Mustafa Yeneroğlu'ndan 'selefi yemini' tepkisi: 'Savaş sloganı' gibi ezberletilmesi kabul edilemez
Bağımsız Milletvekili Mustafa Yeneroğlu Arnavutköy’deki ortaokulda çocuklara "selefi yemini" ettirilmesine tepki gösterdi. Yeneroğlu, 10-12 yaş grubuna teolojik kavramların "savaş sloganı" gibi ezberletilmesinin kabul edilemez bir durum olduğunu belirtti.
GAZETE PENCERE - İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Arnavutköy'de Necip Fazıl Kısakürek İmam-Hatip Ortaokulu'nda çocuklara selefi yemini okutulmasına ilişkin soruşturma başlattı.
Müdürlükten yapılan açıklamada, Arnavutköy'de bir okulda 23 Şubat'ta çekildiği anlaşılan ve kamuoyuna yansıyan görüntülere ilişkin sürecin titizlikle takip edildiği belirtildi.
Eski AK Parti ve DEVA Partisi milletvekili, bugün Bağımsız Milletvekili olan Mustafa Yeneroğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Neden rahatsız oluyorsunuz, sonuçta Kur’an, Allah deniyor” diyenlere yanıt verdi.
Yeneroğlu, 0–12 yaş grubu çocuklara “şirk”, “bid’at”, “şehadet” gibi ağır teolojik ve tarihsel-siyasal çağrışımları olan kavramların savaş sloganı gibi ezberletilmesinin kabul edilemez olduğunu ifade etti.
"Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma" diyen Yeneroğlu, paylaşımında şunları kaydetti:
"“Neden rahatsız oluyorsunuz, sonuçta Kur’an, Allah deniyor” diyenlere bazı hususları anlatmak isterim: Videodaki olay, okul bahçesinde müfredat çerçevesinde yürütülen bir etkinlik değil; marjinal bir ideolojik gruba mensup olduğu kuvvetle muhtemel olan bir yetişkinin askeri bir nizamla, yüksek sesle ve emrivaki/buyurgan bir tonla kurduğu otoriter komut düzeni içinde çocukların zihnine müdahale ettiği bir kalıba dökme pratiğidir. Böyle bir durumda, nasıl bir sloganın atıldığı bile önemli veya kriter değildir.
Devlet okulunda çocuklara toplu slogan attırmak, ant/yemin formunda tekrar yaptırmak, içerikten bağımsız olarak başlı başına sorunlu bir yöntemdir. Çünkü zorunlu eğitimin olduğu bir sınıf/okul ortamında “rıza” simetrik değildir. Çocuk ile yetişkin otoritesi arasında yapısal bir güç farkı vardır; çocuk fiilen “katılmama” özgürlüğünü rahatça kullanamaz. Bu yüzden ritim, toplu tekrar, tek tip hareket ve yüksek sesli komutla yürütülen bu tarz pratikler “eğitim”den çok, uyum ve itaat üzerinden aidiyet üretme işlevi görür.
Bununla birlikte içerik açısından da ayrıca kaygı verici bir tablo var: Henüz soyut düşünme kapasitesi tam oturmamış 10–12 yaş grubu çocuklara “şirk”, “bid’at”, “şehadet” gibi ağır teolojik ve tarihsel-siyasal çağrışımları olan kavramlar, bir tür “mücadele/cihad” dili içinde, üstelik pedagojik bağlam ve açıklama olmaksızın, sanki bir savaş sloganı gibi ezberletiliyor. Bu başlı başına kabul edilemez bir durum. Bu tabloyu ideolojik kamplaşmalara kurban etmeden, toplumun makul çoğunluğu olarak şu üç temel eksende değerlendirmeliyiz: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmama”
TÜRKİYE “TEK TİP” BİR KİTLE ÜRETME YERİ DEĞİL
Türkiye, farklı inançların, mezheplerin, hayat tarzlarının ve dünya görüşlerinin bir arada yaşadığı bir ülke. Devlet okulu da bu yüzden “tek tip” bir kitle üretme yeri değil; farklılıkların birlikte veya yan yana, eşit ve güven içinde var olabildiği ortak alan olmak zorunda. Zorunlu eğitimin anlamı da burada başlar: Devlet, çocuğu bir ideolojinin veya bir grubun diline teslim etmek için değil, her çocuğun aynı kamusal güvenceyle korunacağı bir ortamı kurmak için vardır.
Bu noktada “Müslüman ülke” gibi genel bir gerekçelendirme, meseleyi açıklamaz; çünkü bir ülkenin nasıl bir anayasal düzene sahip olduğu, “niyet” ya da “çoğunluğun kimliği” ile değil, yazılı kurallarla belirlenir. Dahası, devletin din veya ideoloji sahibi olması değil; bireylerin din ve ideoloji özgürlüğünün güvence altında olması esastır. Bu güvenceyi sağlayan şey de devletin tarafsızlığıdır: Devlet tarafsız kaldığı ölçüde herkes, kendi inancını ve hayatını özgürce yaşayabilir. Bu yüzden başlıca itiraz, metnin içeriğinden de önce gelir ama içeriği dahi çok sorunludur. Ayrıca kendine militan yetiştiren marjinal bir grubun bu yemini ettirmesi ayrı, resmi bir kurum adına yapılsa dahi kabul edilemez.
Devletin görevi, okulun kapısından giren her çocuğun her türlü ideolojik tornadan korunmasıdır. Adalet, şunu diyebilmektir: “Bana yapılmasını istemediğim dayatmayı, başkası adına da reddediyorum.” Çocuklar devletin emaneti, grupların veya ideolojilerin malı değildir Çocuklar ne devletin, ne bir grubun, ne de bir ailenin “mülkü”dür; her biri başlı başına özne bir kişiