yalnızca kısa bir süreliğine; tıpkı Sergio Moro örneğinde olduğu gibi.

Yargı bürokrasisi onları siyaset oyunlarına hazırlamadığı için bu yıldız savcı ve yargıçların başarısızlığa uğramaları neredeyse her zaman garantidir.

Dört: yaptıklarının cezasız kalacağına duydukları inanç

Aralarından biraz akıllı olanlar terfiyi garantileyecek parça başı işlerle bu bataklıktan bir an önce sıyrılmaya çalışırlar. Diğerleri ise “DEVLET İŞİ” yaptıkları ya da “TERÖRLE/SUÇLA MÜCADELE” ettikleri gibi söylemlerle istedikleri kadar ileri gidebileceklerini düşünürler.

Fakat tam bu noktada bir yüksek yargı kararındaki şu sözlere dikkat çekmeli: Karardan aynen aktarıyorum.

“Kesin olarak anlaşılmalıdır ki, yargı erki intikam duygusunu tatmin etmek için var değildir.

Yargıç, suçla mücadelede bir kahraman değildir ve olamaz. Yargıcın görevi suçluları avlamak değildir.

Yargıç, kamu güvenliği ajanı, toplumsal ahlakın bekçisi ya da ulusun siyasi kaderinin yönlendiricisi değildir.

Yargıç yalnızca adaletin sözcüsü olmalıdır.”

Sonuç olarak her ne sebepten olursa olsun bu tür yargı aktörleri iktidardakilerin onları koruyacağı varsayımıyla hareket ederler ve cezasız kalacaklarına inanırlar. Fakat “iktidarın geçici olduğunu unuturlar.”

Şimdi önünüzdeki dosyada yargı silahının ilk aşamasını oluşturan yargı aktörü seçiminin hangi kriterlere göre ve nasıl yapıldığını konuşma zamanı…

Önünüzdeki iddianamenin sahibi olan dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in, 2017-2022 yılları arasında birçok siyasetçi, avukat, akademisyen ve yazara ağır hapis cezaları ve siyasi yasak kararları verdiğini bugün bilmeyen yok.

Ve yine muhalefeti tasfiye etmeye adanmış olan bu yargı kariyerini 2 Haziran 2022’de ilk olarak Adalet Bakan Yardımcılığıyla taçlandırdığını biliyoruz.

Kendisinin hakimlik yaptığı dönemde çok sayıda skandal karar vermiş olsa da hakimlik kariyerinin sonuna doğru bugün bizlere karşı olan niyetinin ne olduğunu gösteren bir dosyası vardı. Hangi dosyadan bahsediyorum anlatayım:

2021 yılında İstanbul 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir yargılama yapılıyordu. Bu yargılamanın konusu, Din Âlimleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (DİAYDER) üyelerinin terör örgütü üyeliği iddiasıydı. Yargılama devam ederken, DİAYDER üyelerine yönelik benzer suçlamalarla yeni bir iddianame düzenlendi ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mükerrer bir yargılamaya başlandı.

Bu mükerrer yargılamanın odağında, ortak özellikleri İBB’de çalışmak olan DİAYDER’liler vardı. Bu kişilerin yargılanması sırasında, ne savcılığın ne de sanıkların bir talebi yokken, Mahkeme Başkanı İBB’nin üst düzey bir yöneticisini tanık olarak davet etti. Mahkeme Başkanının bu tanığı hangi gerekçeyle çağırdığı bilinmiyordu. Acaba erenler mi fısıldamıştı…

Üst düzey İBB yöneticisi tanık olarak dinlendikten sonra, Mahkeme Başkanı kıdemli üyenin itirazına rağmen tanık hakkında suç duyurusunda bulundu. Savcının dinleyip suç unsuru görmediği tanıkta, Mahkeme Başkanı suç gördü.

Tanık olarak çağrılan o yönetici, davaya sanık olarak dahil edildi. Böylece İBB’nin adı ilk kez terörle yan yana anılmış oldu. O sırada Mahkeme Başkanı da, önceki “başarılarının” karşılığını aldı ve Bakanlıkta bir göreve atandı. Yerine gelen heyet ise bu yargılama garabetinin parçası olmadı; söz konusu İBB yöneticisi hakkında beraat kararı verdi.

Bir parantez açarak belirtmem gerekir ki, üst düzey İBB yöneticisi olarak bahsettiğim kişi Yavuz Saltık’tır. Yavuz Saltık, İmamoğlu’nun sosyal belediyecilik politikalarının ve icraatlerinin en önemli emekçilerindendir.

Tüm bu özellikleri nedeniyle bugün de burada olmaya hak kazanan, bu kazanımı tutuklulukla taçlandıran bir kimsedir. O, bugünkü kumpasın ilk esiri yapılmak istenmişti.

Bu dosya, o dönem 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan Akın Gürlek’in, Sayın İmamoğlu’na uzanma girişiminin, niyetinin ne olduğunu belli ettiği ilk dosyaydı.

Yani, sanıldığı ve konuşulduğu gibi İmamoğlu’nun tasfiye edilme girişimi 2024 Ekim ayıyla başlamadı. Ekim 2024 için, üçüncü sınıf taklit bir senaryonun devam filmi denilebilir.

9 Ekim 2024’te Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atandıktan 9 gün sonra bugün yargılandığımız dosyanın soruşturmasını başlattı. Eş zamanlı olarak CHP’li Belediye Başkanlarına yönelik yargı kuşatmasını da başlatmıştır.

Akın Gürlek’in takvim seçimleri Sn. İmamoğlu’na yönelik sıkı bir takibin bulunduğunun ispatıdır.

  • 22 Şubat’ta Sayın İmamoğlu Cumhurbaşkanlığı adaylığı ön seçimine katılma başvurusu yapar yapmaz, aynı gün, mesai bittikten sonra, diploma iptaline giden soruşturma sürecini başlatmıştır. Tesadüf olduğuna inanmalı mıyız?
  • Kanundaki 4 günlük gözaltı süresini gözeterek, ön seçime 4 gün kala Sn. İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının tesadüf olduğuna inanmalı mıyız?

Bu salonda soruşturma makamlarının bu takvim seçimlerini kaderin bir cilvesi, tesadüf olarak gören tek bir kimse var mı?

  • An itibariyle Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı dosyalardaki hakim değişikliği sayısı 12’yi buldu. Siz de öylesiniz. Değiştirilmiş değil ancak teşekkül edilmiş bir heyetsiniz. Bu salondaki herkes sizin bu dava için bir araya getirildiğinizi biliyor.
  • Dosya ekleri Mahkeme önüne gelmeden iddianame değerlendirdiniz.
  • Tek tük değil onlarca iddianamenin iadesi sebebi varken iddianameyi kabul ettiniz.
  • İddianame kabul kararını savcılık açıkladı, tutukluluğun devam edip etmediğini savcılık açıkladı, duruşma tarihini savcılık açıkladı. Savcılığın sözcü ve amir gibi davranmasına ses etmediniz. (Mübaşir Örneği)
  • Hukuk dışı tefrik kararlarına imza atıyorsunuz,
  • 107 insanın tutuklu olduğu dosyada tek 1 kişiye özel tutuk değerlendirmesi yaptınız, duruşma açtınız. Bunu nasıl yaptığınıza dair dosyada tek bir evrak bulunmuyor.

Anlıyoruz ki UYAP’ta gelen-giden evrakları avukatlara açmıyorsunuz.

Yaptığınız hukuk ve teamül dışı işlemlere baktığımda hangi amaçla teşekkül edildiğinizi anlıyorum. Bu teşekkülle doğal yargıç ilkesini, tarafsız ve bağımsızlık ilkesini de adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesini de ihlal etmektesiniz.

İşte bu sebeple, bu Mahkeme Koğuşu’nda —zira cezaevi kampüsü içinde yer alan bir yere duruşma salonu demek güçtür— yaptığınız her işle ve aldığınız her kararla ilgili şüpheyle karşılanmayı peşinen kabul ediyor olmalısınız.

  1. İkinci Stratejik Boyuta Karşılık Gelen Yöntemler

Bu tür siyasi nitelikli yargılamalarda rol alan yargı aktörlerinin, bir kişiyi mahkûm etmeye en baştan karar verdiklerini ve bu hedef doğrultusunda işlerine yarayan hukuk metinlerini eğip bükerek, hatta parçalayarak kullandıklarını daha önce ifade etmiştim.

Bu yöntemle yürütülen her bir dava özünde hukuki görünse de anlamsız şekilde bir araya getirilmiş yasa maddelerinin ve adli tedbirlerin ürünüdür. Normal şartlarda birleştirilemeyecek olan bu parçalar akıldışı argümanlarla bağlanır ve sonsuz çeşitlilikte uydurma hukuki kolajlar üretilir.

Buna somut örnek olarak bana yöneltilen “özel vasfa haiz üye” nitelendirmesini gösterebilirim…5237 sayılı TCK’da böyle bir nitelendirme var mı? Yok! Peki nereden koparılıp getirilmiş bu parça? 765 sayılı mülga Ceza Kanunu 168/1 maddesinden.

Maalesef bugün dayanılan bu hüküm 90’lı yılların sonunda yürürlükten kaldırılmıştı. Buna rağmen hâlâ mülga bir kanundan kavram devşiriliyor. Anlaşılan o ki sadece hukuk metinleri değil, zihinler de 90’larda kalmış; tıpkı masalarındaki beyaz Toroslar gibi…

Amaç hedefi yok etmek olduğu için yasa yürürlükte mi değil mi hiç ama hiç önemli değil. Maksat hukuki görünümü olsun.

Bu şekilde hukuk metinleri hedef alınan düşmanı yok edecek silahlara dönüşür…

Yargı silahının ikinci stratejik boyutu işte tam da bu sürece karşılık gelir.

    1. Örgüt Kurma Suçu ve Bağlantılı Yasaların Silah Olarak Kullanımı

Sayın Heyet, sözünü ettiğim bu yargı aktörleri tarafından en çok kullanılan yasal düzenleme örgütlü suç yasalarıdır. Çünkü örgütlü suç yasaları tutuklama ve diğer adli tedbirlere imkan sağladığı için örgütlü suç soruşturması savcılara sağlam bir cephanelik verir.

Bir kamu görevlisini hedef alan savcı; TCK m. 220’deki suçun maddi unsurlarını oluşturan üye sayısı, hiyerarşik ilişki, suç işleme amacı, örgütsel faaliyetin sürekliliği, suç işlemeye elverişlilik gibi muğlak kriterleri bürokratik yapıya yükleyerek suçlamayı delil toplama zahmetine girmeden kendi içinde kolaylıkla inşa edebilir.

Örneğin hiyerarşik ilişki için sıfırdan bir şema çizmekle uğraşılmaz, bürokrasinin getirdiği hiyerarşik şemaya birkaç ekleme ve çıkarma çoğu zaman yeterli görülür. Zaten amaç, tasfiye edilmek istenen siyasi grubu parça parça değil bütün halde yok etmektir.

Örgütlü suç yasalarını siyasi davaların en popüler aracı haline getiren boşluk, bu suç kapsamında mahkumiyet için “gerçekten” işlenmiş bir suça ihtiyaç duyulmamasıdır. İşte bu yüzden fezlekenin 126. sayfasında soruşturmaya başlanması için gerçek bir suç işlenmesine dahi gerek olmadığı iştahlı bir şekilde tarif edilmiştir.

Fezlekede “Bahse konu örgüt suç işlemese bile, üyelerin bu amaçla bir araya gelmesi yeterli olacaktır.” şeklinde dile getirilen mantık, ilgili düzenlemeyi yargı için bir silah haline getiren boşluğu yaratmaktadır.

Kuşkusuz burada tarif edilen, yalnızca bir hazırlık hareketidir; teşebbüsün icrasına başlanmasından dahi çok uzaktır.

İddianamede savcıların adeta ellerini ovuşturarak suçun bu unsurunu köpürtmeleri boşa değildir:

“Burada ceza hukukundaki hazırlık hareketlerinin cezalandırılmaması şeklindeki genel kurala bir istisna getirilerek kamu düzeni, kamu güvenliği ve barışı açısından özel ve somut bir tehlikelilik halinin ortaya çıkması nedeniyle toplum yararı gözetilerek amaç suçlara ilişkin tehlike suçu niteliğindeki hazırlık hareketleri bağımsız bir suç kapsamına alınarak cezalandırılmaktadır.”

Bu muğlaklık sayesinde savcılar gerçekten işlenmiş suçlar bulup onları aydınlatmakla uğraşmazlar. Suçu, “hazırlık hareketinin cezalandırılabileceği” şekilde ele almak soruşturmayı hayali bir örgüt üzerinden inşa edip sözde suç eylemlerini bir torba haline getirerek tek dosyada mahkemenin önüne getirebilmek çok daha elverişlidir.

Bu nedenle savcılar, bürokratik, ticari ve iş ilişkilerden doğan husumetlerden türeyen “bu’nun kasasıdır”, “şu’nun çantacısıdır” vs. şeklindeki dedikoduların peşine düşerler. Hedef aldıkları kişileri bu dedikodularla tutuklarlar.

Bir sonraki aşamada ise “suç işlemek için bir araya gelindiğine” dair itiraflar toplamaya odaklanırlar. Bu şekilde suç işleyip işlemediği belli dahi olmayan hayali bir suç örgütünü soruşturma sürecinde kendileri inşa ederler.

Bürokratik hiyerarşinin tepesinde olan kamu görevlileri, savcılığın inşa ettiği hayali suç örgütünün doğal lideri haline gelir.

Şimdi şu soyut tehlike meselesine geri dönelim, zira bu zamana kadar bu hayali suç örgütünün işlediği bir suç hakkında verilmiş bir karar yok. Zaten savcılık bu nedenle “cezalandırılmaları için gerçekten işlenmiş bir suça gerek yok, suç işleme amacıyla toplanmaları yeterli” meselesini vurguluyor.

Genel olarak suçlar, icraya başlanmasıyla, yani teşebbüs aşamasında cezalandırılır. Önceki ya da hazırlık mahiyetindeki fiillerin tamamı kural olarak cezasızdır. Örneğin birini tehdit etmek için kullanılacağı düşünülen bıçağın satın alınması gibi fiiller cezasızdır.

Peki çıkar amaçlı suç örgütünün hazırlık hareketi ne olabilir? En az üç kişinin bir araya gelmesi mi?

Bu en azından bir öncül… Hiçbir birliktelik, salt bir birliktelik olması nedeniyle korunan bir hukuki değere zarar vermez. Böyle bir soyut zarar anlayışı totaliter rejimlere özgüdür. Nazi rejimi bu mantıkla sırf var oldukları için “tehlikeli” ve “yasadışı” sayılan siyasal birliktelikleri yargılamıştır.

Öte yandan Weber’in çalışmalarının gösterdiği gibi “birliktelik” tanımı gereği siyasaldır. Tam da bu bağlamda savcıların “siyasal birliktelik” kavramıyla “suç örgütü” kavramını kaynaştırdığına işaret edilir. Zira bu şekilde yürütülen yargılamalardaki olguların tamamında hedef alınan şey, bizzat siyaset alanının kendisidir.

Burada, hukuku aşan ama aynı zamanda onu da içine alan bir kasıtlı bir kavram çarpıtması söz konusudur. “Siyasal birliktelik” kavramı, özellikle halkçı ve siyasal muhalifleri hedef almak için kullanılan “suç örgütü” kavramıyla yer değiştirmiş görünmektedir. Tıpkı darbe dönemlerinde olduğu gibi, muhalifler artık siyasal aktörler olarak değil; yasa dışı ve kriminal yapıların parçasıymış gibi sunulmaktadır.

Fezlekede örnek verilen hazırlık hareketlerinin nasıl siyasal alanla iç içe geçtiğine bakalım:

“kurum yöneticileri ile bağ kurmak, personeli stratejik olarak yönetmek, tatmin edici vaatlerde bulunmak…”

Peki, Savcılığın 4 bin sayfalık hayali suç örgütünün bu hazırlık hareketleriyle ulaşmak istediği amaç ne miydi?

“Cumhurbaşkanlığı”

En azından suçlamanın siyasi olduğunu anlatmak için daha fazla çaba sarf etmemize gerek yok.

    1. Anonim İhbarlar ve Gizli Tanıklar

Hayali de olsa bir suç örgütü inşa edebilmek ve diğer araçları devreye sokabilmek için bir başlangıç noktasına ihtiyaç vardır. Örgütlü suç soruşturmalarının kapısını açan kilit çoğu zaman medyada çıkan operasyonel sahte haberlerdir, bunları anonim ihbarlar ve gizli tanıklar izler.

Savcıların çok önceden kararlaştırdığı suçlamayı destekleyecek unsurları araması hukukta “delil avcılığı” olarak adlandırılır. Bu, “belirli veya açık bir amacı bulunmaksızın yürütülen, gelişigüzel ve spekülatif bir araştırmadır; gelecekteki bir kovuşturmayı destekleyecek herhangi bir delili ‘yakalamak’ umuduyla ‘ağlarını atan’ bir uygulamadır.”

2024/228233 Numaralı Soruşturma

İddianamede yazdığına göre bu davanın soruşturmasını başlatma dayanağı, Mart 2024 seçimlerinden hemen önce, yandaş medya tarafından “CHP’de para sayma görüntüleri” manşetleriyle dolaşıma sokulan görüntülerdir. Oysa bu görüntülere ilişkin daha önce soruşturma başlatılmış ve kamu davası açılmıştı. Yani tekrar, mükerrer şekilde yeni bir soruşturmanın konusu yapılmasına gerek yoktu. İşte bu durum, savcıların bu soruşturmayı başka saiklerle başlattığının ispatıdır. Gelin o süreci hatırlayalım...

Bahse konu görüntülerin basında yer almasıyla birlikte CHP tarafından görüntü içeriğinin il binasının satın alınmasına ilişkin olduğu açıklanmışsa da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görüntülerin ilk yayınlandığı tarihte 2024/64419 numarasıyla il binası soruşturması başlatılmıştı.

O soruşturma adeta iftira atmak için toplanılan bir çekim merkezine dönüştü. Elbette iftira atmak için sıraya giren tanıkların hiçbirisinin soruşturma konusu olaya dair tek bir görgüsü bulunmamaktaydı.

Soruşturma sürerken ve iftiracılar sıraya girmişken, seçimlere bir gün kala Erdoğan, görüntülerdeki paraların Kandil’e gönderildiğini iddia etmişti.

Ancak soruşturma tamamlandığında ortada ne Kandil’e para gönderme ne de iftiracıların suçlamaları vardı. Bu iddiaların hiçbiri yoktu iddianamede. Açılan dava, altı üstü Siyasi Partiler Kanununa muhalefetten ibaretti. Belli ki o soruşturmayı yürüten savcı, Yargı silahının faili olmaya ikna edilememişti...

Bu arada bir parantez açmak isterim. Bu davanın soruşturmasını da il binası davasının soruşturmasını da İstanbul CBS yapmıştır. Aynı olay, aynı deliller, aynı savcılık ama iki ayrı iddianame... Görüntülerdeki para il binası iddianamesinde bağış parası; örgüt iddianamesinde ise rüşvet parası... Aynı savcılık yazdı iki iddianameyi! Aynı deliller, aynı iftiracılarla. Hangisi doğru?

Savcılık küldür, yani bütündür. Mahkemelerdeki gibi görüş ayrılığı olmaz. Bu farklılığın izahı nedir? Savcılığın bir iddianamesi yalan, diğeri gerçek mi? Buradan çıkarmamız gereken sonuç savcıların yanılabileceği mi? O halde yarın bu iddianamenin de yalan olduğunu okumamız mümkün.

Sayın Heyet, iddia makamının soruşturma başlangıç şüphesi bile kendi kendisini inkar etmesiyle kurgulanmış. Neyse parantezi kapatıp devam edelim.

O dosyanın iftiracıları hemen bu dosyanın tanığı yapılmıştır. Yani, yeni bir şey kurgulama ihtiyacı dahi duymamışlar... 21.10.2024’te dolandırıcılık sabıkalı Uğur Güngör, 23.10.2024’te Hasan Hüseyin Şenyurt isimli cinsel taciz, hırsızlık, dolandırıcılık sabıkalı kişi tanık yapılmıştır. Ne muteber tanıklar ama!

1.11.2024 tarihinde, Orhan Alkan isimli kişi tanık yapılmıştır. Daha sonra Orhan Alkan, savcılığa verdiği dilekçeyle yapmış olduğu tanıklığı ve anlattığı beyanları inkar etmiştir. Gördüğümüz üzere önce savcısı kendisini inkar etti şimdi de tanığı kendisini inkar ediyor. Nasıl olacak bu iş…

İBB soruşturması kapsamında toplamda 21 gizli tanık ifadesi alınmıştır. İfade içeriklerine bakıldığında birçok mantıksızlık ve tutarsızlığın yanı sıra suçlayıcı ifadelerin bütünüyle duyuma dayalı olduğu görülmektedir.

Soruşturma kapsamında üretilen ilk gizli tanık ifadesi ise 18.11.2024 tarihlidir. Üretilen ilk gizli tanık İLKE’dir. Kamuoyuna da yansıdığı üzere İLKE mahlaslı gizli tanık, ifadesi alındıktan iki gün sonra, 21 Kasım 2024 tarihinde gizli tanıklık yapmak istemediğini beyan etmiştir. Savcısından, tanığından sonra gizli tanığı da kendisini inkar ediyor…

Soruşturmanın boşa düşeceğini fark eden savcılık, bakın ne yapmış? 19 Mart Darbesi sürecinde, şüphelilere yöneltilen sorgu tutanaklarında Gizli tanık İLKE’nin ifadelerini noktası virgülüne kadar aynı olacak şekilde Gizli tanık MEŞE adıyla kullanmıştır.

Hukuken tek başına bir delil niteliği olmayan Gizli Tanık beyanları bu şekilde bütünüyle yasadışı bir niteliğe bürünmüşken 19 Mart tutuklamaları işte bu geri çekilen, kopyalanan tutanaklar üzerine inşa edildi.

Fakat skandal burada bitmemiş Gizli Tanık MEŞE’nin ifadesiyle 28 farklı kişinin suçlandığı iddianameye bakıldığında MEŞE’nin buharlaştığı ve onlarca kişinin haksız yere gözaltına alınıp tutuklandığı anlaşılmıştır.

Dahası gizli tanık İlke tanık olmaktan vazgeçtiğini bildiren bir dilekçe sunmuş olmasına karşın yaklaşık 1 yıl sonra hazırlanacak olan İBB iddianamesinde gizli tanık İlke’ye tam 61 kez atıf yapılmıştır. Bu anlattığım salt bir hukuka aykırılık zinciri değil, düpedüz sahtecilik ve inkar zinciridir.

Sayın Heyet, anonim ihbarlar ve gizli tanıklık uygulamasının kökenleri de şaşırmayacağınız üzere Engizisyon’a dayanır. İtalyan hukukçu Cesare Beccaria tarafından 1764 yılında yazılan ve modern ceza hukukunun kurucu metinleri arasında sayılan Suçlar ve Cezalar Hakkında isimli kitapta bu uygulamalar şu şekilde eleştiriliyor.

Suçlar ve Cezalar Hakkında, s.82-83 Sami Selçuk’un çevirisiyle…

Zorbalığın en sağlam, en güçlü kalkanı olan gizlilik silahını kuşandığı zaman iftiradan kim kendisini koruyup kurtarabilir ki? Böyle bir yerde her yurttaşında bir düşman görme kuşkusunu taşıyan ve her insanda kaldırıp yok ettiği huzuru genel güvenlik adına sağlamaya zorlayan bir hükümdar varsa, bu ne menem bir devlettir?

Öyleyse, gizli soruşturmaları ve cezaları haklı kılan gerekçeler nelerdir? Bunlar, acaba kamu esenliğinin, güvenliğinin ve hükümet biçiminin sürdürülmesi kaygılarından mı doğuyorlar? Dahası, bu nasıl tuhaf bir devlettir ki, bütün gücü ve güçten de etkili olan kamuoyunu hem elinde tutar, hem de her yurttaşından korkar? Suçlayan kişinin güvenliğinden mi çekiniliyor, nedir?

Demek, yasalar onu yeterince korumamaktadır. Demek, hükümdardan daha güçlü olan yurttaşları var! Yoksa bu çirkin ve kınanası münafıklığın aşağılığı mı, alçaklığı koruyor onları? Eğer öyleyse bunun anlamı, gizli iftiraya izin veriliyor, yalnızca herkesçe bilinen iftira ise cezalandırılıyor demektir!

Sayın Heyet, 500 yıl önce bu denli sert sözlerle eleştirilen gizli tanıklığın günümüzün en popüler soruşturma aracına dönüşmüş olması utanç verici bir şey ve bunu normalleştiren yargı sistemi üzerine düşünmemiz gerek…

Gizli tanık bahsinde yaşatılan skandal yetmiyormuş gibi açık tanıklarda daha büyük bir skandal ortaya çıktı. Soruşturma aşamasında tanık sıfatıyla ifadesi alınan Ahmet Taşçı’nın kendi ifadelerinin tutanağa aktarılırken savcılık tarafından manipüle edildiği ortaya çıktı. Bu durum Ahmet Taşçı’nın dilekçesiyle öğrenildi. Dilekçesindeki ifadeyi aynen aktarıyorum:

“Savcılığınıza yukarıda yazılı dosyasından daha önce bilgi sahibi sıfatıyla beyanda bulunmuştum. Ancak basından öğrendiğim kadarıyla söz konusu ifadelerim gizli tanık ifadesi olarak dosyaya yansımıştır. Ben yemin altında bir beyanda bulunmadığım gibi anlattıklarım bizim sektörde kulaktan kulağa dolaşan konular hakkında duyduklarımı anlattım. Benim beyanlarım görgüye değil duyuma dayalıdır… Benden bilgi sahibi olarak beyanda bulunmam Savcılık tarafından istendi. Ben de piyasada duyduklarımı Savcılık makamına ilettim. Ancak bu söylediklerime dair doğrudan şahit olduğum bir olay yoktur…Beyanımda ismi geçen kişilerin tutuklandığını öğrendim. Bu durumdan dolayı vicdanım rahat değil. Ben kimsenin hakkına girmek istemem, kimsenin benim yüzümden bir zarar görmesini istemem. Gördüğüm kadarıyla anlattıklarımın bir kısmı evraklara farklı yansıtılmış bu nedenle dürüst bir vatandaş ve Allah korkusu olan biri olarak işbu dilekçeyi vermem gerektiğini düşündüm."

Bugün Ahmet Taşçı, ifadelerinde bahsettiği olayların tamamen duyuma dayalı olduğunu, fakat tutanağa doğrudan görgü tanığı gibi aktarıldığını ifade ediyor. İddianamede ise bu dedikodulara tam olarak 80 ayrı yerde atıf yapılıyor. Görüleceği üzere maruz kaldığımız soruşturma süreci bütünüyle asılsız ihbarlarla, sahte gizli tanık ve tanık ifadeleriyle başlatıldı…

Sayın Heyet, girişilen tüm bu sahteciliğin rastgele olduğunu söylememiz mümkün değil… Elbette girişilen tüm bu sahteciliğin ardında ulaşılmak istenen yasadışı bir amaç vardı…

    1. Keyfi Gözaltı ve Tutuklamalar

Sahte olduğu bilinen bu gizli tanık ve tanık ifadeleri, 19 Mart 2025’te 101 kişinin gözaltına alınması ve 48 kişinin tutuklanması için kullanıldı. Mevcut iddianame kapsamında ise 232 kişinin hukuka aykırı şekilde gözaltına alındığı ve 160 kişinin tutuklandığı görülüyor. Toplamda ise 402 kişi bu asılsız suçlamalarla sanık haline getirilmiş durumda.

Peki haklarında en ufak somut bir delil olmaksızın sadece şoför oldukları için gözaltına alınıp tutuklanan arkadaşlara ne demeli? Savcılığın dedikodu peşine düşmesi yeterince utanç verici değilmiş gibi bunu bile insanları tutuklamadan yapamaması ne kadar aciz durumda olduklarını göstermiyor mu?

Sulh ceza hakimi şoförler hakkındaki tutuklama kararını şu şekilde kuruyor;

“Şüpheliler Hüseyin YURDDAŞ, Kadir ÖZTÜRK, Sabri Caner KIRCA ve Mustafa BOSTANCI'nın çıkar amaçlı suç örgütü üyeleri ya da yöneticisi olan şahıslardan Fatih KELEŞ, Kadriye KASAPOŠLU, Murat ONGUN ve İbrahim ÖZKAN isimli şahısların şoförlüğünü yaptıkları;

…“işverenleri ile birlikte uzun süredir ve güvene dayalı olarak çalıştıkları nazara alındığından söz konusu para, telefon ya da tabletlerin suçtan kaynaklanan malvarlığı olduğunu bilmeyecek olmalarının hayatın olağan akışına aykırı olduğu,”

Şimdi savcılığın sulh ceza hakimine dayatıp tutuklama gerekçesi haline getirdiği ve iddianameye kadar taşıdığı bu akıl yürütmeye biraz yakından bakalım

  • Hakim her nasılsa o dönem haklarında iddianame dahi düzenlenmemiş olan Fatih KELEŞ, Kadriye KASAPOŠLU, Murat ONGUN ve İbrahim ÖZKAN’ı çıkar amaçlı suç örgütü üyesi/yöneticisi olduğuna kanaat getirmiş,
  • buradan hareketle şoför arkadaşların “işverenleri ile birlikte uzun süredir ve güvene dayalı” çalışmalarını bir şüphe sebebi olarak nitelendirmiş,
  • sadece “söz konusu” olan fakat ortada olmayan para, telefon ya da tabletler suçtan kaynaklanan malvarlığıdır demiş,
  • işin çığırından çıktığı nokta tam da burası zira tüm bu suçlamalara dayanak yapılmaya çalışılan Bayram Yıldırım’ın ifadesinde paranın, telefonun, tabletin nereden geldiğine dair en ufak bir detay dahi yok… yani “suçtan kaynaklanan” nitelemesi tamamen savcılığın ve hakimin hayal ürünü, hangi suçtan? ne zaman? ne kadar? hiçbirisinin cevabı yok…
  • Fakat savcılığın telefona, tablete olan merakı herkesin malumu, Bayram Yıldırım’ı 11 gün tutuklu tuttuktan sonra kolinin içinde “ 7 adet telefon, 7 adet tablet ve 7 adet klavye” olduğu bilgisini söküp almışlar…
  • Savcılık hemen “suçtan kaynaklandığını iddia ettiği bu malvarlığının” peşine düşmüş ve bingo işte savcılığın iddiasına göre Mustafa Bostancı’nın ikrarı: “ofise şehit aileleri ya da yardıma muhtaç öğrenciler gelip giderdi. Bu kişilere bahse konu kutu içerisinden tablet veya telefon teslim ediliyordu.”
  • Peki cevaplanması gereken soru neydi? hangi suçtan? ne zaman? ne kadar para kazanıldı? Yok, çünkü önemli değil, çünkü bir soruşturma faaliyeti yürütülmüyor.
  • Bakın bu mesele iddianamede Eylem 18 başlığında işleniyor ve şoför arkadaşlara yönelik suçlama “suç gelirlerini aklama faaliyetinde taşıyıcı zincirde yer almak”; “suç geliri” dedikleri nasıl temin edildiği ile ilgilenmedikleri “ 7 adet telefon, 7 adet tablet ve 7 adet klavye”; aklama dedikleri şehit aileleri ya da yardıma muhtaç öğrencilere yardım…
  • Başta da dediğimiz gibi iktidarın gözünde en büyük suç işte tam olarak bu. İddianamenin her yeri bu tarz yardım işlerinin suç olarak nitelendirilmesiyle dolu… Bunun yapılmış olma ihtimalinin bile siyasi iktidarın gözünün dönmesine neden olduğunu görebiliyorum…

Son olarak bahsetmem gereken ciddi ve çözülmesi gereken acil bir sorunumuz daha var. Recep Cebeci, Zekai Kırat, Doğukan Arıcı, İlkay Onok da benzer şekilde sadece “işverenleri ile birlikte uzun süredir çalıştıkları” gerekçesiyle tutuklanan diğer şoför arkadaşlar…

Bu soruşturma kapsamında, sözde örgüt üyesi olmak ve örgüte yardım etmek suçlamasıyla tutuklandılar fakat adları iddianamenin tek bir yerinde dahi geçmiyor…dosya sanığı değiller …suçlandıkları münhasır olaylar da yok yani anlayacağınız rehin tutuluyorlar… peki ne için?

Dosya kapsamında tam 160 kişi bu ve benzeri akıl almaz kararlarla keyfi şekilde tutuklandı. Peki bu yasadışı tutuklama kararlarıyla elde edilmek istenen sonuç neydi?

Elimizde buna cevap olabilecek ilginç bir istatistik var. Tutuklu 160 kişiden 60’ı soruşturma devam ederken tahliye ediliyor. Keşke savcılık en azından bazı kişiler için yaptığı hatayı anlamış da tahliye etmiş diyebilseydik fakat o iş öyle değil.

İlk aşamada tutuklanıp soruşturma sürecinde tahliye edilen bu 60 kişinin neredeyse tamamının ortak özelliği ilk ifadelerini savcılığın beklentisi doğrultusunda değiştirmeleri… ve “etkin pişmanlık” kapsamında ifade vermeleri… işte bu tablo tutuklama kararlarının gerçek amacını net bir şekilde ortaya koyuyor…İtirafçı yapmak…

Ya bunlar savcılık değil ilahi bir makamlardı ve asla yanılmaz ilahi işlemler icra ediyorlardı ya da itirafçı üretmek için tutuklamaya başvuruyorlardı. İki seçenekten biri. Üçüncü bir seçenek yok. İlahi bir makam olduklarını düşünüyorlarsa naçizane uyarım şu ki, yanılmazlık Allah’a mahsustur.

    1. İtirafa Muhtaç Soruşturmalar

Tarih, siyasal hasımlarını yenmek için kurulan komplolara yabancı değil.

Bugün de siyasi hasmını yenmek için mahkeme kuran bir komplonun içindeyiz. Bu düzmeceyi hazırlamak için insana oynadılar, insanı kullandılar.

Dertleri, hukuki deliller ve adil bir yargılama ile hükme ulaşmak değil. Dertleri, insanları kullanarak başka insanlar üzerinden bir sonuç almak.

Dosyaya yığdıkları on binlerce evrakla bir yere varamadılar.

Baz kaydı dedikleri sinyal dökümleri anlamlı bir sonuç vermedi, hukuk aleminde bir şey anlatmadı.

Rakamları, MASAK raporları adı altında bükmeye, çekiştirmeye, değiştirmeye çalışsalar da netice alamadılar, suça varamadılar. Medyada bağıra bağıra sözde yolsuzluk anlatmaya çalışırken rakamlar onlardan yana değil, çalınan bir kuruş gösteremediler.

Kesin, tartışmasız, açık olan hiçbir olguyla araları iyi değil, hiçbirinden suç çıkaramadılar; onları suça çekmeye çalıştıkça kırıp, iyice kullanılamaz hale getirdiler.

İşte tüm bu sebeplerle insana oynadılar. Zira insan bükülür, kırılır, manipüle edilebilir bir şeydir. Korkar, özgürlüğünden ayrı kalmayı göze alamaz, siner, yorulur. Soruşturmalarının özü buydu.

Sözde bir yolsuzluk soruşturmasında dönüm noktası ilan ettikleri anın bir yerlerde para bulmaları değil, bir adamın etkin pişmanlıktan faydalanmış olması da boşuna değil.

Ben de müvekkilim de siyasi hasmını tasfiye etmek isteyen bir iktidarın, insanı bükerek, kırarak amacına ulaşmasından başka bir yol ve yöntem bilmeyen bir yargılamasıyla buradayız

Teknik deliller, rakamlar, resmi kayıtlar onlara hiçbir şey kazandırmadı, suçu değil suçsuzluğu tespit ettiler. Onları ne kadar uğraşsa da bozamadılar, kıramadılar, değiştiremediler. Ellerinde kalan son şey insanlardı, onların suç olduğunu söyleyen insanlara muhtaç kaldılar. Bu da onları insanı bükmeye, kırmaya götürdü.

Tehdit ve şantaj, özgürlük ile pazarlık, aile üyelerini kullanarak sıkıştırmak, menfaat vaadi ve sayılacak onlarca yöntemle insanlardan istedikleri sözleri almaya çalıştılar. Vardıkları nokta delil değil, sayfalarca sıralanmış hukuksuzluk vesikalardır.

Savunmanın bu kısmında bu vesikaları ortaya koyacağım; tanık, itirafçı, etkin pişman dediklerinin ne olduğunu, nasıl oluştuğunu anlatacağım. Ancak bu noktada şunu not etmeden sözlerime ve dosyaya dönmek yanlış olacaktır.

İlk, özel ve yeni değiller. Tarihte hasmını komplo ve kumpas ile yenmek isteyen siyasal iktidarların insanı kullanarak imal ettiği onlarca örnekten birileri. Roma’nın “majesteye hakaret” yargılamalarından, Engizisyonun “sapkınlığa karşı savaşına”, Nazi Almanya’sının “komşunu ihbar et” günlerinden ABD’nin “kızıl panik” yıllarına dünya insanı kullanarak siyasi hasımlarını yenmeye çalışan muktedirler gördü. Tarihin yargısında hepsi mahkum edildiler. İşte kurduğum ve kuracağım sözler bunu anlatmaktadır.

Ülke tarihimizde siyasi hasımlara karşı yürütülen tasfiye dalgalarında itirafçılık politikası temel yöntemdir. Son 20 yılın iki büyük tasfiye dalgasının ilki olan Ergenekon ve benzeri davalar, bugün “kumpas” olarak etiketlenmektedir. Ancak bu soruşturma ve mahkeme dosyalarının kapatılması o dönemin siyasal sonuçlarını kaldırmamış aksine bugünün düzeni, o günlerin omzuna basarak yükselmiştir. Ve “İtirafçıların” neyi, nasıl ve hangi koşullarda itiraf ettiği artık bilinmektedir.

İlk tasfiye dalgasının plan ve icrasında rol alan fetullahçıları hedef alan ikinci büyük tasfiye dalgası ise hâlen sürmekte; etkisini yalnızca bu yargılamalarda değil, hukuk düzeninin tamamında göstermektedir.

Sözüm bittiğinde, dünya ve ülke tarihinde nasıl “itirafçı” yaratıldığı ve siyasi hesaplaşmanın mahkemeler önünde nasıl görüldüğüne dair çıkacak resmin bu dosyaya da aynen uygulanabilir olduğunu göreceksiniz. Bize de düşen “etkin pişmanlık” denilen itirafçılığın hukuk sistemini ve bu yargılamayı nasıl zehirlediğini ortaya koymaktır.

Beyan Delili Nedir?

Beyan delili geçmişte yaşanan maddi olay hakkında doğrudan bilgi veren ve olayı temsil eden delildir. Beyan olayın tarafı olmayan bir tanığa ait olabileceği gibi olayın taraflarından birine de ait olabilir. Fakat her beyan delil değildir. Beyanın delil niteliği kazanması için tarih boyunca bazı standartlar ve sınırlamalar getirilmiştir.

Günümüzde, beyanın kaynağının insan olması —yani unutma, yanılma ya da hatalı aktarma ihtimalini taşıması— nedeniyle bu delil türüne ihtiyatla yaklaşılması gerektiği kabul edilmektedir. Özellikle olayın doğrudan tarafı olan şüpheli/sanık veya mağdurun, kendi lehine olan hususları öne çıkararak açıklamada bulunabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Modern delil teorisine göre hukuka uygun şekilde alınmış beyanın bir iddiayı destekleyebilmesi için gereken mantıksal analiz üç temel öncül üzerine kuruludur:

    • (1)Bilgiye Sahip Olacak Konumda Olma Öncülü: Beyan sahibinin A önermesinin doğru olup olmadığını bilecek konumda olduğunu varsayar; yani beyan sahibi, olayı doğrudan gözlemlemiş ya da algılamış olmalıdır.
    • (2)Doğruyu Söyleme Öncülü: Beyan sahibi, bildiği kadarıyla doğruyu aktardığı varsayımını içerir ve güvenilirlik ile dürüstlüğe dayanır.
    • (3)Beyan Öncülü: Beyan sahibi, iddia konusu olan olayın doğru ya da yanlış olduğunu açıkça ifade etmelidir.

Bu üç öncül, 5 temel eleştirel soru grubu ile sınanır. Bunlardan ilk ikisi beyan sahibinin güvenilirliğini sorgulamaya yöneliktir.

    • (1) Beyan sahibinin beyanda bulunma konusunda bir menfaati var mı?
    • (2) Beyan sahibi kişisel olarak güvenilir bir kaynak mı?

Güvenilirlik konusunda bir şüphe yoksa ifadenin tutarlılığını sorgulamak için üç eleştirel soru grubu yöneltilir.

    • (3) Beyan sahibinin söyledikleri kendi içinde tutarlı mı?
    • (4) Beyan sahibinin söyledikleri, (kendi ifadesinden bağımsız olarak) dava hakkında bilinen olgularla tutarlı mı?
    • (5) Beyan sahibinin söyledikleri, diğer tanıkların (bağımsız olarak) ifade ettikleriyle tutarlı mı?

Bu bağlamda beyan sahibinin olayın tarafı olduğu ya da sonuca göre menfaat beklentisi içerisinde olduğu durumlarda doğruyu söyleme öncülünün sağlanamadığı ve artık beyanın tek başına iddiayı ayakta tutabilecek nitelikte olmadığı kabul edilir.

İşte bu modern delil teorisini ve o bahsettiğimiz ilk kuralı, yani "Bilgiye Sahip Olacak Konumda Olma Öncülü"nü bu dosyaya uyguladığımızda, o devasa kurgunun nasıl yerle bir olduğunu size tek bir çarpıcı örnekle, dosyanın meşhur kahramanı Servet Yıldırım üzerinden göstereyim. Dosyanın diyorum ama aslında dosyada yok. İsmi var ama cismi yok. Pişmanlığı var ama suçu yok.

Kim bu Servet Yıldırım? Alt tarafı dosyada adı geçen Hüseyin Köksal'ın şoförlerinden biri. Yani direksiyon başında bekleyen bir çalışan. Ancak savcılığın kurgusuna ve adamın anlattıklarına bakarsanız; şoför koltuğunda değil, adeta bu hayali örgütün kozmik odasında oturuyor! Cebeci maden sahasındaki hafriyat işlerini biliyor, Medya A.Ş.'deki devasa ihalelerin detaylarını sular seller gibi anlatıyor, hızını alamayıp taa Boğaziçi İmar Müdürlüğü'ndeki idari süreçlere bile hakim olduğunu iddia ediyor.

Savcılık da umutsuz bir çabayla ona bu payeyi, bu "her bilgiye sahip kişi" misyonunu yüklemek istiyor.

Fakat modern delil teorisinin o ilk ve en hayati sorusunu, yani "Bu şahıs anlattığı olayı bilebilecek, doğrudan gözlemleyebilecek bir konumda mıdır?" sorusunu sorduğumuzda kurgu nerede patlıyor biliyor musunuz?

Boğaziçi İmar'ın en derin sırlarına vakıf olduğunu iddia eden, bu kadar kendinden emin konuşan bu adam; röportaj verirken adını zikrettiği Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu'nu kadın sanıyor!

Sizlere soruyorum: Hakkında ifade verdiği yöneticinin cinsiyetinden dahi haberi olmayan, toplantı odalarının kapısından içeri girmemiş bir şoförü "bilgiye sahip olacak konumda biri" olarak kabul edebilir misiniz? Modern hukuk ve mantık, bu şahsın beyanını daha birinci öncülden çöpe atar. Oysa bu iddianamenin savcıları, "bilgiye sahip olacak konumda dahi olmayan" bu piyonun ezberletilmiş ifadelerini, koca bir örgüt kumpasının kilit taşı yapıyorlar!

Ezberletilmiş dediğime bakmayın, ezber zahmetine bile sokmamışlar şahsı. Görüntülü ve sesli yaptığı röportajda ifadesinin hazır bir usb ile verildiğini de anlattı. Savcılığın tüm kurgusunun düzmece olduğu ortaya çıktı.

Ya da gelin bir başka örneğe, modern delil teorisinin o can alıcı bir başka sorusuna bakalım: Beyan sahibinin beyanda bulunma konusunda bir menfaati var mı?

Açık konuşalım; bu devasa dosyadaki aleyhe beyanların hepsi, ama istisnasız hepsi tek bir somut menfaat üzerine kuruludur: Tahliye menfaati!

Daha 12 Mart tarihli celsede bizzat itirafçının kendisi bu gerçeği yüzümüze vurmadı mı? Ümit Polat'ı siz sorguladınız! Kendisi başkalarını pervasızca suçlarken, sıra aleyhindeki iddialara gelince "Serbest kalmaya çalıştıkları için yalan söylüyorlar!" diyerek, kurulan bu tahliye pazarını kendi ağzıyla ifşa etmedi mi?

Murat Kapki mahkemenize verdiği dilekçede tahliye olmak için iftira attığını yazmadı mı?

Şu yargılama sürecine bir bakın... İtirafçı olmayan, yani iddia makamının önüne koyduğu bu kurguyu imzalamayan hiç kimse serbest kalmadı. Özgürlüğüne kavuşmanın tek yolu, savcılığın senaryosuna boyun eğmek...

Şimdi size soruyorum: Bu uygulamanın Ceza Muhakemesi Kanunu'nun

100. maddesindeki tutuklama şartlarıyla, kaçma şüphesiyle veya delil karartmayla bir ilgisi var mı? Hayır! Bu CMK 100 ile ilgili hukuki bir koruma tedbiri değil; bu düpedüz şüphelilerin iradesini sakatlayan bir ödül-ceza mekanizmasıdır!

Akın Gürlek televizyonlara çıkıp milyonların gözünün içine baka baka "Biz doğru beyanda bulunanı serbest bırakıyoruz" demedi mi? Söyledi! Peki iddia makamının 'doğru beyan' dediği şey nedir? Kendi yazdıkları senaryonun şüphelilerce harfiyen tekrar edilmesi mi?

İşte az önce örneğini verdiğim o şoför Servet Yıldırım... O kadar şeyi biliyormuş gibi kendinden emin konuştu. Peki karşılığında ne oldu? Servet, sırf istenileni verip bu kurguya hizmet ettiği için ödül olarak iddianamede yer almadı!

Siz, özgürlüğüyle tehdit edilen, cezaevi şantajıyla veya ticari batış korkusuyla önüne konan metinleri imzalayan ve karşılığında 'ödül' alan bu kişilerin beyanlarıyla adalet dağıtabileceğinize gerçekten inanıyor musunuz?

Sayın Heyet, modern hukuk, kendi hürriyetini satın almak için başkasını suçlayanların beyanını delil saymaz; çünkü o beyan gerçeğin değil, menfaatin ve korkunun eseridir.

  1. İtirafın Delil Değeri Nedir?

İtiraf, bir kişinin suç işlediğini doğrudan dile getirmesidir. İtirafın ceza yargılamasındaki kabul edilebilirlik standartları tarih boyunca ciddi bir dönüşümden geçmiştir.

Hukuka uygun itiraf standartlarına dair ilk ilke Hawkins–Leach ilkesidir. Bu ilke 19. yüzyılda yalnızca umut telkini ve korku altında yapılan itirafların delil kabul edilemeyeceğini söylemektedir. Ancak 20.yy’a gelindiğinde tehdit, vaat ya da yanlış yönlendirme yoluyla alınan itirafların da geçersiz olduğunu kapsar şekilde genişletilmiştir. İtiraf standartlarını düzenleyen Hawkins- Leach ilkesinin son hali şu şekildedir:

“Bir itirafın kabul edilebilir sayılabilmesi için serbest ve gönüllü olması gerekir; yani herhangi bir tehdit veya şiddet yoluyla alınmamış olmalı; ne kadar hafif olursa olsun, doğrudan ya da örtük herhangi bir vaatle elde edilmemiş bulunmalı; yahut herhangi bir uygunsuz etkinin uygulanması sonucu ortaya çıkmış olmamalıdır. … Mahkûm herhangi bir tehdit ya da vaat etkisi altında kalmışsa, itiraf asla delil olarak kabul edilemez; zira hukuk, kullanılan etkinin gücünü ölçemez ve bu etkinin mahkûmun zihni üzerindeki etkisini tayin edemez. Bu nedenle, herhangi bir derecede etki söz konusuysa, beyanı bütünüyle dışlar.”

Bugün artık bilimsel olarak ispat edilmiştir ki uzun süreli gözaltı ve tutuklamalar, serbest bırakılma umuduyla yapılan sahte itirafları tetiklemektedir.

Öte yandan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun itirafa dair inceleme kriterleri ise şu şekildedir: “...ikrarın hangi aşamada gerçekleştiği, özgür iradeye dayalı olup olmadığı, ikrarda bulunanın beyanının ciddiyetini ve doğacak sonuçlarını bilip bilmediği, ikrarın başka deliller ile desteklenip desteklenmediği, hayatın olağan akışına uygun olup olmadığı, şüpheden arınmışlığını ve güvenilirliğini zayıflatacak biçimde ikrardan dönülüp dönülmediği gibi hususlar göz önünde bulundurulmak suretiyle, somut olaydaki ikrarın delil değeri ortaya konulmalı ve ispat sorunu bu şekilde çözümlenmelidir.”(YCGK. 26.03.2013 T. 2012/10-1319, K. 2013/98).

Menfaat beklentisiyle verilen itirafçı beyanlarının başka kişilere yönelik suçlamalarda kullanılması durumunda daha da sorunlu bir tablonun oluştuğu görülür.

  1. Etkin Pişmanlık Beyanının Hukuken Bir Karşılığı Var Mı?

Şüphelilerin bir başkasını suçlayarak ceza indirimi elde etmesinin kökeni

16. yüzyıla kadar uzanır. O dönemde İngiltere’de, resen ya da ihbar üzerine soruşturma yürüten kurumsallaşmış bir yargı teşkilatı yoktur. Şehirlerde ortaya çıkan çetelere karşı soruşturma yetersizliğini gidermek amacıyla iki yöntem uygulanır:

İlki, suçluların yakalanmasına katkı sağlayanlara maddi ödül verilmesini öngören ödül sistemi; ikincisi ise bir başkası aleyhine tanıklık yapması karşılığında şüphelinin cezadan muaf tutulduğu itirafçılık uygulamasıdır.

Menfaate dayalı işleyen ve profesyonel soruşturma eksikliğini gidermeyi amaçlayan bu iki sistemin 16.yy İngiltere’sinde ilk yozlaştırdığı kesim savcılar olmuştur. Çetelerle mücadele için getirildiği söylenen ödül ve cezasızlık vaadi, ironik biçimde suç örgütlerini cezbetmiş; sistem zamanla bütünüyle şantaj ve tehdidin aracına dönüşmüştür.

Öyle ki sahte itiraflar, yalan tanıklıklar uydurma tutanaklar o kadar fazla haksız mahkumiyete neden olur ki menfaate dayalı bu sistemin yarattığı skandallar sonunda soruşturmacılar halkın gözünde her türlü suçludan daha adi konuma yerleşirler.

Başkalarını suçlayan bu tarz bir “etkin pişmanlık” uygulamasının modern ceza yasalarında yer alan klasik gönüllü vazgeçmeyle hiçbir ilgisi yoktur.

Bu sahte “itirafçı”, bilgi karşılığında menfaat pazarlığı yapan bir muhbirden ibarettir. Devlet, sözde “adaleti sağlamak” için suçlu olarak gördüğü bir kişinin yalanlarını cezasızlık bedeli karşılığında satın almaktadır ki bu durum, Beccaria’dan beri ceza hukukunun tiksindiği bir uygulamadır.

Günümüzde AİHM’in itirafçı beyanlarına yaklaşımı da bu yöndedir. AİHM, Labita/İtalya kararında niteliği gereği manipülasyona açık olan ve hukukun itirafçılara tanıdığı avantajları elde etmek amacıyla verilebileceği unutulmaması gerektiğini belirtir.

Etkin pişmanlık uygulaması şüpheliye sürecin sonunda bir menfaat temini sağlamaktadır. Yani etkin pişmanlık kapsamında alınan itirafçı ifadeleri modern delil mantığı açısından “güvenilmezdir” ve evrensel olarak tüm hukuk sistemlerinde başka kişileri suçlamak için tek başına delil olarak kullanılmazlar.

Yargıtay etkin pişmanlıktan yararlanan itirafçı beyanının tek başına hükme esas alınamayacağını şu ifadelerle belirtmiştir: “İtirafçı, sanık olup tanık sıfatı ile dinlenilen, etkin pişmanlıktan yararlanmak için sanık aleyhine beyanda bulunma hususunda hukuki menfaati bulunan kişinin anlatımı tek başına hükme esas alınamayacaktır(...)” (16. CD 12/09/2018, 2018/2944 E.2018/2741 K.)

Kararda da belirtildiği üzere itirafçı her ne kadar tanık olarak dinlense de beyanda bulunma konusunda doğrudan menfaati vardır ve bu nedenle beyanı tek başına hükme esas alınamaz.

Sorun beyanın güvenilmezliğinde olduğu için aynı nitelikte bin tane ifade de olsa modern delil teorisine göre durum değişmez. İngilizler bunu “sıfır artı sıfır yine sıfırdır” diye tanımlar.

Bir menfaat doğrultusunda verilen beyanla ulaşılan yan deliller tek başına iddiayı ayakta tutamıyorsa güvenilmezlik ortadan kalkmaz. Ki yan delil dediğiniz şey HTS’ler. Onların da perişanlığı ortada.

Sayın Heyet dosyadaki itirafçıların tamamı bir menfaat doğrultusunda konuşmuşlardır. Ne güvenilirler ne de tek başına hükme esas alınabilirler. Her birinin ayrı ayrı sayısal değerleri sıfırdır. Adem’i, Bayram’ı, Servet’i, Ertan’ı ve adını sayamadıklarım, toplamı sıfırdır.

Amiyane tabiriyle anlatayım (Merak etmeyin hepsini toplasanız bir adam etmiyor demeyeceğim.) bozacının şahidi şıracı diyeceğim. İddianamedeki tezlerin tamamı, halihazırda delil kabul edilemeyen itirafçı beyanının, delil kabul edilmeyen bir başka itirafçı beyanıyla oluşturulmuştur. Yani, yalancının sözüne şıracıyı şahit tutmuşlar. Bizden de bu yalana inanmamızı bekliyorlar.

Savcılık makamına söz versek “Hayır itirafçı beyanlarını tek başına ele almıyoruz HTS’yle doğruluyoruz.” diyecek. Ki dedi zaten. A Haber yayınında tam olarak bunu dedi. İtirafçı beyanlarıyla iş yapılmıyor HTS’yle doğruluyoruz.

Bu bir yalan. Hem de kuyruklu yalan. Lütfen dosyayı açıp bakınız.

19 Haziran’da tutuklandım. Benim HTS kayıtlarıma 7 Ekim’de bakmışlar. Hani itirafçının sözüyle iş yapılmıyordu? Hani HTS’yle doğruluyordunuz? Hani kuyumcu terazisi? Hani nerde? Bu arada aylar sonra HTS’ye bakıldığında da itirafçının yalan söylediği bilmem kaç bininci kez ispatlandı.

Sayın Heyet, itirafçı ifadelerinin delil niteliği neredeyse yok hükmündeyken günümüzde özellikle siyasi yargılamalarda en sık kullanılan soruşturma aracı haline gelişi üzerine biraz düşünmemiz gerekmiyor mu?

  1. İtirafa Muhtaç Olmak Ne Demek?

Hukuk ve siyaset felsefesinde çok eski bir tartışma alanı olan adalet tartışması, modern dünya kriziyle birlikte yeniden ve daha sert bir biçimde alevlendi. Üstelik bu kez bir başka büyük tartışma daha ortaya çıktı: Hakikat tartışması.

Artık tek ve değişmez bir hakikate dayanan büyük anlatıların çöktüğü söylendi. Postmodern düşünce, bu iddiayı daha da ileri götürdü ve sonunda şuraya vardı: Hakikat dediğimiz şey, gerçekte sabit bir gerçeklik değil; inşa edilen, metinsel, kurulan bir yapıydı.

İşte burada “hakikat” kavramının hukuk ve siyaset felsefesi açısından taşıdığı çift anlam belirleyici hale geldi. Latince veritas dediğimiz şey, bir yandan epistemolojik bir anlama sahiptir, yani gerçeğin doğru bilgisine ilişkindir. Ama öte yandan, çok daha güçlü bir ikinci anlamı vardır. Ontolojik anlamı, yani hakikatin, gerçekliğin bizzat kendisiyle olan bağı.

Bu nedenle “adil olan doğrudur” dediğimizde, yalnızca ahlaki bir yargıda bulunmuş olmayız. Aynı zamanda adalet ile gerçeklik arasında doğrudan, ontolojik bir bağ kurmuş oluruz. Adalet, sadece doğru bilgiye değil, gerçekliğin kendisine dayanır.

Tam da bu yüzden, her siyasal düzen, her siyasal kuruluş, kendi hukuk sistemi aracılığıyla bir “doğru” üretmek zorundadır. Çünkü adalet, boşlukta durmaz, mutlaka bir hakikat zeminine yaslanır. Ve o hakikat, çoğu zaman iktidarın kurduğu hakikattir.

Şimdi bu çerçeveden Engizisyona baktığımızda, adalet ile hakikat arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu daha iyi anlayabiliriz. Engizisyonun adalet anlayışı, dönemin siyasal ve dinsel topluluğunun gerçekliği içinde şekillenmiştir.

Engizitör sorguya basit ama son derece anlamlı bir soruyla başlar: “Anlat, neden buradasın?”

Bu soru, maddi gerçeği öğrenmek için sorulmaz. Çünkü ihtiyaç duyulan şey, sanığın gerçeği anlatması değil, Kilisenin hakikatini sanığın ağzından yeniden kurmaktır. Foucault'ya göre engizisyon, gerçeği sanığın gıyabında üretebilen bir makinedir ve bu usulün sanık üzerinde kazanılan bir zafer haline gelmesi için tek yol suçlanan kişinin suçlamayı yüklenerek karanlık bir şekilde inşa edilmiş olanı bizzat imzalamasıdır.

Beccaria’nın tarifiyle “İtirafla birlikte yargıç, bir sanığın vücudu üzerinde egemenliğini kurmuş olur ve tıpkı kazanılmış bir servet gibi ondan olabildiğince bütün yararları çekip çıkartmak için metodik biçimde sanığa baskı uygular. İşte bu baskı sonucu suçun işlendiği bir kez itiraf edilmeye görsün, elbette inandırıcı, kesin bir kanıt olur”.

Bu nedenle Engizisyonun ceza adaleti, delile ya da ispat faaliyetine değil bir itirafın alınmasına dayanır. Soruşturmanın amacı suçun aydınlatılması değil, sanığa, siyasal iktidarın yalan üzerine kurup hakikat olarak pazarladığı şeyin kabul ettirilmesidir.

İşte tam da bu nedenle bizzat bizim yaşadığımız bu süreç, engizisyonun tüm karanlık yönlerini bünyesinde barındırır. Siyasi iktidarın hukuk dışında ürettiği sözde hakikat, savcılar aracılığıyla şüphelinin bedeninden sahte bir itirafla çekip çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bugün bize yapmak istedikleri şey budur. İtirafa muhtaçlık da bundan ibarettir.

    1. İtiraf Elde Etmek İçin Kullanılan Yasadışı Yöntemler

a . Örgüt itirafçılığı mı, itirafçıların örgütü mü?

Çatı davanızın ana konusu, yani ispatlamaya çalıştığınız şey, "bir suç örgütünün varlığı". Tüm diğer şeyler yanında odaklandığımız bu her yolun mübah olduğu "etkin pişman yaratma modeli" ise ontolojik bir ihtiyaç. Bir suç örgütü var etmeye çalışıyorsunuz.

Burada bulunmamızın amacı da bu, siyasi hasmınızın bir suç şebekesi inşa ettiği ve bu nedenle buna karşı topyekun bir cephe açmanın anlaşılabilir olması gerektiğini söylüyorsunuz.

Bir aradalığımızın pratik karşılığı da yine bu "örgüt", zira aksi takdirde birbiriyle ilgisiz onlarca insanı buraya aynı dosyada toplamanız imkansız hale gelir, her fiili kendi yetki alanına göndermeniz gerekirdi. Dolayısıyla size bir örgüt lazımdı.

Elinizdeki bürokratik olarak kurulmuş işleyişi ve şemayı “suç örgütüne” dönüştürecek sihirli değnek ise “etkin pişmanlardı”. Zira resmî yazılarla talimat alan ve talimat veren bürokratların, kamuya açık ve resmî yollarla duyurulan ihalelerin bulunduğu bir zeminde; buradan “hiyerarşik ilişki” ya da “örgütsel organik bağ” gibi çıkarımlar üretmek sizin için bile oldukça güç, hatta gülünçtür.

Her ne kadar bu gülünçlüğü zorlamaya hazır savcılarınız bulunsa da, söz konusu iş ve işlemler çoğu zaman Bakanlık ve Valilik gibi kurumlarla temas ve yazışma gerektirdiğinden, bu kez elinizi iktidarın kendi kurumlarına sürme riskiyle karşı karşıya kalıyorsunuz ve orada duruyorsunuz. Bunun yerine, doğrudan söylemeye cesaret edemediklerini söylemeye hazır “etkin pişmanlar” üzerinden ilerlemeyi tercih ediyorsunuz.

Bunu zaten iddianamenin başında söylüyorsunuz:

“Soruşturma kapsamında elde olunan başta etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan örgüt mensuplarının beyanları olmak üzere tüm deliller bir arada nazara alındığında örgütün hiyerarşik yapısını gösteren Ekrem İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü şemasına ve örgüt mensuplarının konumlarına aşağıda yer verilmiştir”

Gelin itiraf edelim, yargılama iddiasında olduğunuz müvekkilim Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının kurmuş olduğu bir suç örgütü yok. Bu örgütün kurucusu, etkin pişmanlıktan yararlanan kişiler ve iştirak halindeki savcılardır.

Afili laflar ile gizlemeye çalışılan gerçek budur.

Savcıların "örgütlü suça" olan merakına aşinayız. Merak etmeyin, 2016 sonrası her 3 yargı mensubundan 1’inin "örgüt üyesi" olduğunun ortaya çıkmasına atıf yapmıyorum. Hafızamızın siyasi müdahaleler için örgüt icat eden savcılara aşina olduğundan bahsediyorum.

Meslektaşlarım defalarca şu soruyu çeşitli mahkemelerde sordu, nasıl bir örgüt bu?

Örgüt, gün gelir "İtalyan Gladyosu tipi yapılanan" bir örgüt olur, böylece 5 benzemez bir araya getirilerek Ergenekon diye bir dava icat edilir. "Bu insanlar birbiriyle ne alaka" diyemeyiz, zira icat edilen bu örgütün alemet-i farikası 5 benzemezin bir araya gelmesi ilan edilir savcılar tarafından. O savcılar şimdi kaçak.

Başka bir gün, insanlar Gezi davası gibi alakasız bir torbaya atılır, bu kez "anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs eden" bir örgüt kurulur. Bu nasıl bir örgüt, bu nasıl hiyerarşik bağ derseniz, "Sui Generis" bir örgüt bu der savcılarımız. Sözlük buna "emsalsiz, özgün" diyor, emsalsiz bir örgütün emsal kararlarla nasıl değerlendirilebileceğine dair eller kollar bağlanır. Allah'tan, o davanın savcıları halen görevinin başında, yalnız delillerini hazırlayan kolluğa kaçaklık ya da hapislik düştü. Mukadderat.

Peki, bizimki nasıl bir örgüt? "Ahtapotun kolları gibi il geneline yayılan" bir örgüt. Tarkan filmleriyle büyüyüp kahramanımızın yem edilmeye çalışıldığı ahtapottan korkan neslimiz için tesirli bir örnek bu.

Peki, ahtapotunuzu sahipleniyoruz. Bu davadaki ahtapotun başı soruşturmacılardır, kolları ise etkin pişmanlardır. Suç faaliyeti de, örgüt faaliyeti de budur.

İddianamenin canı gönülden sahiplendiği "hazırlık hareketleri" üzerine itirafçılar ile konuşarak örgütü oluşturuyorsunuz. İddianamenin girişinde aslında ne anlatacağınızı itiraf ile başlıyorsunuz: “Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün ancak zorunlu değildir.” Suça ihtiyaç duymuyorsunuz, ortaya koyduğunuz varsayımsal yapının herhangi bir parçası hakkında konuşacak bir insan arıyorsunuz. Ne söyleyecekler? Dedikodu, şahsi husumet, özel hayat ya da magazinsel bilgi? Size fark etmez, yeter ki ahtapotunuza bir kol daha eklensin.

Peki nedir bu hazırlık hareketleri? Daha önce bahsettiğimiz üzere modern delil teorisi bir beyanın ne zaman delil niteliği taşıyacağını söylemişti: O halde bilgiye sahip olabilecek kişilerin, suça hazırlık hareketleriyle ilgili doğru ve güvenilir sözleriyle mi "etkin pişmanlık" beyanları oluşmuştur?

Soruşturmanın gözde itirafçısı Adem Soytekin'in "MADO" kasiyeri olarak çalışırken örgütü çözen kardeşi Ogün, şoförlük yaparak örgütsel faaliyetleri kavrayabilen Bayram, Servet konumları itibariyle ilk anlarından beri "etkin pişmandırlar." Artık onlara ikram edilen çay da sigara da alınan benzin de örgüt faaliyetidir.

Yahu! Kasiyere, şoföre örgüt kurdururken bunun ne kadar gülünç bir tablo ortaya çıkaracağını hiç düşünmediniz mi? Günlük hayatın olağan akışını, ceza hukuku kurgusuna dönüştürürken bir yerde durmak gerekmez miydi? Yoksa örgüt dediğiniz şey, ancak bu kadar zorlanarak ayakta tutulabilen bir hayal midir?

Şimdi, örgütsel faaliyetlere bakalım.

Savcılık için şahsi bir tartışma bile artık örgütsel faaliyet sayılmaktadır. Yakup Öner'in "görgüsü" önemli bulunmuş olacak ki tutanağa ve iddianameye de eklenmiş. Artık itirafçının ağzından çıkan söz kendiliğinden örgütseldir, her şey suça hazırlık hareketidir.

" Kadriye KASAPOŠLU ile tartışmamızın sebebi yaklaşık 25 gün Ekrem İMAMOŠLU ile görüşmek için randevu talep etmeme rağmen randevu vermemesi neticesinde Ekrem İMAMOŠLU'nun makamının kapısının açılması neticesinde içeriye girip görüşmem sonrasında dışarıya çıktığımda bana "Sen nasıl randevusuz başkanla görüşürsün?" diye bağırması üzerine ben "Sen beni başkanla niye görüştürmüyorsun?" diye sordum. Kendisi bana "Başkanın bundan haber yok mu sanıyorsun? Talebini her seferinde ben ilettim" diye yanıt verdi. Bu tartışma esnasında Murat ONGUN da burada idi. Seslerin yükselmesi neticesinde Ekrem İMAMOŠLU odasından çıkarak ne olduğunu sordu. Ben kendisine önemli bir şey yok başkanım, hallediyoruz biz dedim. Bu olaydan birkaç gün sonra Ekrem İMAMOŠLU'nun yanına giderek konuyu anlattım. Kendisi bana "Kadriye Hanım'dan özür dile, barış." dedi. Ben de özür dilemeyeceğimi belirttim.”

Bilemiyorum, belki de bu "seslerin yükseldiği" tartışmayı şiddet unsuru olarak örgütsel faaliyete eklememek teşekkür sebebi olabilir mi?

Örgütsel faaliyetlere bakmaya devam edelim. Savcılığa göre Adem’in

pişman olduğu örgütsel faaliyeti aynen aktarıyorum:

“Abdi Bey yurt dışından dönünce bakacağını söyledi. Ben öncesinde Abdi Bey ile tanışıyordum, kendisiyle beraber maç izlemişliğimiz bile vardır ancak böyle bir talebi iletecek samimiyetim olmadığı için Murat GÜLİBRAHİMOŠLU'ndan bunu talep ettim. Murat GÜLİBRAHİMOŠLU, Fatih KELEŞ, Tuncay YILMAZ ve Abdi Bey 2024 yılında Bodrum'da Çağdaş Holding'e ait Bodrum'un girişinde sağdaki lüks otelde tatil yapmışlardı. İleri derecede bir samimiyetleri bulunmaktaydı. Bunun dışında başka tatillere de gittiklerini biliyorum.(…)””

Anlaşılan o ki birlikte maç izlemek tatile gitmek de artık örgütsel. Peki itirafçılara göre bu hayali örgütün bir adı var mıdır? Varsa nedir?

Şu trajediye bakar mısınız? Kasiyere, şoföre kurdurduğunuz bu sözde örgütün sözde yapısının adını da itirafçılara koydurmuşlar! Tıpkı bir babanın, bir annenin yeni doğan çocuğuna isim koyması gibi…

Dosyaya dönüp bir bakın; “SİSTEM” diye bir yapıdan ilk söz eden odur. Daha sonra diğer ifadelerde de bir papağan gibi tekrar edilen bu kavram, sanki herkesin üzerinde uzlaştığı somut, resmi bir örgüt ismiymiş gibi dolaşıma sokulur. Oysa başlangıç noktası bellidir.

Hani şu hakkında “suç örgütü lideri” dediğiniz, yüzlerce yıla varan hapis cezası talep ettiğiniz, ama buna rağmen her nedense tutuklu bulunmasına bile gerek görmediğiniz Aziz İhsan Aktaş. İşte iddianamenin temelini oluşturan o meşhur “SİSTEM” adını ilk telaffuz eden de odur.

Adamın kendi adına örgütü olduğu yetmiyor bir de gelip bizim örgüte isim koyuyor. Güler misin ağlar mısın?

Örgüt yöneticisi dediğiniz Adem Soytekin bile size diz çöktüğü ifadesinde “SİSTEM”i gözaltına alındığında öğrendiğini söylüyor. Ya bu Adem’i ocak dışı bırakın ya da ifade verirken çok da rahat bırakmayın. Sonra sizin örgütünüzü çökertiyor.

Şimdi hepimizin durup şunu sorması gerekir: Bu isim Aziz İhsan Aktaş’ın zihninde nasıl doğdu? Gerçekten kendi tasviri midir, yoksa önüne konulan çerçevenin içine özenle yerleştirilmiş bir kelime midir? Bir yasadışı yapıyı tarif ederken neden hukuki, somut bir niteleme değil de muğlak, soyut ve her yöne çekilebilecek esnek bir kavram seçilmiştir?

“Sistem”… Ne başlangıcı bellidir ne sınırı. Ne üyeleri tam sayılabilir ne de hiyerarşisi net çizilebilir. İçini istediğiniz gibi doldurabileceğiniz koca bir boşluk!

Nedir bu sistem? TDK’ye göre; “bir sonuç elde etmeye yarayan yöntemler düzeni” demektir. Savcılığa göre ise, bu sözde örgütün adı, sanı, her şeyidir!

Oysa dikkatle bakıldığında, ortadaki şey İBB'nin devasa bürokratik yapılanmasının ötesinde bir şey değildir. 16 milyon İstanbulluya hizmet götüren, 90.000 çalışanı olan dev bir idari yapının bürokratik düzenini, yasal işleyişini sırf siyasi bir saikle "suç örgütüne" dönüştürmek, amir- memur ilişkisini kriminalize etmek akıl kârı mıdır?

Şimdi tekrar sormak gerekir: Size bir suç örgütünün, bu meşhur 'SİSTEM'in varlığını kim söyledi?

Cevabını ben vereyim: Bu kurgusal maskenin ön yüzünde Adem, Ertan, Aziz İhsan Aktaş ve diğerleri var. Fakat o maskenin arkasındaki gerçek yüzün, bir gün bu salonda, bugün bizim durduğumuz bu sanık kürsüsünde duracağından zerre kadar şüphemiz yok!

Ve tam da bu nedenle, “etkin pişmanlık” adı altında kurulan bu gerçek suç üretme sistemine yeniden dönmek zorundayız. Dönelim ve soralım:

Bu dosyayı üzerine inşa ettiğiniz etkin pişmanlar gerçekten tutarlı ve güvenilir midir?

Ona da verecek cevabım net olarak olumsuzdur. Yüzlerce örnek sayılabilir; ancak yalnızca hakkımda konuşan Adem Soytekin’e bakmanız bile yeterlidir.

Hani şu çelişkileri ve yalanları nedeniyle artık dışarıda tutamadığınız Adem… Ne tutarlıdır ne de güvenilirdir.

Hakkımda aktardığı sözde telefon görüşmesinin yalan olduğunun ispatı bizzat dosyanızın içindedir. Güya 7 Mart’ta onun yanında Ali Nuhoğlu ile konuşmuşum ve “ona da tedbir geldi” demişim. Oysa Ali Nuhoğlu hakkında tedbir kararı 25 Mart tarihinde verilmiş. Dosyada açıkça yazılı.

Bitmiyor.

Adem ifadesinde bu soruşturmayı benden Mart ayında öğrendiğini söylüyor. Oysa dosyadaki tape kayıtlarında, Adem’in Şubat ayının başında bir AKP yöneticisi olan Mehmet Şahin’den soruşturmayı öğrendiği görülüyor. Yani Adem konuşurken siz zaten bu iddianın da doğru olmadığını biliyordunuz. Buna rağmen o beyanı kullanmaya devam ettiniz.

Daha da fenası, ifadede Mart, tapede Şubat Yeni Şafak isimli gazeteye verdiği röportajda ise Ocak ayında öğrendiğini söylüyor. Adem’in çelişkileri üzerine yalan boyut atlıyor.

Adem’in anlattıklarının doğru olup olmadığını kimseye sormanıza bile gerek yoktu. Dosyadaki evraklara ve tarihlere bakmanız yeterliydi. Gelgelelim, birine bu Adem’in anlattıkları doğru mu diye sorduğunuzda da işler başka türlü karışıyor. Çünkü sorduğunuz kişi Adem’in yalanını ortaya çıkarıyor. Ve bu kez onu saklama telaşına düşüyorsunuz. Neyden bahsettiğimi açıkça söyleyeyim.

Adem Soytekin ne demişti? “İl binasının satın alımı rüşvet parasıyla oldu. İlhan Akbayır ile birlikte bağış makbuzu düzenledik, parayı bağış gibi gösterdik. Makbuzları da Mehmet Pehlivan’a verdik.”

Bu beyanı İlhan Akbayır’a sordunuz. İlhan Akbayır size açıkça, böyle bir bağış makbuzu düzenlemediğini ve Adem’in doğru söylemediğini söyledi.

İlhan’ın beyanından sonra yapılması gereken belliydi: Bu beyanı dosyaya koymak ve çelişkiyi mahkemenin önüne getirmek. Ama iddia makamı bunu yapmadı. Aldığı ifadeyi, sırf lehimize olacak diye dosyaya bile koymadılar. İddianamede yer vermediler.

Dosyanın temelini çürüten ifadeyi görünmez kıldılar. Hanelerine bir suç

daha eklendi.

Tanıkları ne güvenilir, ne tutarlı.

Beyanlarının aşağısı da yalan, yukarısı da yalan.

Söylediklerini birine sorsanız da yalan, sormasanız da yalan.

Etkin pişmanlar eliyle inşa etmeye çalıştıkları “örgüt” hakkındaki tüm argümanları üflesek yıkılacak kağıttan kaplanlardan ibarettir.

Bir kişiyi örgüt üyesi, özel vasfa haiz örgüt üyesi, sadece örgüte yardım eden kişi ya da örgüt üyesi olmayan kişi olarak etiketlerkenki tek rehberleri siyasi hasımlarıyla olan meseleleridir.

Bu noktada, kendi içlerindeki çelişkileri görebilmeniz için birkaç gün boyunca bizi gerçekten dinlemeniz gerekirdi.

Sayın Heyet, örgüt, hukuk mantığı ile iradesini örgüte teslim etmiş elemanlardan oluşan, organik bağ ile bağlı bir yapı olmalıydı değil mi?

Sanıklardan Cevat Kaya için “şahsın suç örgütü lideri Ekrem İMAMOŠLU’nun adını kullanarak İBB kaynaklarını kendi lehine kullanmak istediğine dair hususların yer aldığı,” diyerek Ertan Yıldız’ın ağzıyla konuşuyorlar. O halde, örgüt adına hareket etmeyen, kendi çıkarına iş yapan Cevat Kaya örgüt üyesi olmamalıydı, öyle değil mi? Ama hayır, örgüt üyesi diyorsunuz. İşin aslı ortaya çıkıyor, Ekrem İmamoğlu’nun eşinin ağabeyi olan Cevat Kaya, siyasi meselelerinden dolayı artık örgüt üyesidir.

Ya da Seza Büyükçulha, bir firmanın belediyeden olan alacağını tahsili konusunda yardımcı olunmasını istiyor. Sözde “Sisteme” değil, “Sistemden” isteyen şahıs neden örgüt üyesi olsun diye düşünürken cevabı buluyoruz. “örgüt liderinin çocukluktan arkadaşı olması nedeniyle diğer örgüt yöneticilerine bağlı hareket etmediği”, diyerek hem de “özel vasıflı üye” oluveriyor Seza. Savcılık bunu söylüyor, dokunan yanar!

Sayın Heyet, örgüt gizlilik esasına dayalı bir yapı olmalıydı değil mi?

İtirafçılar üzerinden bir “örgüt” var etmeye çalışırken, birlikte yenilen yemekler ve çıkılan tatiller dışında somut bir şey gösteremeyince, “yangın anında camı kır” misali başvurdukları kavram şu oldu: Gizlilik. Müvekkilimin liderliğinde gizli bir örgüt olarak çalıştığımızı ileri sürüyorlar.

Bu çaresiz suçlama girişimi beni de doğrudan ilgilendiriyor. İddianamenin bu özel ilgiyi saklayamamış olması ise kaderin ironik bir cilvesi gibi.

İddianame elimize ilk geçtiğinde, 4 bin sayfa içinde adımın geçtiği ve “ne kadar gizli işler çevirdiğimizi” anlattıkları birkaç sayfanın kırmızıyla renklendirildiğini gördüm. O kırmızı renklendirme benim gözümde tam da layık olduğu yere oturuyordu: Bana, müvekkilime ve daha da fazlasına geçerek avukatlık mesleğine yöneltilen ayıp…

Özel televizyonların yeni çıktığı günleri hatırlayın. Gece yarısından sonra başlayan “ayıp” filmler sağ üst köşedeki kırmızı noktayla işaretlenirdi. Ayıp işleneceğini bilenler kanalı değiştirirdi.

Aralarında bu ayıptan utanan birileri mi vardı, yoksa ayıbın dozu yeterince kaçmış bir kere de siz bakın diye sosyal medya gruplarından birbirlerine mi gönderdiler bilmiyorum.

Gizlilik arayışlarını ne olduğu anlaşılmaz bir telefondan elde edildiği söylenen bir kağıt ile başlatıyorlar.

Ki ajan filmleriyle büyümüş bir neslin insanlarıyız. Gizli saklı bir şeyler çeviren ajanlar olmamıza dair yüksek heveslerini anlıyorum. Gizli ofisler, internete hiç bağlanmamış bilgisayarlar, şifreli telefonlar…

Hevesinizi kırmak gibi olmasın ama, kaç tane kimsenin bilmediği ofis hazırlanmış, kaç tane internete daha önce bağlanmayan bilgisayar ele geçirilmiş, kaç tane internet bağlantısı olmayan telefona el konulmuş, söyler misiniz?

Aslında “gizli örgüt” çözen birileri bu sayıları bize vermeliydi. Ama cevap ne yazık ki sıfır olduğundan bu kağıttaki “hain planın” nasıl uygulandığına dair cevap veren çıkmadı. Olsun, çamur at, izi bize ve sosyal medya tetikçilerine yeter. İşte yeni nesil savcılık.

Gizli saklı arayışları onlara ne getirdi:

İddianamedeki gizli toplantı anlatısına bakalım. Ongun, Köksal ve Bağdatlı her gün otelde toplanıp gizli konulardan söz ediyorlardı diyor Murat Kapki. O toplantıya katılmadığını da söylüyor. Katılmadığı bir toplantının “gizli” olduğunu nasıl biliyor?

Seçenek 1? Üçlümüz Murat’a “Gizli konular hakkında konuşacağız görüşürüz” demiş olabilir.

Seçenek 2? Kapki de katılmış ve gizli konular konuşmuş olabilir.

Ama onların “bir şey söyle de kurtul” politikalarında üçüncü bir yol vardır: Bilmediğin toplantıya “gizli bir şeyler” deyip geç, yeter. Kapki de bilmediği toplantıya “gizli bir şeyler” diyerek bununla yetiniyor.

TDK gizliyi tanımlarken “Başkalarından saklanan, duyulmayan, saklı kalan” diyor.

Bu sabah kahvaltıda ne yediniz? Belki de söylemek istemezsiniz, zira üstüme vazife değil.

Bunu benle paylaşmamanız benden gizli yapar mı, evet. Peki, suç yapar mı?

Şimdilik özgürsünüz; ama birileri sizi örgütle ilişkilendirmeye karar verirse, o andan itibaren en sıradan davranış bile suç sayılabilir. Sabah yaptığınız kahvaltı bile.

Benimle paylaşmadığınız bir şeyi de “gizlediniz” diyerek tutanağa geçirirler.

Yani, üzerimize vazife olmayan bir husus ile “örgüt kapsamında gizli eylem” arasındaki fark, yalnızca sizin ona hangi ismi verdiğinizden ibarettir.

Kapki’ye “ümüğünü sıkarak” söylettiğiniz budur, bir şey söylemek zorunda hisseden birinin söyleyivermesinden ibaret bir vaka.

Bir de odada durması istenmeyen Servet Yıldırım meselesi var ki, en azından bunun şu “gizli örgüt” sohbetinden azade olmasını rica ediyorum. Servet ifadesinde Ongun, Köksal, Bağdatlı beni odada istemezlerdi diyor. Ama görüyoruz ki savcılık dahi Servet’le aynı odada durmak istemediğinden, Servet bugün bu dosyada “itirafçı” olduğu halde sanık değil.

Eğer sanık olsaydı kim bilir belki de Elçin Karaoğlu’nu “kadın” sanan kişi “ifadesini” alan savcıyla ilgili neler anlatırdı. Belki de gerginlik buna dairdir. Neticede, en azından sözde “gizli toplantı katılımcıları” ile “savcılık” ve hatta mahkemeniz bir konuda hemfikir, Servet’i odanızda istemezsiniz! Biz odada istemiyoruz, savcılık iddianamede istemiyor, mahkeme de tanık listesinde istemiyor…

Gizli iş ya da gizli olmayan iş, suç ya da suç olmayan fiil; hepsi onlara bağlı. Ve bunların hiçbirinin sınırları hukuki değil.

Yargıtay’ın gizli örgüte dair kriterlerini bu dosyada bulmanız mümkün değil. Elde olan sadece bir “gizli gizli konuşurlardı” dedikodusu.

Bu iddianame ve bu operasyon bir “sonsuz olasılıklar evrenidir.” Başka alanlarda karşılığı olsa da, edebiyatta özellikle fantastik evrenlere dair bir eleştiri konusu bu. Kahramanımız, burada maalesef savcılık oluyor, ne isterse o var olur. Nasıl mı?

Bu dosyanın 2 sanığı, mesela Murat Ongun ile Hüseyin Köksal bir odada buluşup bir şeyler konuşurlarsa ne olur? 2 adet gizli örgüt üyesi.

Peki sıradan vatandaşın dahi “telefonlarımız dinleniyor” haklı endişesine sahip olduğu bu ülkede Murat Ongun ve Hüseyin Köksal herhangi gizlilik düşünmeden açık seçik telefonda konuşurlarsa ne olur? 2 gizli örgüt üyesi arasındaki telefon irtibatı.

Savcılık cevap aramayı bırakır. Kahramanımızın sonsuz olasılıklar evrenindeyiz ve her şey onun işine yarayacak şekilde yorumlanmak zorundadır.

Artık itirafçılar eliyle yaratılan ve aslında savcılığın “ön kabulünden” öte bir şey olmayan örgütün üyeleri, dedikodu yaparlarsa gizli örgüt faaliyeti, rahat konuşurlarsa örgütsel ilişki kurarlar.

Örgüt olmayan bir nefes bile kalmamıştır artık.

Tıpkı benim avukatlığım gibi. Evet, savcılığın “kırmızı karakterli” ayıbından söz ediyorum.

Sonsuz olasılıklar evreninde benim avukatlık faaliyetim de örgüt ilan edilir.

Bundan sonrasında söylenenler mesleğime yöneltilen bir ayıptan başkası değil.

Ali Nuhoğlu “Sözleşme yapılması sürecinde Mehmet Pehlivanla 4-5 defa görüştüm.” demiş. Savcılık bu kısmı kalın harfle örgütün gizliliği bölümüne yazmış. Bahsedilen görüşme sözleşme yapılması değil arabuluculuk süreci ama hadi biz sözleşme diyelim. Meslek hayatım boyunca hazırladığım sözleşmelerin sayfa sayısı iddianamenizle yarışabilir. Görevimdir, birçok sözleşme sürecinde müvekkillerimi temsil ettim. Ama savcılık için artık fark etmiyor, o da örgüt faaliyeti.

Oyunlarına, gizli işler çevirdiğime dair tuzağa daha fazla düşmeyeceğim. Avukatlık Kanunu madde 36 şöyle der: “Avukatların, kendilerine tevdi edilen görevleri dolayısıyla öğrendikleri hususları açığa vurmaları yasaktır.”

Yaptığım mesleğin gerektirdiği işler gizli değil, avukatlık faaliyetimdir. Farkında olduğum şey, savcılığının asıl düşmanının bu olduğudur. Onlar, benden Avukatlık Kanunu’nu çiğneyip müvekkilim ile ilgili her şeyi anlatmamı istedi. Anlatmamı istedikleri bu her şeyin suç olmasına bile gerek yoktu, zira “itirafçı” ne dese artık onların sonsuz olasılıklar evreninde örgüt suçu olurdu. Ama hayır, ben avukatım. Ve görevimin gereği onları rahatsız ettiyse bile bundan vazgeçmeyeceğim.

Örgütsel gizlilik ararken düştükleri çaresizlik budur.

Gizlilik arayışları ile burada bulunan kimsenin tanımadığı Hüseyin Gün’ün tuhaf bir casusluk lafıyla aramıza “örgüt yöneticisi” olarak atılma sebebi de budur. Bunun karşılığı da nezdimizde yok hükmündedir.

Dosyada gizlilik mi arıyorsunuz?

Ne idüğü belirsiz gizli tanıklar eliyle gizli faaliyet yürüterek müvekkilime ve bana saldıran İstanbul Savcılığıdır.

Savunma avukatlarına kanunun zorunlu kıldığı evraklar dahi verilmezken, yandaş medyaya gizli “soruşturma içeriğinin” servis ederek iş çeviren İstanbul Savcılığıdır.

Gizli pazarlıklarla “itirafçılaştırma” süreçlerini kayıt dışı yürüten İstanbul Savcılığıdır.

Ortada gizli örgüt varsa da, bizden değil; onlardan bilinmelidir.

Etkin pişmanlık ya da itirafçılık, savcılığın kullandığı bir delil değil, örgütün kurucusu, yürütücüsüdür. Bir şeyler söylesinler diye büktüğünüz insanlarla birlikte bir örgüt kurdunuz ve bizi sanık olduğumuza inandırmak istiyorsunuz.

Peki örgütünüzün muhtaç olduğu etkin pişmanlık süreçlerine daha yakından bakalım. Nasıl var oldular, nasıl oluştular, neler yaşadılar.

İfadeler nasıl oluşturuldu? Örgüt nasıl “var edildi?”

Her şey ifade işlemlerinin başında sorulan “etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istiyor musunuz?” sorusundan ibaretti?

Önce matematiğe bakalım.

İddianıza göre dosya müvekkilim Ekrem İmamoğlu liderliğinde, 6 yönetici

ve 92 üyeden oluşuyor.

Peki ya etkin pişmanlıklar? İddianame bize 23 “örgüt üyesinin” etkin pişmanlıktan faydalandığını, 3 de “örgüt yöneticisinin” bu yola başvurduğunu söylüyor.

“Örgüt üyesi” olup etkin pişmanlıktan yararlandırıldığı söylenen şahıslar rızalarıyla, gönüllü olarak mı etkin pişmanlıktan yararlandılar?

Türk Dil Kurumu gönüllülük kavramını “Gönüllü ve karşılıksız yapma” olarak tanımlıyor. Gönüllü için ise “Bir işi yapmayı hiçbir yükümlülüğü yokken üstlenen kimse” diyor.

Sayın mahkeme heyeti, dosyanızla yüzleşin. “Etkin pişmanlar”, pişman olmaya gönüllü değillerdi, aslında hepsi masadaki pazarlık pastasından kendilerine bir dilim aldılar.

Etkin pişmanlıktan yararlanan 23 “örgüt üyesi”nin 22’si “samimi” beyanlarını tutuklu iken, belirsiz bir tutukluluğun içerisinde kapatılmışken verdi. Örgütünüzün “yöneticileri” ise üçte üç, tutuklu bulunurken etkin pişmanlık hükümlerine zorlandılar.

***

Sayın Heyet, esasen etkin pişmanlık ya da itirafçılık denilen tüm bu süreçler savcılık isimli ahtapotun kollarının türlü yöntemlerle uzanabildiği kişilere uyguladığı sistematik bir baskı pratiğidir.

  1. Aşırı suçlamalar

Sahte itiraf üretmek için başvurulan yöntemlerin başında aşırı suçlama taktiği gelir. Bu yöntemde, örneğin aynı fiilden hareketle hem örgüt üyeliği, hem rüşvet, hem de dolandırıcılık isnadında bulunulur. Böylece “yatay aşırılık” olarak tanımlanan, tek bir eylemle birden fazla ağır suçlama yapılmış olur.

Bu aşamada, şüpheli masum olsa bile karşı karşıya olduğu suçlama yığınıyla paniğe kapılır. Savcılar bu korkuyu kullanarak sanığı, ceza yargılamasında kendisi için ‘çok daha az yük getirici’ bir seçeneği kabul etmeye zorlar. Abartılı bir isnatla çıtayı yükselterek, sanığa karşı daha hafif suçlamalar yönelttikleri bir tür “pazarlık” ortamı yaratırlar.

Fatih Keleş örneği, aşırı suçlama stratejisinin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda psikolojik ve medyatik bir kuşatma olarak nasıl işletildiğini açıkça göstermektedir. Keleş’in “itirafçı” olması için aylarca baskıya maruz bırakıldığı; reddettiğinde ise bu kez bambaşka bir senaryonun devreye sokulduğu bilinmektedir.

23 Temmuz gecesi cezaevine gönderilen iki avukat, Keleş’e “Aziz İhsan Aktaş’ı öldürtmek için talimat verdin” diyerek bir suikast kurgusu dayatmış. Keleş bu şantajı reddedip avukatları kovunca, bu kez aynı senaryo bir ay sonra Sabah gazetesinde manşet yapılmış; böylece medya üzerinden servis edilen bu yalanla Keleş’e yapılan baskının dozu yükselmiştir. Bu mekanizma, aslında çıplak bir tehdidin sistematik dile dönüşmüş halidir: “Ya iftira atacaksın, ya da seni aşırı bir suçlamayla bitireceğiz.”

Aşırı suçlama yöntemine dair başka bir örnek daha vereyim.

Elbette bu dosyada suç olmadığını biliyorum; ancak varsayalım ki, iddia ettiğiniz gibi tek bir amaç için birden fazla kez aynı suç söz konusu olsun. Bu durumda uygulanacak hüküm TCK m. 43’tür. Fakat TCK 43’ü uygulamıyorsunuz.

Çünkü burada amaç ceza tehdidini büyüterek insanları korkutmak. Bir yandan bu insanların tek bir suç işleme amacıyla bir araya geldiğini iddia ediyorsunuz bir yandan TCK 43’ü uygulamıyorsunuz.

TCK m. 43 uygulansaydı ne olurdu? Bu durumu aynı cezaevinde kaldığım Elçin Karaoğlu ve Hüseyin Köksal örneği üzerinden açıklayayım.

Elçin Karaoğlu 13 adet rüşvet suçu ile suçlanıyor. Yani hakkında 52 yıldan

156 yıla kadar ceza isteniyor. Eğer zincirleme suç hükümlerini uygulasaydınız yalnızca 5 yıldan 21 yıla kadar ceza istenecekti.

İddianıza göre Elçin örgüt üyesi. E bu sözde örgüt dediğiniz şey suç işlemek amacıyla bir araya gelmemiş miydi? Yani ortada tek bir suç işleme icrası kararı var. Suçun mağduru da tek. Aynı mağdura karşı aynı suçu işleme icrası kararıyla birden fazla kez suç işlemişse ayrı ayrı cezalandırma yapılamaz. Zincirleme suç hükümleri uygulanır.

Hüseyin Köksal için de durum farklı değil. 4 adet ihaleye fesat karıştırma suçu ve dolandırıcılıkla suçlanıyor. Yani hakkında istenen ceza ise 60 yıldan 148 yıla kadar. Eğer zincirleme suç hükümlerini uygulansaydı 3 yıl 9 aydan

- 12 yıl 3 aya kadar ceza isteyecektiniz. Dosyadaki birçok kişi için durum böyle. Ancak ceza tehdidi 10 kat büyütülerek insanları korkutmaya devam ediyorsunuz.

Şimdi tablo daha net görünüyor. Ceza tehdidini 10 kat büyütüp insanları duvara yasladıktan sonra, “itiraf edersen kurtulursun” denilen bir düzene geçiyorsunuz. Önce cezayı şişiriyor, sonra o şişirilmiş ceza üzerinden pazarlık kuruyorsunuz. İşte tam bu noktada mesele artık yalnızca yanlış uygulanan TCK maddeleri değil; itirafın sistematik biçimde bir pazarlık aracına dönüştürülmesidir.

Sayın Heyet, savcılığın bu baskı pratiğine siz de paye veriyorsunuz.

Savcılık bu astronomik ceza tehditlerini itiraf pazarlığı yapıyorken siz de istenen ceza miktarlarını insanların tutukluluğunun gerekçesi yapıyorsunuz. İstenen ceza miktarı kaçma şüphesi oluşturuyor diye sözde gerekçe yazıyorsunuz; özde ise savcılığın hukuksuzluğuna yol veriyorsunuz.

  1. Tutuklamanın itiraf elde etmek için bir işkence aracı olarak kullanılması

Tutuklama tedbirinin şüphelileri “itirafçı” olmaya zorlamak için kullanılan temel yöntem olduğunu anlatmıştım.

Bir otorite, bir bireyin haklarını, ondan bir suç isnadı elde etme beklentisiyle pazarlığa konu ettiğinde, birey aslında şantaja maruz kalmakta ve bu durum itirafın gönüllülük şartını ihlal etmektedir.

Bugün biz de aynı işkenceye maruz kalıyoruz, bu keyfi tutuklamaların sahte itiraflar elde etmek için kullanılan bir yasadışı yöntem olduğunu görüyoruz.

Başlarken söylemiştim, insan bükülür, kırılır ve eğilir bir şeydir; makine, rakam değildir. Ellerinde olan buydu, kapatarak, belirsiz bir “tutukluluk” silsilesi içinde bükerek bu kumpası kurdular.

Etkin pişmanlar ne söyledi, esasen bu önemli değildi. Zira suç aramıyorsunuz, çoktan hükmünü kestiğiniz suçlular var ve bu suçların hukukla, kanunla, yargısal süreçlerle ilgisi yok. Siyasi olarak hasım gördükleri müvekkilim ve arkadaşlarını “tanıyor ve haklarında konuşmak istiyor” oluşları onlar için yeterliydi. Bu motivasyonla basit bir pazarlık masası kuruldu.

Etkin pişmanım de, imza at ve kurtul.

Nitekim bu pazarlık düzeninin nasıl çalıştığını görmek için dosyanın dışına bakmaya bile gerek yoktur. Gülaylar Altın’ın sahibi Mehmet İlhan Gülay, gözaltına alınıp tutuklandığında yalnızca şahsi özgürlüğü değil, şirketi ve malvarlığı da doğrudan hedefe konulmuştur.

Bu korku altında 48 saat içinde üç kez ifade vermeye zorlanmış; ancak üçüncü ifadenin ardından serbest bırakılmıştır. Peki, serbest kaldığı üçüncü ifadesi ile ilk iki ifadesi arasındaki fark neydi, biliyor musunuz? İlk ifadelerinde adı geçen AKP’li bürokratlar yerine, İmamoğlu’nun ve bürokratlarının adını eklemiş olmasıdır.

Bu hız, bu tekrar ve bu yöntem; bir soruşturmanın doğal akışını değil, bir “teslimiyet protokolünü” göstermektedir. Burada aranan hakikat değildir; aranan, kişinin kırılmasıdır.

İfade bir delil aracı değil, bir kurtuluş bileti gibi sunulmuştur: “İmza atarsan çıkarsın.” Gülaylar vakası, etkin pişmanlığın hukuk düzeninde bir kurum olmaktan çıkarılıp, özgürlük ve servet üzerinden kurulan çıplak bir şantaj mekanizmasına dönüştürüldüğünün en açık örneklerinden biridir.

En özet haliyle durum şu: Tamamı tutuklu ve eziyet altındaki insanlara gökyüzünü gösterme vaadi ile itirafçı yaptılar.

  1. Bu neyin pazarlığı? Havuç ve Sopa Yöntemi

Sayın Heyet, savcılık iddianamenin 3550. sayfasında ilginç bir başlık açıyor. Aynen aktarımla başlık şu: “İkrar Doğrultusunda Beyanda Bulunan ve Örgüt Mensubu Olmayan Diğer Şüphelilerin İfade İçerikleri”

Bir suç örgütü yargıladığınızı iddia ederken örgüt üyesi olmayan, ancak suçlarını da ikrar eden 67 kişi var diyorsunuz. Bu 67 kişi incelemeye muhtaç. Öyle ya, “suçlarını ikrar etmiş” bu insanların başlarına ne geldiğini bilmek inceleme konusu olmalı.

Savcılık tarafından 67 kişi denilmişse de ekleme çıkarmalar, “pazarlığın aşamaları” listeyi çarpıtmışa benziyor. Atlanan boş bir numara (4), ifadesi 2 kere eklenen kişiler çıkarıldığında liste 65 kişiye düşüyor. Burada da hem örgüt üyesi olarak cezalandırılması istenen, hem de “örgüt mensubu olmayan” kişiler var. 5 kişinin örgüt üyesi olarak cezalandırılması istenirken, bu listede de yer alıyorlar.

Oysa listenin başlığı örgüt mensubu olmayan kişilerdi ama listede aynı zamanda örgüt mensubu olanlar da var. Yani bu kişiler hem örgüt üyesi hem değil…

Herhalde kişilerin hukuki vasıflandırmasında savcılığın hukuki tartışmaları bu listeyi karıştırmıştır? Maalesef işin aslı öyle değil. Hata veya karışıklık yok. Kasıt var.

Liste özenle incelendiğinde, hata değil, kasıttan şüphelenmemiz için gerekçelerimiz artıyor.

Tespit edebildiğimiz kadarıyla listenin neredeyse tamamı (58 kişi) “samimi itiraflarını” tutukluyken, yani az önce bahsettiğimiz gibi kapatıldığında sunmuş. Neredeyse tamamı, itiraflarının karşılığını tahliyeleriyle almış.

Ancaaak itirafından menfaatini yalnız tahliye ile değil, daha büyük alan da var.

Dolandırıcılık, rüşvet gibi suçları işlediği iddia edilen bu kişiler, verdikleri “samimi” ikrarlarla sözde örgütün varlığını ispatladıklarına göre; kendi eylemlerinin de örgüt faaliyeti ya da en azından örgüte yardım kapsamında değerlendirilmesi gerekmez mi? Ceza hukuku mantığı bunu gerektirir. Eğer bir yapı örgüt olarak tanımlanıyorsa ve bu kişiler o yapı içinde suç işlediklerini kabul ediyorlarsa, TCK m. 220 çerçevesinde örgüt üyeliği ya da örgüte yardım hükümlerinin uygulanması hukuki bir zorunluluktur.

Ne var ki bu kişilerden yalnızca 14’ü örgüt kapsamında bir suçla itham edilmiştir. Geri kalanlar bakımından ise örgütsel bağ adeta buharlaşmıştır. Oysa etkin pişmanlıktan yararlanma talebiyle ifade verip tahliye edilen bu kişiler, kendi anlatımlarına göre örgütsel bir yapı içinde hareket ettiklerini kabul ediyorsa, bu yapıyla bağlarının ceza hukuku açısından yok sayılması mümkün değildir. Ceza hukuku seçici uygulanamaz; ya örgüt vardır ve herkes yönünden hukuki sonuç doğurur ya da yoktur.

Ancak görüyoruz ki burada örgüt kavramı hukuki bir kategori olmaktan çıkmış, pazarlığa açık bir enstrümana dönüşmüştür. Bir anda bazı kişiler örgütlü suç vasfından “arındırılmakta”, örgüt üyeliği isnadı buharlaşmakta, geriye yalnızca senaryoyu ayakta tutacak kadar bir örgüt taslağı bırakılmaktadır. Belli ki hukukun sistematiği değil, sürecin ihtiyacı belirleyici olmaktadır.

Peki ödüllendirilen bu kişilerin etkin pişmanlıktan yararlandırılarak tahliyelerine bir hukuki koruma sağlamak mümkün mü?

“Suç örgütüne yardımla” dahi suçlanmayan şahısların rüşvet, dolandırıcılık gibi suçlamalar ile bırakıldığını görüyoruz.

Sayın Heyet, sağı solu suçlayarak, dolandırıcılık suçunun nitelikli hâlini işleyip sonra da “etkin pişman” olamazsınız. Ceza hukuku böyle işlemez. Ancak savcılık, olmazları olduruyor; örgüt üyesi ya da örgüte yardım etmediğini söylediği kişileri, yalnızca dolandırıcılık isnadıyla işlem görmelerine rağmen, “samimi ikrar ve pişmanlıklarına” dayanarak tahliye ediyor.

Hukuki sınırlarla hiçbir ilgisi olmayan bu işin, hukuk dışı bir menfaat temininden —en kaba anlamıyla— bir ödülden başka nedir?

Türk Ceza Kanunu’nun 254. maddesi rüşvet bakımından etkin pişmanlığı düzenlerken “Durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce…” der. Kanun koyucu, pişmanlığın değerini buraya bağlamıştır. Peki suçlama yapılmış, soruşturma başlatılmış, kişiler gözaltına alınmış, tutuklanmış, hatta cezaevine konulmuşken hangi “öğrenilmeden önce”den söz ediyoruz?

Resmî makamların isnat ettiği bir fiil için sonradan verilen beyana “etkin pişmanlık” demek, kanunun lafzını da ruhunu da zorlamaktır. Bu, pişmanlığı değil; korkunun ve pazarlığın sonucunu ödüllendirmektir.

Ceza tehdidini yükseltip kapıyı kapatıyor, sonra “konuşursan açarım” diyorsunuz. Hukuk düzeni böyle işlemez; bu, açık bir baskı mekanizmasıdır.

Ancak savcılık kanundaki şartlarla ilgilenmiyor, zira motto sabit: “İmza at ve kurtul.” Seni tahliye ederiz, örgütlü bir faaliyetin de olmadığını yazarız.

O halde artık bu kişilerin beyanları örgütsel olarak daha titiz incelenir ve değerlendirilir değil mi? Savcılık yine, hayır diyor.

Örgüt yönetici, üyesi olduğu iddia edilen sanıkların görüşme kayıtlarının listesi getiriliyor ve bu listedeki kişiler gerektiğinde “örgüt üyesi” olarak anılarak, örgütsel bağın delili kabul ediliyor. Suçlamanın ne olduğu önemli değil, yeter ki listeye bir şüpheli daha girsin. Bu kişiler iddianamede “örgüt yöneticisinin talimatıyla hareket eden” örgüt üyeleri olarak anılıyor, bu sayede örgüt yöneticisi de birilerini yönetmiş oluyor.

Yani fiil ne zaman örgütsel faaliyet? Savcılığa lazım olunca. Kişi ne zaman örgüt üyesi? Savcılık ihtiyaç duyunca. İşte böyle kuruluyor, “suç örgütünün” yapısı. Peki, daha büyük ödüller alan var derseniz? Var, o da var.

Listedeki 17 kişi, örgütsel faaliyetleri ifşa eden, etkin pişmanlıktan yararlanan ve ifadelerinden bahsedilirken “şüpheli” olarak anılan 17 kişi; ne iddianamenin şüphelisi ne de dosyanın sanığı. Bir şekilde dosyadan ayrılan bu kişileri bir iddianamede görecek miyiz, neden dosyadan ayıklandılar ve neden örgütün varlığı bu kişilere dayandırılıyor?

“Schrödinger’in kedisi” çoğumuzun bir yerlerden duyduğu bir düşünce deneyidir. Bir bilim insanı, kuantum teorisinin garipliğini göstermek için şöyle bir örnek verir: Kapalı bir kutunun içine bir kedi konur. Yanına zehirli bir düzenek yerleştirilir. Zehirli düzeneğin bir saat içinde ışınım yapma ihtimali de yapmama ihtimali de eşittir. Işınım olursa şişe kırılır, zehir yayılır ve kedi ölür; ışınım olmazsa kedi yaşamaya devam eder. Schrödinger’in ironik sonucuna göre, kutu açılana kadar kedi hem ölü hem diridir. Yani kısacası imkansızlıktan bahsediliyor.

Schrödinger’in sunduğu imkansızlık, sizin elinizde mümkünmüş gibi sunuluyor. Kuantum fiziğinin bile olmaz dediği işe, siz olur olur diyorsunuz.

Teşbihte hata olmaz ya, itirafçılarınız da bir kutu içinde sizin zehrinizle akıbetlerini bekliyor.

Tutukluluk ya da tahliye,

Örgüt üyeliği ya da örgütlü suçlardan sıyrılmak,

Niyetiniz bizim o kutuyu açıp hiç bakmamamız ve siz içerideki ne derseniz, odur diye inanmamız. Medyayı manipüle çabanız, kamuoyu çalışmalarınız bundan. Ama biz inanmıyoruz ve kutunuzu açıp bakıyoruz.

Durum net. Kutunuzdan İmamoğlu Suç Örgütü değil, itirafçılarla kurduğunuz sözde örgüt çıkacak.

El cevap, ortada suç yok, suçlu yok, örgüt yok, yargılama yok.

An gelir, örgüt üyesi olursunuz, bir an gelir, örgüte yardım dahi etmeyen bir etkin pişmansınızdır. Bir an şüpheli, bir an sanıksınızdır, sonra dosyadan sizi kuş gibi uçuruverirler. Ama ihtiyaç olunca orada altına imza attığınız iki kelam durur, o kelamlar suç içermiş mi, önemi yok. Yeter ki adımız verilsin, yeter ki hükmünüzde kalabalık görünelim.

  1. Şüphelilerin aileleri ve mal varlıklarıyla tehdit edilmesi

Peki, tüm bu hukuksuzluk sarmalında “itirafçı üretmek” için başka hangi

suçlar işlendi?

İtiraf elde etmek için uygulanan tek hukuka aykırı yöntem aşırı suçlama ya da keyfi tutuklamalar değil. Soruşturma kapsamında birçok kişi aileleri, yakınları ve mal varlıklarıyla da tehdit edildi.

Brezilya’daki o meşhur “Vaza Jato” sızıntıları da, bu şantaj çarkının nasıl işlediğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Kumpasın baş mimarı olan savcının şüphelilerden birini itirafa zorlamak için ekibine verdiği şu kan dondurucu talimata bakar mısınız:

"Onun İsviçre’deki tüm mal varlıklarını, hesaplarını ve gayrimenkullerini derhal bloke etmeliyiz. Gidin ve ona her şeyini kaybedeceğini söyleyin. Onu dizlerinin üzerine çöktürün, teslim olmak için bize yalvarsın! Başka kaçış yolu yok."

Şimdi aynı tehdit ve şantaj yönteminin mevcut soruşturmada nasıl karşılık bulduğundan bahsetme zamanı.

Soruşturma kapsamında tutuklanan 160 kişiden 60’ının soruşturma devam ederken tahliye edildiğini ve bu 60 kişiden 55’inden tutuklama sonrasında alınan ifadelerin savcılıkça ikrar veya etkin pişmanlık kapsamında değerlendirildiğini ifade etmiştim.

Tüm bu istatistik içerisinde göze çarpan bazı “ailevi” durumlar olduğunu fark ettim. Örneğin Eyüp ve Gülşah SUBAŞI çifti, 19 Mart 2025 tarihinde gözaltına alınıyor ve her ikisi de 23 Mart 2025’te tutuklanıyor. Eyüp SUBAŞI 16 Mayıs 2025 tarihinde etkin pişmanlık ifadesi veriyor. Ve ne tesadüf ki eşi Gülşah SUBAŞI aynı gün tahliye ediliyor. Eyüp SUBAŞI ikinci ifadesini 28 Mayıs 2025’te veriyor ve ertesi gün kendisi de tahliye oluyor.

Yine Murat Kapki, “etkin pişmanlıktan” faydalanmak üzere adliyeye getirildiğinde, aynı gün eşi Feyza Kapki de adliyeye sevk ediliyor. Birazdan eşi hakkında karar verilecek olan Murat’ın beyanına “samimi” dememizi gerçekten bekliyor musunuz?

Fatih Keleş’in ailesi üzerinden yürütülen baskı da aynı yöntemin başka bir tezahürüdür. Fatih Keleş konuşmadı diye Mayıs’ta abisini, Haziran’da oğlunu ve yeğenini tutukladınız. Elinizden gelse, soyadı Keleş olan herkesi sıraya dizip tutuklayacak bir irade sergiliyorsunuz.

Murat Ongun’un eşi, Ekrem İmamoğlu’nun oğlu ve babası üzerinden yaptığınız şeyin hukuki faaliyet olduğuna inanmamızı beklememelisiniz. Bu, ceza hukukunun şahsilik ilkesine dayanan bir uygulama değil; yakınlar üzerinden kurulan açık bir baskı yöntemidir.

Yakup Öner etkin pişmanlık ifadesi vermeden önce onun da kayınbiraderini tutuklamadınız mı? Bu tutuklamanın zamanlamasını gerçekten rastlantı olarak görmemizi istiyorsunuz? Soralım Yakup’a: Kayınbiraderi de mi suçluydu, yoksa onun özgürlüğü bir pazarlık unsuru olarak mı kullanıldı? O da mı “pişman” oldu? Yahut itirafçı olunca kayınbiraderinin serbest bırakılması rastlantı mı?

Gözde itirafçınız Adem’in, karısının şirketine el konulduktan 4 gün sonra

-ki bu sizden kaçırdığı son malıydı- itirafçı olmasının tesadüf olduğuna inanmalı mıyız?

Antik çağlarda, birinin çocuğu veya aile üyesi olmak, herhangi bir suç ya da isnat bakımından müşterek sorumluluk için yeterliydi. Bu eski arkaik mantığın terk edilerek her bir davranışın ve kişisel sorumluluğun merkeze koyulduğu modern hukuk sistemine geçildiğini biliyoruz. Herkes yaptığından sorumludur. Bir yapma fiilinden. Bir olma hâlinden değil. Kimse birisi olduğu için değil, bir şey yaptığı için suçlanır. Fakat en başından bu yana işaret ettiğimiz gibi karşı karşıya olduğumuz şey arkaik bir hukuk mantığı değil, kriminal bir eylem.

Soruşturma kapsamında onlarca kişinin sadece başka kişilerin eşi, kardeşi, çocuğu ya da yakını olduğu için gözaltına alındığını biliyoruz. Bu kararı veren sözde hukukçular arkaik bir hukuk mantığının temsilcileri değildi, bu işi yapma sebepleri hedef aldıkları şüphelileri yakınları ile tehdit ederek itiraf elde etmekti.

  1. Psikolojik işkence niteliğindeki ifade alma süreçleri

Savcılığın ifade alma prosedürü ise başlı başına şüpheli bir süreci işaret etmektedir. Defalarca adliyeye getirilen ve defalarca savcı karşısına çıkarılan insanların hangi psikolojik hal içinde olduklarını hayal etmelisiniz.

Cezaevi hücresinden alınan kişi hücresinin kapısında infaz koruma memuru tarafından aranır, yanına yaşamsal malzemeleri almasına dahi izin verilmez. Devam eder, jandarmaya teslim edildiğinde üstü bir kez daha aranır, havasız bir araç ile adliyeye götürülür, kim bilir ne kadar leş gibi bir adliye nezaretinde bekletilir, aç ve kelepçelidir, nihayet savcı önüne çıktığında defalarca üstü aranmış, defalarca zora maruz kalmıştır. Dosyanızda 8-9 kere ifade veren etkin pişmanların yaşadıklarını üst üste koyun. Bu bile başlı başına bir işkence sürecidir.

İfade tutanakları ise başlı başına süreci ifşa etmekte olup esasen bir “tutanak sahteciliğini” gösterir. Bir “etkin pişmanın” ifadesini alıp art arda sıraladığınızda ifadeler SORULDU diye başladığını göreceksiniz. Tamam soruldu ama sorulan nedir, savcı ne sormuştur? Elinize bir tutanağı alıp incelediğinizde tek başına konuşan bir şüpheli göreceksiniz. Bir anda çeşitli konulardan bahsetmeye başlayan bir “etkin pişman.”

Sayın Heyet, tutanakları önemsiz buluyor olamazsınız. Bugün bizim yasak sorgu iddiamız var. Bu iddiamızı nasıl değerlendirip hükme bağlayacaksınız? Tutanaklar sahte. O an savcının odasında olanları anlamak için istihareye yatacak değilsiniz ya…

Tutanaklar, savcılığın insanları büküp getirmek istediği şekilden ibarettir. İstenilen 5-6 sözün yazılıp evrildiği bir kağıt parçası. Bir fetiş haline gelmiş etkin pişmanlık hülyası savcılığın bazen heyecanlanmasına ve tutanakları eline yüzüne bulaştırmasına neden olmuş. Bu çocukça beceriksizliği tebessümle karşılamayacak kadar skandal yaşadık. Örnek mi soruyorsunuz?

Dosya sanıklarından Süleyman Atik 04/06/2025 tarihli ifadesinde ortada bir soru yokken soruldu diye başlayan ifadede Atik daha ayrıntılı ifade vermek istediğini söylüyor, suçlamaları reddediyor. Tutanak kapatılıyor. Ne oluyor peki sonra Atik’e? Belli ki cezaevine götürülmek istenilen Atik’in içi geçiyor ve rüyasında “erenler” girip bir şeyler fısıldıyor. Ve evet, Süleyman Atik aynı gün, aynı savcıya 2. kez ifade veriyor. İlk ifadesini aynen kopyalayıp, içinde Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş ve Zafer Keleş geçen 3 paragraf daha iliştiriliyor.

İkinci kez ifade vermesinin bir nedeni olur ya, savcılık bir çelişki buldu belki de sordu dersiniz. İkinci ifadedeki soru ne derseniz, doğru tahmin: SADECE SORULDU.

Rüyaya giren erenler teorimizi beğenmediyseniz, sıradaki teklifimiz Atik’in önüne konulan tahliye pazarlığı dosyası olacak ve adına siz hangisini yakışıklı bulursanız onu diyeceğiz: Tehdit? Şantaj? Kurban pazarlığı?

Neyse ki, minik 3 paragraf Süleyman Atik’in prangalarından azade olmasına yetiyor. Ve ertesi gün Süleyman Atik tahliye ediliyor. Sağlam bir etkin pişman örneği öyle değil mi?

Bu davada ne olduğunu merak ediyor musunuz? Etkin pişmanlık nedir öğrenmek istiyor musunuz? O halde tutanaklar size hiç yardımcı olmayacak demektir. Vaat, pazarlık, tehdit, şantaj… Cezaevinde yatan kişi bunlar ile “hazırlanır” ve bu süreci reddedenlerin tutanakları olmadıkça hiçbir tutanakta bunları göremezsiniz.

Sanki cezaevinde yattığı yerden bir anda kalkıp dilekçe veren ve özel aracıyla geldiği adliyede, sadece “soruldu” diyen ve tamamen susan bir savcının karşısına çıkıp konuşan şüpheliler vardır. Sayın heyet, hayatın olağanüstü aktığı bir senaryoda bile, böyle bir “etkin pişman” bulamazsınız.

“Dixi et salvavi animam meam.” Yani, söyledim ve ruhumu kurtardım. Size etkin pişman diye sundukları kişilerin söyledikleri ana kadar ruhlarına neler yapıldığını merak ediyor musunuz?

Şimdi bu işkenceye boyun eğmeyen ve başkasına iftira atmadığımız için hala tutuklu olan bizleri, işkenceyle elde edilmiş sahte itiraflarla tutuklu tutmaya devam mı edeceksiniz? Burada yargılanan bir suç değil; boyun eğmememizdir. Rehin tutulan ise özgürlüğümüzdür.

Aradığınız 'çıkar amaçlı suç örgütü' sanık sandalyelerinde değil; korku, şantaj ve pazarlıkla sahte delil üreten, insanları özgürlük vaadiyle kırıp büken soruşturma odalarında aranmalıdır.

İddianamenizde tasvir ettiğiniz o hayali ahtapotun kolları bizleri değil, asıl hukukun evrensel ilkelerini ve adaleti boğmaktadır.

Bizler, onurunu 'etkin pişmanlık' adı altındaki kirli bir pazarlıkla takas etmeyenler olarak buradayız ve bu karanlık senaryoda figüran olmayı reddediyoruz.

Tarih, işkence korkusuyla 'söyledim ve ruhumu kurtardım' diyenleri değil, bedeli ne olursa olsun gerçeği haykıranları yazacaktır. Kurulan bu kumpas çökmeye mahkumdur; çünkü inşa edilen bina yalan, harcı ise zulümdür. Hüküm ne olursa olsun, vicdanın ve tarihin mahkemesinde asıl yargılananlar bizler değil, hukuku bir silah gibi kullananlardır.

  1. Üçüncü Stratejik Boyuta Karşılık Gelen Yöntemler

Bu yargı süreçlerinin üçüncü stratejik boyutu da medyadır. Medya, hedefi yok edecek hukuki silahların kullanılabilmesi için elverişli ortamın yaratılmasına hizmet eder. Kamuoyunun tüm bu yasadışılığa ikna edilmesi süreci medya eliyle yürütülür. Bu birliğine medya ve yargı aktörlerinin suç ortaklığı denilir.

    1. Yandaş Medyanın Algı Üretimi Süreci ve Sahte Haberler

İktidar elindeki tüm olanakları, yargı darbesini perdeleyecek ve rakibini itibarsızlaştıracak sözde hakikati yaratmak için kullanır. Bu süreç, medya tekelleri aracılığıyla yürütülür. Böylece medya siyasi iktidarın bir uzvu haline gelir.

Yargı darbesinde ön plana çıkan medya tekelleri; bugün Türkiye’de “yandaş/havuz medya” olarak anılan ve iktidarın siyasetiyle paralel yayınlar yapan, haberler yazan kesimdir.

Sayın İmamoğlu hakkında 2019 seçimlerini kazanmasının ardından bu sözde haber kanallarında 4500’den fazla haber yapılmış. Bu haberlerin neredeyse tamamı olumsuz niteliktedir. Son 2 yıllık süreçte Sayın İmamoğlu hakkında yaptıkları olumlu denilebilecek tek haber ise 31 Mart 2024 seçimlerini Sayın İmamoğlu’nun kazandığına dair seçim sonucu.

Bu gruplar için siyasetten ari, topluma yararlı projelerin hayata

geçirilmesinin dahi haber değeri yoktur. Peki medya düzleminde şartlar eşit miydi?

Yandaş medya her türlü karalamayı yaparken mağdurların suç duyuruları bile kabul görmüyor. Savcılığın keyfi ve yasadışı uygulamalarını eleştiren gazetecilerin hedef alındığını, kanallara ağır cezalar kesildiğini, haberlere erişim engelleri getirildiğini gördük. Sayın İmamoğlu’nun, Murat Ongun’un sosyal medya hesapları sırayla kapatıldı.

İktidar medyasının yaklaşık 2 yıllık süreçteki en büyük mesaisi yüzlerce sahte haber üretmek oldu.

Israrla şu soruları sorduk, sormaya da devam edeceğiz: Hani nerede “Florya’da gömülü paralar”?

Nerede “cenaze aracıyla kaçırılan rüşvetler”? Hani nerede 560 milyar kamu zararı”?

Nerede para dolu bavullar?

Hani nerede dağıtılan iPhone 16 telefonlar, tabletler? ….

Tüm bu haberlerin sahte, yalan olduğu artık herkes tarafından kabul edilen bir gerçek… Gazeteci görünümlü suç ortakları bile süreç boyunca yalan söylediklerini itiraf ettiler…

Amaçları toplumda muhalif siyasetçilerin yozlaşmış olduğuna dair bir fikir yerleştirmektir. Bu mekanizma tüm otokrasilerde bu şekilde işlemektedir.

24 yıldır yaptıklarıyla toplumun zihninde yozlaşma ve yolsuzluk kelimelerinin karşılığı haline gelenler için bu saatten sonra aklanma imkansızdı. Bu nedenle ellerinde olan tek şey muhalif siyasetçilerin de onlardan farkı olmadığını iddia edecek yalanlar uydurmaktı.

A haberinden, Sabah gazetesine, Yeni Şafak’ından AKiT’ine kadar her gün attıkları manşetlerin alt metninde tam da bu mesaj yatar: “En az bizim kadar kirliler…”

Yalanın ikinci bir fayda amacı daha vardı. “Muhalif çoğunluğu sandıktan uzak tutabilmek…”

Yozlaşmış iktidarlarını ayakta tutabilmek için ellerinde kalan son şey insanları bütünüyle siyasetten tiksindirmekti…

Netice itibariyle siyasi iktidarın - yargının - medyanın elbirliğiyle ürettiği yalanlar “hakikat” olarak satılmaya çalışılan kriminal bir faaliyete dönüştü.

    1. Savcılığın Hukukun Dışında Üretmeye Çalıştığı Hakikat

İktidar tarafından sıklıkla, kamuoyunun yargı sürecine saygı göstermesi telkin edilir. Eleştirel söylemde bulunan kişiler ceza soruşturmasına maruz bırakılır. Fakat yargı makamları ve güdümlü gazeteciler hedeflerindeki kişiyi yok edebilmek adına masumiyet karinesini ihlal edecek her türlü açıklamayı yaparlar ve dokunulmazdırlar.

      1. Medya Gösterisine Dönüştürülen Gözaltı Kararları

Keyfi gözaltı kararları her seferinde hedefteki siyasetçileri küçük düşürme amaçlı medya gösterilerine çevrilmiştir. Şehvetle kaydedilen gözaltı görüntüler hala kullanılmaktadır.

      1. Savcılık Sızıntılarının Amacı

Brezilya örneğinde savcıların, medya sızıntılarının amacını açıklamıştım. Hedefteki kişilere soruşturmaların kaçınılmaz olduğunu düşündürmek ve itirafçı olmaya zorlamak.

İBB soruşturması kapsamında da onlarca kişi keyfi şekilde tutuklanırken savcılığın etkin pişmanlık uygulamasını bir kampanyaya çevirdiği aşikardır. İstanbul CBS, etkin pişmanlık kapsamında ifade veren kişilerin tahliye edildiği bilgisini düzenli olarak paylaştı.

Örnekleyeyim: Anadolu Ajansı’nın, savcılığa dayandırarak servis ettiği haberler ve zamanlar şöyle:

Nisan 2025: “Etkin pişmanlık kapsamında ifade veren Murat Abbas tahliye edildi.

19 Mayıs: Ahmet Çiçek etkin pişmanlık kapsamında ifade verdi ve tahliye

edildi.

21 Mayıs: Ertan Yıldız tahliye edildi.

29 Mayıs: Üç kişi etkin pişmanlıktan yararlandı ve tahliye edildi.

4 Haziran: “11 şüpheli tahliye edildi”

5 Haziran: Nuhoğlu ve Atik tahliye edildi.

7 Haziran: “24 şüpheli etkin pişmanlık ifadesi verdi”

19 Haziran: “4 zanlı, etkin pişmanlık ifadesi verdi, tahliye edildi” 28 Haziran: Etkin pişmanlık ifadesi veren şüpheli sayısı 36’ya çıktı. 10 Temmuz: Adem Soytekin tahliye edildi.

16 Temmuz: “Şüpheli sayısı 312” oldu, 39 şüpheli tahliye edildi.

22 Temmuz: “Şüpheli sayısı 330”; 39 şüpheli tahliye edildi.

Yani ay ay, tarih tarih, “etkin pişmanlık” ve “tahliye” haberleri bir stratejiyle duyuruldu. Bu organize bir propagandaydı.

Her etkin pişmanlık beyanı, yandaş medyaya servis edildi. Doğruluğu henüz mahkemede tartışılmamış ifadeler mutlak gerçeklermiş gibi pazarlandı. İfadelerde adı geçenlere korku salındı.

Dahası sahte itirafçı haberleri bile paylaşıldı.

Murat Ongun ve Fatih Keleş’e dair sahte haber üretimi şeklinde olan bu girişimin Rasim Ozan Kütahyalı tarafından organize edildiğini gördük. Yetmedi; aynı yöntem benim için de işletildi. Güya konuşmak istiyormuşum da konuşamıyormuşum… Sözde “itiraf” edeceğim şeyler varmış da engelleniyormuşum. Bu manipülasyonun amacı hakikati aktarmak değil; kamuoyunda bir algı inşa etmek, “itiraf” beklentisi yaratmak ve süreci psikolojik bir baskı aracına dönüştürmekti.

14 Haziran 2025, saat 15:07’de “Fatih Keleş’in etkin pişmanlık kapsamında 120 sayfa ifade verdiği” bilgisini yine kendi sosyal medya hesabından paylaşıyor…

Yaklaşık 2 saat sonra “Ekrem İmamoğlu'nun kasası Fatih Keleş itirafçı oldu” başlıklarıyla servis edilen sahte haberler dolaşıma sokuluyor:

Aynı süreçte Murat Ongun hakkında da “7 saat / 400 sayfa” ifade verdi şeklinde bütünüyle sahte haberler üretiliyor ve dolaşıma sokuluyor. Ama bunların hiçbiri halkı alenen yanıltma sayılmıyordu. Dokunulmazlar operasyonlarına fütursuzca devam ediyordu.

Sayın Heyet, bu noktaya kadar savcılığın etkin pişmanlık kampanyası hayranlık uyandırıcı görülebilir… Zira siz de mahkumiyet kararı vermek için iki çift laf, bizim için yeterli diye düşünüyor olabilirsiniz... Ve bu iki çift lafın nasıl ve ne şartlarda üretildiği, umurunuzda olmayabilir….

Belki de tek beklentiniz savcılığın söküp çıkardığı o sahte itirafı duruşmada bir kere daha duymaktır Aynı engizisyonda olduğu gibi…

Fakat her şey böylece daha da çirkinleşiyor…

Tüm bunları engizisyondan daha aşağı hale getiren şey keyfi şekilde tutuklanan kişilere tahliye olmak için neyi söylemeleri gerektiğinin bu haberlerle ilan edilmesiydi…

Örneğin Adem Soytekin’in durumunda da tam olarak böyle olmadı mı? Adem, özgürlüğünü satın alabilmek için savcıya ne anlatması gerektiğini bizzat bu asılsız haberlerden, bu sipariş manşetlerden öğrenmiştir.

Sözde “yolsuzluk operasyonu” yaptıklarını söyleyenler, ortada çalındığı iddia edilen tek bir kuruşu bile gösteremiyordu. Tüm kamuoyu aynı soruyu soruyordu: Hani nerede o meşhur ayakkabı kutuları?

Sonra bir anda Adem’in “aydınlanması” geldi. İfadesine şunu eklendi: “19 Mart’ta evlerde para bulamadınız, çünkü Av. Mehmet Pehlivan insanları uyardı.” Gerçekten soruyorum: Bu nasıl bir akıl tutulması?

7 Mart’ta zaten tedbir kararı alınmış. Günler öncesinden yandaş medya “operasyon geliyor” diye manşet atıyor. Troller kum saati paylaşıyor. Herkesin bildiği, herkesin konuştuğu bir süreç var ortada. Ama buna rağmen çıkıp, “Mehmet uyardı” dedirtiliyor. Ve şimdi ben bu iftirayı ciddiye alıp cevap vermeliyim?

Şüpheliler tehdit, uzun tutukluluk ve psikolojik baskı yöntemleriyle, diz çöktürülürken hukuk dışında üretilmiş kurguları doğrulamaya zorlandılar. Çünkü özellikle sosyal çevreden seçilip gözaltına alınan kişiler serbest bırakılmak için kime nasıl bir iftira atmaları gerektiği konusunda bir farkındalığa sahip değillerdi… Ve savcılar için bireysel ikrardan ziyade, hedefteki kişiler aleyhine beyanda bulunulması esastı. Bu durum literatürde “uyum baskısı altında genişletilmiş itiraf” olarak tanımlanır.

Sorun şu ki bu kişilerin anlatacak olgusal bilgisi olmadığından dolayı ifadeleri eksik, kopuk ve çoğu zaman çelişkilidir. Kontrolsüz bırakıldıklarında, kurulan sahte suç senaryosunu desteklemek yerine dağıtma riski taşırlar.

Bu kişilerin ifadelerindeki çelişkileri gidermek için onlara yönlendirme yoluyla bilgi yüklemesi yapılır; isimler ve zaman çizelgeleri kurgunun ihtiyaçlarına göre şekillendirilir.

Ancak bu yöntem, görünürde tutarlı bir suçlama üretse de, bilimsel ve hukuki açıdan dosyayı içten içe çökertir.

Sahte itiraf üretme metotları, İBB soruşturmasında eksiksiz şekilde kullanılmıştır.

Sayın Heyet, bunu kurgulayanların Mahkemenizden isteği ise tüm bu

sahteciliğe bir hukuk kılıfı geçirmeniz…

    1. Hakikat vs Hukuki Gerçeklik

Sayın Heyet, hakikat ve hukuki gerçeklik üzerine konuşmalıyız.

Masumiyet ve suçluluk kavramları elbette hukukun ötesine taşan anlamlara sahiptir. İnsanlar “masum” ve “suçlu”yu sadece mahkeme salonunda konuşmaz; sokakta konuşur, ekranda konuşur, siyasette konuşur. Ama bunlar hukukun yerine geçemez. Hukuk, usul içinde kurulan hukuki gerçeklikle çalışır.

Hukukçular olarak şunları kabul ederiz:

  1. Önceden kurulmuş bir hakikat kabul edilemez.
  2. Dosyada olmayan, dünyada da yoktur.
  3. Hakim, hakikati onun inşasına katılanlarla birlikte usul içinde birlikte anlamlandırmaktan kaçınamaz.
  4. Sürece dahil olanlar, bu birlikte anlamlandırılan hakikate sahip olma hakkına sahiptir; maddi hakikatin tek taraflı belirlenmesi yasaktır.

Yani hukuksal gerçeklik; silahların eşitliğine, tarafların katkısına, tartışmanın seviyesine, soruşturma ve kovuşturma sürecinin ne kadar adil şekilde yürütülmesine bağlıdır.

Bu nedenle masumiyet karinesi çağdaş demokratik hukuk devletlerinde anayasal güvence altındadır. Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Bu, “iyi niyet temennisi” değil, anayasal statüdür.

Oysa Başsavcı Akın Gürlek Adalet Bakanı oldu, HSK Başkanı, MGK üyesi gibi sıfatları da taşıyan bu pozisyondayken ilk işi A Haber’e katılıp yine müvekkilim ve dosya hakkında mahkumiyet hükmünü ilan etmek oldu…

Tüm bu sürecin başından sonuna “masumiyet karinesinin” yıkımı olduğu konusunda itirazı olan yoktur herhalde?

Medyatik rolüyle, hukuku ve yargı erkini kendi anlamından kopardı. Yani hukuki hakikatin oluşturulmasının yargının münhasır ve usuli görevi olduğu iddiasını çökertti…

Adalet Bakanı yapılmasının sonuçları ise daha ağır oldu… Uzun süredir Türkiye’de hukukun, usuli meşruiyete dayalı etik sürdürülebilir bir düzen olmaktan çıktığını biliyorduk fakat Bakan olmasıyla birlikte “hukuk devleti” ilkesi fiili olarak yıkılmış oldu…

Üzerine konuşulacak bir hukuk kalmadığına göre dosyayı “kuyumcu” gibi tartmanın da anlamı kalmıyor.

Böyle bir tespit yapıldıktan sonra tartışma konusu olayın bir hukukçunun ilgi alanından çıkması gerekir… fakat normal şartlarda olmadığımız için bu noktada durmayacağız.

Usul içinde tespit edilmemiş hakikatler “yalan” mı? sorusu üzerinden devam edelim…

Kant'a göre yalan söylemek, başkasına zarar vermese bile insanın kendi onuruna, kişiliğine karşı işlediği en büyük suçtur. Derrida ise yalanın mutlaka bir muhatabı olması gerektiğini savunur. Yalancı, karşısındakinin kendisine inanmasını ister ve bu güveni kötüye kullanır.

Ve Derrida’nın vardığı en kritik sonuç şudur:

“Yalancının retorik koşulu, hakikatin yüceltilmesidir.”

Yani özellikle iktidar sahipleri, kendi otoritelerini haklı çıkarmak için sanki tek gerçeği kendileri biliyormuş gibi davranırlar. Bir kişi ne kadar çok yalan söylüyorsa, o kadar çok "doğruluktan ayrılmadığı" imajını çizmeye çalışır. Yani yalan, kendini gizlemek için hakikat maskesini kullanır.

Sayın Heyet, Bu süreç sonucunda - buna bir yargılama diyemeyiz - vereceğiniz karar Akın Gürlek tarafından en az üç kez ilan edildi ve bu karar hukukun dışında üretildi… Buna dair kimsenin bir şüphesi yok…

Fakat yine de biz pes etmeyeceğiz. İtirafçı ifadelerinin nasıl manipüle edildiğini, dahası sahte ifadelerle hayali bir örgütün nasıl oluşturulduğunu ortaya koyacağız…

Yani işimiz bittiğinde arkasına saklanacakları sözde bir hakikat de kalmayacak…

    1. Bir Avukat Tüm Bu Saldırı Karşısında Müvekkiline Nasıl Yardımcı Olmalı?

19 Mart 2025’ten bu yana elimizde “etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorum” ile başlayan ve “herhangi bir suç işlemedim” cümlesiyle biten onlarca ifade tutanağı var.

Daha da absürtleri suç ikrarı içermeyip pişmanlık beyanlarıyla dolu olanları. Korkunç olan ise bu absürt beyanların arasına tahliye olabilmek için bir de başkalarını suçlamaları.

İşte bu tablo bir zorlama, yükleme ve yön gösterme olmaksızın kendiliğinden oluşmalarının mümkün olmadığını anlamamız için yeterli…

Bir avukat böylesine bir baskı ortamında, yasadışı vaatlerle köpürtülen bir kampanya karşısında müvekkiline nasıl yardımcı olabilir?

Avukatlar savcılığın soruşturma aşamasında öne sürdüğü argümanlar ile deliller arasında her zaman sıkı bağlar olmadığını, kovuşturma aşamasında gerek usul gerekse esas bakımından suçlamaların çöktüğünü çok kez görmüştür.

Ancak dosyada kısıtlılık varken kamuoyuna ve şüphelilere “dosya boş değil, çok önemli deliller var” denilerek bir algı oluşturuldu. Dosyanın içeriğini görme imkânı yokken, varlığı belirsiz “büyük deliller” üzerinden baskı kuruldu. Zorla alınan ifadeler bu psikolojik üstünlük iddiasıyla toplandı.

Medyadaki tetikçiler her yerde “asıl delilleri görünce anlayacaksınız” diyerek beklenti inşa etti. İddianame yazıldıktan sonra ise gördük ki o büyük sözlerin altı boştu; ortada anlatıldığı gibi bir delil yığını yoktu.

Bugün suçlamaların dayandırıldığı birçok gizli tanık ve tanık ifadesinin sahte olduğu ortaya çıktı. Dahası bu ifadelere dayalı şekilde yüzden fazla kişi tutuklandı ve bir kısmı kendilerinin yalan da olsa bir şeylerle suçlandıklarını düşündüler.

Fakat bu ifadeleri verenlerin birçoğu işkenceden kurtulmak için başkalarını suçlarken kendi mahkumiyetlerine neden olacak tek şeyin de yine kendi sahte itirafları olacağını göremediler. Hiçbir avukat müvekkilini böyle bir tuzağın içine çekmemeliydi.

KISIR DÖNGÜ SAFSATASI

Yargı gücünü elinde tutan bu azınlık grubun işlenmemiş bir suçu icat etmeye, olmayan bir hakikati üretmeye çalışırken neden sahte itiraflara muhtaç kaldığını anlattım.

Peki, elde somut bir delil, gerçekten işlenmiş bir suç yokken binlerce sayfalık bu iddianame nasıl yazıldı? Cevap, bu iddianamenin yazımının hukuki bir ispat faaliyetiyle değil, bir akıl yürütme hatasıyla kurgulanmış olmasıdır. Bu iddianame bir safsatadır. Adı da kısır döngü safsatasıdır. Nedir bu kısır döngü, anlatayım.

***

Ceza muhakemesi hukukunun varlık nedeni, maddi gerçeğe ulaşmaktır. Kullanılan akıl yürütme yöntemi rasyonel, şeffaf ve denetlenebilir olmalıdır. Kuşkusuz hukuki bir karşılığının da olması gerekir.

Önünüzde duran iddianame, belirli bir varsayımın doğru kabul edilmesiyle başlayan ve bu varsayımı doğrulamak üzere kurgulanmış kapalı bir anlatıdır.

Bir iddianamede kurulan yapı, kendi içine kapanan ve kendi kendisini doğrulayan bir kurgudan ibaretse, ortada hukuki bir isnat değil, retorik bir anlatı vardır.

İBB iddianamesinin bütünü incelendiğinde savcıların hareket noktasının, olgular değil, ispat edilmesi gereken bir sonuç olduğu görülmektedir. Bu sonuç, her paragrafa sinmiş temel ön kabulüdür:

Nedir bu ön kabul? Açıkça söyleyelim: Ekrem İmamoğlu’nun bir suç örgütü lideri olduğudur. Savcılığın başlangıç noktası da, kabulü de, varsayımı da, sonucu da budur.

İşte bu tür bir akıl yürütmeye, mantık biliminde ve hukuk teorisinde Kısır Döngü Safsatası denir. Son yıllarda özellikle karmaşık suç tiplerinde ve siyasi davalarda, bu safsata, iddianamelerin temel kurgusu hâline gelmiştir.

Kanıtlanması gereken iddia baştan doğru sayılır; ardından kabul edilen bu sözde doğru başka iddiaların dayanağı haline getirilir.

İddianameye göre, mantık şu: “Örgütlerdir, çünkü ihaleye fesat karıştırmışlardır. İhaleye fesat karıştırmışlardır, çünkü örgütlerdir.” Oysa iddianamede ne örgüt olmanın ispatı ne ihaleye fesat karıştırıldığının ispatı yer alıyor.

Delilsizliği gizleyerek bir “lüzyonu” oluşturulmuştur. Ne demek istiyorum?

Bu dosyada suç varsayımı, yani örgüt suçu varsayımı, delilleri okumada bir filtre işlevi görür. Böylece normalde hukuken meşru ve nötr kabul edilen idari işlemler, bürokratik kararlar ve rutin toplantılar suç kanıtı gibi sunulmaktadır. Bunlar kendi başına ceza hukukunun konusu olacak nitelikte değildir.

Delilin anlamı kendi içeriğinden değil, önceden yüklenmiş bir misyondan türetilmektedir.

Kendi hukuki bağlamları içinde değerlendirildiklerinde suç olarak nitelendirilemeyecek fiillerin anlamı kökten dönüştürülmüştür.

Örnek: Avukatla toplantı yapmak hukuki yardım almak değil örgütsel faaliyet olmuştur. Şoförünü aramak rutin iş değil örgütsel irtibat haline gelmiştir.

İspat Yükünün Tersine Çevrilmesi

İddianame, savcılığın “ispat vaadi”dir. Öyle olmak zorundadır.

Savcılık mahkemeye şunu der: Topladığım deliller, şüphelinin suç işlediğine dair yeterli şüphe oluşturmaktadır.

Bununla birlikte ceza hukukunun temel ilkesi de şudur: İddia eden ispatlar. (2 kez) Sanık suçsuzluğunu kanıtlamak zorunda değildir. (2 kez) Suçluluk, bağımsız ve somut delillerle ortaya konulmadıkça yalnızca bir isnat olarak kalır. (2 kez)

Fakat bu iddianame suç işlendiğinin ön kabulü ile oluşmuştur. Yani ceza hukukunun temel ilkesini tersine çevirmiştir. Bu mantıkla sanıktan, varlığı kanıtlanmamış bir yapının üyesi olmadığını ispatlaması beklenmektedir. Bu, hukukun "negatifin ispatı olmaz" ilkesine aykırıdır.

İddianamenin Anatomisi: "Örgüt" Varlığının Döngüsel İnşası

Kısır döngü safsatasının ceza muhakemesindeki en belirgin tezahürü, örgüt kurgusunda görülür. Burada da öyle olmuştur. Dosyada örgüt ön kabulüyle eylemler bu varsayımın içine yerleştirilmiş ve sonra bu yerleştirme, örgütün delili olarak sunulmuştur.

Metin örgütün varlığını araştırmamış, örgüt varmış gibi konuşmuştur. 143 eylemin her birinde isnatlar varsayımsal bir örgüt ön kabulüne dayandırılmıştır.

Ceza hukukuna aykırı bu dairesel inşanın, temel yapı taşları şunlardır:

  1. "SİSTEM" Totolojisi ve Kendini Doğrulatan Kavram

İddianame, yıllar bakımından birbirinden kopuk ve konu itibarıyla ilişkisiz olayları —örneğin 2016 yılındaki bir imar işlemi ile 2023 yılındaki bir ihaleyi— “SİSTEM” adı verilen soyut bir üst kavram altında birleştirerek yapay bir süreklilik kurgulamaktadır. Bu kurguda 2016’daki olay ile 2023’teki olay arasındaki yegâne bağ, her ikisinin de “SİSTEM”e para aktardığı iddiasıdır.

“SİSTEM”in sürekliliği bu olaylarla açıklanır. Olayların suç niteliği ise “SİSTEM”in varlığına dayandırılır. Böylece kendi içinde dönen, kapalı bir mantık zinciri kurulmaktadır.

Bu uydurulmuş mekanizma, yani “SİSTEM”, savcılığın yorumuyla anlam kazanan bir çatı kavramdır; ticari ilişkiler ya da bağışlar, bu çerçeveye yerleştirildikleri anda suç kategorisine taşınır İtirafçıların dahi bürokratik yapılanmayı aşan somut bir içerik ortaya koyamadığı noktada, tüm anlatı savcılığın inşa ettiği bu kriminal karineye yani —“SİSTEM”e— içkin hale getirilmektedir.

  1. Kadro Devamlılığının Suç Sürekliliğine Dönüştürülmesi

Hukuken bir yapının suç örgütü olarak nitelendirilebilmesi için suç işleme iradesinde süreklilik aranır. Savcılık ise bu unsuru, “Statü–Süreklilik Döngüsü” olarak adlandırılabilecek bir kurgu ile ikame etmektedir.

İddianame, Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde 2014 ile 2019 yılları arasında birlikte çalıştığı ekibi —Murat Ongun, Fatih Keleş ve diğerlerini— İBB Başkanı seçildikten sonra da yanında tutmasını ve görevlendirmesini, suç işleme iradesindeki devamlılığın göstergesi olarak sunmaktadır.

Siyasetin ve bürokrasinin olağan işleyişinde rastlanan profesyonel kadro devamlılığı ya da doğal ekip çalışması, somut bir suç delili ortaya konulmaksızın bir anda kriminal bir birlikteliğe dönüştürülmektedir.

Kurulan mantık zinciri şudur: “Bu kişiler neden 2014’ten beri birlikteler?” “Çünkü sürekli suç işleyen bir örgüttürler.” “Suç örgütü olduklarını nereden biliyoruz?” “Çünkü Beylikdüzü’nden İBB’ye kadar birlikte hareket etmektedirler.”

Bu karşılıklı atıflar, kendi kendini besleyen bir kısır döngü üretir. Birlikteliğin süresi, suç işleme iradesinin kanıtı olarak kabul edilir; statü ve görev devamlılığı, örgütsel sürekliliğin delili sayılır.

Böylece hukukun aradığı somut delil yerine, aynı olgunun farklı ifadelerle tekrarından ibaret bir süreklilik anlatısı inşa edilir. Bu ön kabul o kadar basiretsizdir ki, sadece 3 ayda kendini yok etmiştir.

Adalet Bakanı mesela. Bakanlığa atanmasıyla birlikte uzun yıllardır tanıştığı, birlikte çalıştığı arkadaşlarını Bakan Yardımcısı olarak atadı. Hatta yakın ekibini de Bakanlığa taşıdı diye haberler yapıldı.

Şimdi bu örgütsel bir süreklilik mi? Bakanın iddianamesine göre evet. Oysa bu sadece çalışmasından memnun olduğu, uyum içinde olduğu kimselerle birlikte çalışmaya devam iradesinden ibarettir. Yani demem o ki bu iddianame doğal olanı da kriminalize etmekte.

Başka bir örnek daha vereyim. 90’lı yıllarda çekilmiş bir fotoğraf. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve arkadaşları bir kamyonetin üstündeler. Fotoğraf hepimizin hafızasında olduğu için göstermiyorum bile. Fotoğraftaki herkes bu memlekette önemli makamlara geldiler.

Erdoğan’ın bu kimselere görev vermesi örgütsel bir süreklilik mi? Bu iddianameye göre evet. Ama gerçekte değil. Bu bir kadro hareketidir. Siyasetin doğası budur.

  1. Hiyerarşinin İspatında "Statü-Eylem" Döngüsü

Bir suç örgütünde hiyerarşik bağ, mesleki ya da idari bir ast-üst ilişkisinden farklı olarak, suç işleme amacına yönelmiş özel bir emir-komuta zincirini ifade eder.

Oysa iddianame, kamu idaresinin yasal ve resmi hiyerarşisini doğrudan suç örgütünün hiyerarşisi olarak kabul etmektedir.

Yani kamu yönetiminin doğal ve yasal görev dağılımı, suç organizasyonunun yapısı sayılmış. Doğal ve yasal hiyerarşisi, suç hiyerarşisine dönüştürülmüş.

Örneğin İBB ve iştiraklerindeki daire başkanı ya da genel müdürün verdikleri talimatlar, “örgüt” oldukları ön kabulü üzerinden “örgütsel talimat” olarak nitelendirilmiş. Kamu yöneticileri böylece örgüt yöneticilerine evrilmiş.

“Emir verdi çünkü amirdi” şeklindeki olağan ve yasal idari gerçeklik, “Emir verdi çünkü örgüt yöneticisiydi” çıkarımına dönüştürülmüş; statü eylemin, eylem de statünün kanıtı haline getirilerek açık bir döngü kurulmuştur.

TCK 220/5 maddesindeki yönetici sorumluluğu da bu dairesel mantıkla, geriye dönük inşa edilmiştir.

Şu meşhur CHP il binasının satın alınması sürecindeki para sayma görüntülerini hatırlayın. Savcının kurduğu mantık tam olarak şudur: Fatih Keleş orada neden para sayıyor? İddianameye göre çünkü o örgütün kasasıdır. Peki Fatih Keleş'in örgütün kasası olduğu nereden bellidir? Çünkü görüntülerde para saymaktadır! İşte bu sakat mantık zinciri, önünüzdeki o devasa iddianamenin tamamına, her bir eylemine hakim olan mantık zincirinin ta kendisidir.

Savcılık, kendi ürettiği soyut iddiayı, kişinin statüsüne kanıt yapmış. Yarattığı bu hayali statüyü ise eylemlerin suç olduğunun tek kanıtı olarak kullanarak bir kısır döngü yaratmıştır.

Eylemlerin İspatında Kullanılan Kısır Döngüler ve Kast Çakışması

Ceza hukukunun temel ilkelerine göre bir eylemin suç sayılabilmesi için hem fiilin objektif varlığı hem de failin suç işleme kastı birbirinden bağımsız delillerle ortaya konulmalıdır. Fiil ile kast arasındaki bağ, varsayımla değil, somut delillerle kurulmalıdır.

Ne var ki kısır döngü safsatasına dayalı kurguda eylem; niyetin hem nedeni hem de sonucu gibi sunulmaktadır.

Böylece iddia makamı, suç işleme kastını somut delillerle ispatlamak yerine, yalnızca fiilin varlığından hareketle kastın da zorunlu olarak mevcut olduğunu varsaymaktadır. Bu yaklaşım, kusur ile fiilin birbirine karıştırıldığı ve birinin diğerinin kanıtı haline getirildiği açık bir mantık hatası üretmektedir.

  1. Siyasetin Suç Saiki Haline Getirilmesi

İddianame, örgütün nihai amacını “Cumhurbaşkanlığı için fon oluşturmak” ve “Cumhuriyet Halk Partisi’ni ele geçirmek” olarak tanımlayarak, demokratik ve meşru siyasi hedefleri bir suç örgütünün saiki haline getirmektedir.

Siyasetin doğasında bulunan aday olma, iktidara talip olma ve parti içinde mücadele yürütme gibi hedefler, başlı başına suç kategorisine yerleştirilemez. İddianamedeyse bu hedefler, suçun nihai amacı gibi sunulmaktadır.

Bu yaklaşımda eylemin hukuki niteliği, fiilin kendi maddi ve manevi unsurlarından değil; savcılığın o fiile yüklediği “nihai niyet” yorumundan türetilmektedir. Bu yaklaşımın en absürt örneklerinden biri veri toplama ve casusluk isnatlarıdır.

İddianamede bu faaliyet, “seçmen davranışlarını manipüle etmek” ve “yabancı istihbarat servislerine veri sağlamak” gibi ağır ve spekülatif amaçlarla ilişkilendirilerek suç aracına dönüştürülmüştür. Yasa dışı bir amacın varlığına dair somut bir kanıt ortaya konulmamış; bunun yerine “Örgüt bunu yaptığına göre amacı kesin yasa dışıdır” şeklinde bir ön kabul benimsenmiştir.

  1. Rüşvet ve Yolsuzluk İddialarında Kastın Döngüsel Türetilmesi

İhale ya da imar süreçlerine ilişkin isnatlarda da aynı dairesel mantık işletilmektedir. Örneğin ihalelerde takdir yetkisinin kullanılması —21/b pazarlık usulü gibi— doğrudan “örgütlü suç kastı” ile özdeşleştirilmektedir. Oysa idarenin takdir yetkisi, hukuki sınırlar içinde kullanılan bir yönetim aracıdır; bu yetkinin varlığı tek başına suç iradesine işaret etmez.

Bir ihalenin belirli bir firmada kalması ise, sürecin başında “rekabeti engelleme kastı” bulunduğunun kesin kanıtı gibi sunulmaktadır. İhalenin sonucu, başlangıçtaki niyetin delili sayılmakta; sonuçtan geriye doğru bir suç kurgusu inşa edilmektedir.

Para transferi, gizli anlaşma ya da benzeri somut deliller ortaya konulmadan, sürecin “SİSTEM’e para aktarmak için kurgulandığı” varsayımıyla eylemler ceza hukuku kapsamına taşınmaktadır. Böylece kanuni takdir yetkisi ile suç kastı arasındaki ayrım ortadan kaldırılmakta; varsayım, delilin yerine geçirilmektedir. Yani fiil değişmemekte ama fiile yüklenen anlam kökten değişmektedir.

  1. Gizlilik Unsurunun Döngüsel Akıl Yürütme ile İnşası

Bir suç örgütünün gizliliği, Yargıtay ölçütlerine göre; kod isimleri, hücresel yapılanma, kapalı ve şifreli haberleşme ağları gibi somut delillerle ortaya konulmalıdır.

Oysa iddianame, iddia edilen yapının gizliliğini kanıtlamak için, şüphelilerden sadece birinin siyasi konumu nedeniyle başvurduğu olağan mahremiyet ve koruma tedbirlerini “yasadışı örgütsel gizlilik” olarak yeniden tanımlamaktadır.

Örneğin kameraların kapatılması ve sinyal kesici kullanılması, siyasi figürler açısından rutin bir güvenlik uygulaması niteliğindeyken, iddianamede “suç delillerini yok etme veya gizleme” davranışı olarak nitelendirilmiştir.

Kurulan mantık zinciri açıktır: “Bu tedbirler suç gizlemek içindir; çünkü içeride suç işlenmektedir. İçeride suç işlendiğini nereden biliyoruz? Çünkü kameralar kapatılmıştır.” İçeriğine ilişkin somut hiçbir veri sunulmaksızın, yasal bir toplantı “örgütsel suç faaliyeti” olarak etiketlenmektedir.

Daha da vahim olan, Anayasa ile güvence altına alınmış savunma hakkının “örgütü koruma” şeklinde çarpıtılmasıdır. Avukatlarla yapılan toplantılar, “suçluluk psikolojisi”, “örgüt içi eğitim” ya da “delil karartma hazırlığı” olarak sunulmuştur.

Mantık yine aynıdır: “Neden avukatlarla toplantı yaptılar? Çünkü suçlu bir örgüttürler. Suçlu olduklarını nereden biliyoruz? Çünkü avukatlarla toplandılar.” Böylece avukatlık faaliyeti, örgütsel gizlilik faaliyetine dönüştürülmektedir.

Delil Zincirinde "Çembersel Doğrulama" ve İtirafçı Çıkmazı

İddianamenin ispat iddiası, maddi ve teknik delillerden çok; Etkin Pişmanlık hükümlerinden yararlanan kişiler ile gizli tanık beyanlarına dayandırılıyor. Ancak bu beyanlar üzerine kurulan ispat mekanizması, açık bir “çembersel doğrulama” hatası üretmiş.

Maddi delil bulamayan soruşturmacılar, kendi kurguladığı "tarihsel süreklilik" ve "örgüt hiyerarşisi" senaryolarını, menfaat (tahliye)-varlığa el koymama beklentisiyle konuşan etkin pişmanlara ve ne idüğü belirsiz gizli tanıklara adeta ezberletmiş; ardından bu beyanları, kendi kurgusunun doğruluğuna kanıt olarak sunmuştur. Yani iddianame, objektif olması gereken doğrulama çemberini, kendisi üretmiştir.

Örnek; biri “Gürgen”, diğeri “Zeytin” diye anılan gizli tanıklar, “Paraların Fatih Keleş’te toplandığını duydum” diyor. Ardından etkin pişman sıfatıyla konuşan Adem ve Ertan devreye giriyor. Bu kez duyum cümlesi kesin hükme dönüşüyor ve sonuç: “Evet, paraları Fatih Keleş toplardı.”

Böylece kimin söylediğinin pek de önem taşımadığı, içeriği birbirinin kopyası ifadeler dolaşıma sokuluyor. Birinin “duydum” dediği, diğerine “olurdu” diye tekrar ettiriliyor. Sonra bu tekrar, ilk beyanın doğrulanması gibi sunuluyor. İsimler değişiyor cümle kalıbı sabit kalıyor aynı kurgusal şablon farklı ağızlardan yeniden üretiliyor.

İddianame, gizli tanık anlatımlarını doğrulamak için etkin pişman beyanlarına; etkin pişman beyanlarını güçlendirmek için de gizli tanık ifadelerine dayanarak kendi içinde dönen bir doğrulama çemberi üretiyor.

Oysa bu anlatıyı destekleyen bağımsız bir örgüt şeması, fiziki bir doküman, teknik iz kaydı ya da suçtan elde edilmiş gelire ilişkin kesin ve objektif bir belge ortaya konulmuş değil. Maddi delil eksikliği, iki sübjektif beyanın birbirini teyit ediyormuş gibi sunulmasıyla giderilmeye çalışılmaktadır.

Geçmişten Günümüze Kısır Döngü Safsatası ve Brezilya (Lula) Örneği: Siyasetin Suç Sayılması

Bu akıl yürütme hatası, tarihte ilk kez bugün karşımıza çıkmıyor. Ben de

bugün size ilk kez anlatmıyorum.

Engizisyon yargılamalarında da aynı yapı görülür. Önce kişi sapkın ilan edilir. Sonra davranışları sapkınlığın kanıtı olarak yorumlanır.

İtiraf ederse suçluluğu teyit edilmiş olur. İtiraf etmezse sessizliği suçun delili sayılır. Her davranış, başlangıçta konmuş ön kabulü besler. Orada da mesele fiiller değil, fiillerin hangi çerçeveye yerleştirildiğidir. Engizisyonun gücü delillerden değil, ön kabullerden gelmiştir.

Engizisyonun modernize edilmiş hali lawfare pratiklerinde de uygulama kendisini gösterir.

Brezilya’da Lula da Silva ve İşçi Partisi’ne yönelik örgüt kurma ve yönetme suçlamasıyla açılan kamu davasında, Federal Ceza Mahkemesi'nin verdiği beraat kararı, bu safsatanın kullanıldığının ispatıdır. Mahkeme kararında, tıpkı bu dosyada olduğu gibi, savcılığın somut delil olmaksızın eylemleri "suç örgütü" varsayımıyla birbirine bağlaması şu sözlerle teşhir edilmiştir:

“Sunulan iddianame, gerçekte, siyasi faaliyetin suç sayılmasına yönelik bir girişimi ifade etmektedir. Belirli bir varsayımı benimsemekte ve bunu “olayların gerçeği” olarak sunmakta; suç örgütü suçunun oluşumu için gerekli olan esas unsurları (objektif ve sübjektif unsurlar) dahi ortaya koyma zahmetine girmemektedir.”.

Kararın devamında özellikle şu hususun altı çizilmiştir: Bir hükümetin ya da siyasi yapının ittifaklar kurarak, müzakereler yürüterek ve geniş bir taban oluşturarak hareket etmesi siyasetin doğasında vardır.

Ancak siyasi ilişkilerin veya idari işleyişin “suç örgütü” isnadıyla cezai sorumluluğa dönüştürülmesi, demokratik düzen açısından ciddi sakıncalar doğurmaktadır.

Diğer yandan bu safsata mantığı, başta da bahsettiğimiz gibi basit bir hatadan ya da hukuki beceriksizlikten kaynaklanmıyor… Suçlamanın asgari düzeyde gerçekçi görünecek şekilde kurgulanması için yapılan bu manipülasyon, siyasi hedefleri kriminalize etmek için kullanılan net bir yargı silahıdır.

Sonuç ve Hukuki Talep: Mantığın Çöküşünden Yargısal Keyfiliğe

Bakın, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 170. maddesi çok net bir kural koyar. İddianame, iddia ettiği olay ile deliller arasındaki bağlantıyı şüpheye yer bırakmayacak şekilde, rasyonel olarak kurmak zorundadır.

Eğer siz fiil ile delil arasındaki ilişkiyi, "X kişileri örgüttür çünkü faaliyetleri örgütseldir; faaliyetleri örgütseldir çünkü X kişileri örgüttür" gibi bir tekerlemeyle, bir döngüyle kurmaya çalışırsanız, orada hukuki anlamda bir ilişkilendirme yapmış sayılmazsınız. Yeterli şüphe falan da oluşmaz, o şüphe tamamen soyut kalır. Açıkça söylüyorum; bu tür bir metin bir isnat belgesi değil, düpedüz bir niyet beyanıdır!

Bu "Kısır Döngü" safsatası, maalesef bu devasa dosyanın merkezine, tam da ana taşıyıcı kolonlarına yerleşmiş durumda. Bu safsatayı ortadan kaldırmadan, bu mantık hatasını söküp atmadan dosyada sağlıklı bir hukuki değerlendirme yapmak imkansızdır.

Neden biliyor musunuz? Çünkü 143 eylemin tamamındaki her bir isnat, aynı döngüden besleniyor.

Bu döngüyü kırdığınız an, iddianamenin o devasa taşıyıcı kolonları iskambil kağıdı gibi çöker. Çünkü o kolonlar bağımsız bir temele, yani maddi bir delile dayanmıyor; sadece birbirlerine, yani savcının varsayımlarına yaslanarak ayakta duruyorlar. O zinciri kopardığınızda geriye, 3700 sayfalık enkaz kalıyor.

Ceza muhakemesi, bir kanaati, bir anlatıyı veya siyasi bir varsayımı ne pahasına olursa olsun ayakta tutma çabası değildir. Ceza muhakemesi gerçeği bulma çabasıdır! Ve gerçek ancak açık, doğrulanabilir ve yanlışlanabilir somut delillerle ortaya çıkar.

Sonuçtan delile yürümeye çalışan bir metin, delilden sonuca yürüyen bir muhakeme karşısında asla ayakta kalamaz. Hukukun onuru, delilden sonuca gitme disiplinindedir. Hukuk, kendi etrafında dönen bir anlatıya değil, dış dünyaya, somut gerçeğe dayanmak zorundadır.

Biz burada varsayımı değil, şüpheyi sınıyoruz. Hukuk kendi etrafında daire çizmez, hukuk çizgisel ilerler. Ve çizgisel ilerleyemeyen, sürekli kendi içinde dönüp duran bir isnat, meşru bir hüküm üretemez.

Mesele yalnızca teknik bir mantık hatası falan değildir; mesele, bu ceza muhakemesinin varsayım zemininde mi, yoksa delil zemininde mi yürütüleceği meselesidir. Eğer zemin varsayım ise, hiçbirimizin hakkı ve hukuku güvende değildir; ama eğer zemin delil ise, bu kurgusal iddianame bugün burada çökmeye mahkumdur.

İddia makamının, ispat yükünü yerine getirmeyerek yarattığı bu retorik illüzyon derhal reddedilmeli ve bu yargılama, siyaseti suç sayma aracı olmaktan çıkarılarak hukukun o nesnel, tartışılmaz sınırlarına geri çekilmelidir.

KREŞENDO-AVUKATLIK BÖLÜMÜ

Bu noktaya kadar iktidarın yargı eliyle yürüttüğü bir operasyonun tarihini, amaçlarını ve araçlarını en basit haliyle sizlere özetlemeye çalıştım.

Belki beni dinlerken içinizden “yahu bu adam neden kendisinden hiç bahsetmeyen tanıkların, ilgisi olmayan suçlamaların izahını yapmaya çalışıyor? Neden kendi davası dışındaki bu devasa kurguya bu kadar yüksek sesle karşı çıkıyor?” diye sormuşsunuzdur. Bu sorunuzun tek bir cevabı var: Avukatlık!

Avukat olduğumu söyleyerek başlamıştım sözlerime. Avukat olarak bitiriyorum.

Ve sözlerim bittiğinde müvekkilim adına konuşan bana dair değil, size dair bir şeyi merak edeceğiz.

Agamben’in sözünü ödünç olarak merakımı soruyorum:

“Hukukçular, sizi ilgilendiren meseleler hakkında niçin suskunsunuz?”

***

Hukukla ilgili misiniz?

Bunu saygı sınırlarını aşan bir soru olarak değerlendirmeyeceğinizi umuyorum.

Soruyorum çünkü avukatlıktan, savunma hakkından bahsetmek için karşımızda aynı dili konuşabildiğimiz bir muhataba ihtiyacımız var. Aynı dili konuşuyor muyuz?

Hukuk okuryazarlığının pek var olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Herkesin savunma hakkının “suça iştirak” olarak değerlendirildiği bir sosyoloji yokmuş gibi yapamayız.

Evet, avukat düşmanı bir sosyoloji var. Ama buradaki bu kalabalık ve bu işin başından beri hissettiğim dayanışma öyle gösteriyor ki, bu avukat düşmanlığı çoğunlukta değil, kazanmış değil.

Avukatlığı tarihsel ve siyasal olarak savunmak, iki çeşit duyulabilir.

İlki, az önce bahsettiğim sosyoloji için, yani hukuk nosyonundan bihaber, avukat düşmanı olan insan için duyulacaklardır.

O kişiler için avukatlığın tarihi bir itirafname olarak duyulacak, suçluluk ile özdeşleşebilecektir.

İkincisi ve derdimizi anlatabileceğimiz insanlar, aynı bağlamda kalmak, mücadele etmek, kavga etmek ve ilerlemek istediğimiz insanlar.

Hala hukukun temel ilkeleri “herkese” uygulanmalıdır diyenler. Hala savunma hakkı “herkes” içindir diyebilenler.

Avukat ile müvekkili arasındaki ayrımı yapabilecek zihinlerden söz ediyorum. Söylediklerim onlar için anlamlı olacaktır.

Sayın Heyet, benzer derslerden geçip, benzer okullardan mezun olan ve hukukun ayrı ayaklarında yapan sizlerle konuşmak daha kolay olmalıydı.

Sizin ikinci insan tipine giren, yani avukatlığı başlı başına suç olarak görmeyen, hukukun temel ilkelerinde uzlaştığımız insanlar, yargıçlar ve savcılar olarak muhatap alınabilir olduğunuzu bilmek istiyorum.

Ne var ki, emin değilim. Size daha kolay gelecekse “Bu avukatlar zaten hakim savcı sevmez” deyip şahsi olarak beni suçlayabilirsiniz.

Oysa size dair olan şüphelerim somut olgulara dayanıyor: müvekkilimin hakkını en iyi şekilde savunduğum için hakkımda iddianame hazırlandı, siz de bu iddianameyi kabul edip beni hala tutuklu yargılıyorsunuz. Üzgünüm, size karşı olan şüphelerim dayanaksız değil.

Soru cevap yapmıyoruz ama, size kendi içinizde bir soru sordurmayı umuyorum. Siz söyleyin? Siz hangi kategoriye giriyorsunuz?

Hukuk ve savunma hakkı, adil yargılanma hakkı gibi konularda hemfikir miyiz? Yoksa bana bakarken sizin de aklınızdan kavgalı olduğumuz ilk insan tipinin sözleri mi geçiyor?

***.

Sayın Heyet, Suçlunun / teröristin / katilin / muhalifin avukatı olduğu için linç edilen avukatların ülkesiyiz.

Yargının 3 sac ayağından biri olduğu söylenen ama sürekli olarak kırılmaya çalışılan o ayak olmak mesleğin ilk gününden beri şahitlik ettiğimiz bir şey. Sadece müvekkil tercihinden ötürü suçlanan, yargılanan avukatlık ülkemizin bildiği, ettiği bir şey.

Onlarca toplumsal olayla ilgili bir sosyal medya taraması yapın, avukatlık yapan meslektaşlarımızın en sıradan beyanlarının nasıl linçe maruz kaldığını inceleyin. Hukuk eğitimini “yasak saymaktan” ibaret gören bir ülkede kızsak da, üzülsek de sıradan insanı anlayabiliyorum.

Eğer siz de kendinizi ilk kategoriye sokuyorsanız, burada söylediklerim ve avukatlığın tarihsel birikimi size itirafname gibi gelebilir.

Tarihsel olarak “hainin”, “sapkının”, “aykırının”, “ezilenin” savunmasıyla suçlanan avukatlar ile meslektaşız.

Bugün de tam bu nedenle, Avukat Mehmet Pehlivan olarak, sadece “suçlu” ilan edip ortadan kaldırmaya çalıştıkları hasmın avukatı olduğum için karşınızdayım.

Size olan şüphelerimi açıkladım.

Lakin şüphe etmediklerim de var. Bizi buraya getiren operasyonun aktöründen söz ediyorum.

Hakkımızda yürütülen subjektif hukuk katliamının imzacısı yeni adalet bakanının göreve gelir gelmez ilk saldırdığı grubun avukatlar olması tesadüf müdür? İlk sözünü çetelere değil, avukatlara söylemesi bir gaftan ibaret midir? Tutuklunun en doğal hakkı olan avukatıyla görüş hakkına saldırı planları hangi suçla mücadelenin planıdır?

Sayın Heyet, biz avukatlar için hava karanlık görünüyor, üzerimize yağan oklar ile karanlıkta bir kavga vermemiz gerekiyor.

Bizim kavgamız budur, avukatlık, hem de iyi avukatlık, hem de iktidarı rahatsız edecek kadar iyi avukatlık. Bunu bugün yan yana durduğum müvekkilime ve dostlarıma bir borç olarak görüyorum.

***

İnsanlık tarihi boyunca savunma makamı; bireyin, devletin kontrolsüz otoritesi karşısında hukuk zırhıyla korunmasını sağlayan en temel mekanizma olarak evrilmiştir.

Savunma, insanın kendisinden kat be kat güçlü bir otoriteyle karşı karşıya kaldığı anda duyduğu en eski endişeden doğdu.

Devletin yargılama gücüyle yüz yüze gelen birey, tarih boyunca hep aynı soruyu sordu: “Benim sözüm nerede duracak?”

Savunma, bu sorunun cevabıdır. Bu nedenle savunma, yargılamaya sonradan eklenmiş teknik bir unsur değil; yargılamanın var olabilmesi için zorunlu olan asli bir mekanizmadır.

Avukatlık üzerine düşünür, tanımlar ve eylerken bir ontolojik olguyu tespit etmek zorundayız. Avukatlık çatışmadır, varoluşsal olarak karşı durma zorunluluğudur.

Tarihsel konumlarımız gereğince bunun belki adını koyamayacak olsanız da, avukatla derdi olan onlarca egemenlik pratiğinin bir devamcısı olarak bugün saldırılara bayrak taşıyorsunuz.

Tarihsel temsiliyetiniz burada sanık sandalyesinde oturan hasımlarınızı yenmek üzere çalışıyor. Kürsü, cübbe, yaldızlı bir “Adalet Mülkün Temelidir” yazısı ve mahkeme olduğu konusunda ısrarcı tutanaklar. Bunların hiçbiri sizi bir mahkeme kılmıyor.

Hasımlarınızı yalnızca “yargılayıp” “cezalandırmak” istemiyorsunuz, aynı zamanda onları kırmak, katrana ve tüye bulamak, sapkın ve vatan haini, casus ve devlet düşmanı ve yapıştırabileceğiniz hangi sıfat varsa hepsiyle etiketlemek ve kamuoyu önüne böyle çıkarmak istiyorsunuz.

Elbette böyle insanların savunma hakkı da olmamalıdır, avukat yardımı da görmemeli ya da uysal bir avukatlık pratiği ile işiniz kolaylaştırılmalıdır.

Bu soruşturmayı kurgulayanlara ve size politik suçlamalar yöneltirken şahsınızdan bağımsız konuşuyorum. Durduğunuz yerin tarihsel bir devamlılık arz ettiğini anlatmaya çalışıyorum. Tıpkı bizim yerimiz gibi.

İşte biz tam da bu yüzden susmuyoruz. Çünkü bizim tarihimiz susmamak üzerine yazılmıştır.

Neden sizler için bir tarihsel devamlılık arz ediyorsunuz dediğimi anlatayım.

İlyada’da Nestor, Agamemnon’a ne der biliyor musunuz? “Yasaları Zeus verdi senin eline / yönetesin, çekip çeviresin, diye halkı” der.

Evet, yargıçların, iddia makamlarının kökeni devletlidir. Zeus, baş yargıçtır; hükmü “günahı ve sevabıyla” o belirler. Kral, Zeus’un adamıdır, yargı yetkisi de haliyle ondadır.

“Archon basileus” yani kral yargıç unvanına sahip olan krallarla birlikte yargıçlığın kökeni hükümdarlara, egemenlere dayanmaktadır. Hukukun siyasal alandan farklı şey olmaktan çıktığı her anda, belki de tarihselliğiniz sizi iktidar safına itiyordur. Sizi suçlu değil antropolojik bir çıktı olarak görmek çok mu zorlama olur?

Biz ise, avukatlar, meydanlarda hakkı bağırmanın tarihselliği ile bu mücadeleye devam ediyoruz. Aramızdan “devletlü” olan meslektaşlarımızın çıktığı olmuştur. Ama mesleğimiz hiçbir zaman bağımsızlığını kurban etmemiştir, ne yargıçlara, ne de Olympos’taki tanrılara.

Biz de o mirasla bugün, doğru yerde, “bildiğimiz gibi” savunmaya devam ediyoruz.

***

Avukatlığa dair bugün yönelen o sistematik saldırılar, aslında o “avukatın hiç olmaması” dileği, tarihin en vahşi hukuksuzluk dönemlerinden kalma karanlık bir bakiyedir.

Cezaevi görüşlerini sınırlandırmaya dönük “hazırlıklar” yapılırken, bunun çok da uyuluyor gibi AİHM kararlarına atıfla meşrulaştırılmaya çalışılması niyeti perdelemiyor.

Avukatsızlık özlemi, Engizisyon’dan kalma bir mirastır.

Gerçek bir müdafinin varlığı, sistemin en büyük düşmanıdır. Bu nedenle savunma, bu çağda yalnızca etkisizleştirilmemiş; ahlaken de itibarsızlaştırılmıştır. Savunan kişi, suç ortağı gibi görülmüştür.

Engizisyonu bugün lanetlemek konforlu bir hareket gibi görünüyor. Ancak beynimiz kıyas ve analiz için gelişmiş durumda, gerçekten kendinizi engizisyondan bağımsız görüyor musunuz? Gerçekten avukatlara “sapkının ortağı sapkın” denerek harlanmış bir demirle damga vurmadığınız için kendinizi iyi hissediyor musunuz?

Bize sorarsanız, başından beri anlattıklarımızı bir düşünerek, iyi hissetmemelisiniz.

Tutuklu bir avukat olarak karşınızda bulunuyorum. Tutuklanma sebebimin avukatlık olduğuna dair iyi şahitlerim var: Burada, müdafi kısmında onlarca hukukçu ve baro temsilcisi, seyirciler arasında uluslararası meslektaşlarım ile size delil sunabilirim.

Sadece avukatlık yaptığı için kim tutuklanır ki?

Tarihsel bir örneğe gerek kalmadan ülkemizin yakın tarihi bize bol bol örnekler verebilir durumda. Çeşitli şekilde hedef alınan, tutuklanan, hatta öldürülen meslektaşlarımın olduğu bir ülkede hukuk mücadelesi veriyorum.

Meslek tarihimize dair birkaç hatırlatma ile avukatlık hakkında hakkını vererek bir konuşma yapmak zor.

Tarihte bıraktığım eksik yerlere dair içimi rahatlatan şey, burada avukatlık geleneğimizin mirasını layığıyla taşıyan meslektaşlarımla birlikte dayanışabilmek.

Antik Yunan’da, Roma’da, Engizisyon zulmünde, Fransız Devriminde, Nazi rejiminde… Tarihin her anında “hayır” diyen meslektaşlarım vardı. Bu miras ve gelenek ile avukatlığımda ısrar ediyorum. Bunu burada söz söyleyen meslektaşlarımla birlikte hakkını vererek yapmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Hiçbir zulüm, baskı, işkence, kapatılma; mesleğimizi nasıl yapacağımıza dair bir sınır inşa edemeyecektir. Avukatlar her zulüm gününde durmaları gerektiği yerde durdu, tarihe de böyle kaydetti isimlerini.

Bize zulüm tarihinin bakiyelerini mi dayatıyorsunuz? Ya bu işi bizim istediğimiz gibi yapın ya da tadın bakalım bu zulmü diyorsunuz?

Cevabımız nettir.

Antik Çağ ilkelliğine karşı, herkesin eşit savunma hakkı sahibi olduğunu savunan hukuk mücadelemiz.

Orta Çağ zihniyetine karşı, sınır ve zulüm tanımayan savunma. Nazizm pratiğine karşı, hukuk ve özgürlükte ısrar.

Siyasi hasmının özgür bir yurttaş olmasına tahammül edemeyen pratiğe karşı, yurttaş ve meslektaş dayanışması.

Yargı eliyle işlenen suçlara karşı, adaleti ve gerçeği savunmak.

Esasen yargı düzeni diyor ki, biz siyasi hasımlarımıza karşı yargı yoluyla sınırsız suç işleyeceğiz. Bu suç işleme hevesinin karşısındaki engel ise, bugün cübbeleriyle burada karşılarına dikilen avukatlardır.

Ben ve meslektaşlarım şu an için suçlarınıza yetişme imkanı bulamadık.

Ama siyasi iktidar, yargı ve medya üçgeninde üzerimize atılan onlarca ok ile boğuşmaktan da yılmadık.

Ama bilin ve bilsinler ki, hukukta ısrar etmekten bir an olsun vazgeçmeyiz. Ben ve buradaki, dışarıdaki, başka adliyelerdeki ya da hapishanelerdeki avukatlar, siyasi iktidar rahatsız olduğu için müvekkillerini sapkın, hain, yurtsuz ilan etmenize boyun eğmeyecektir.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar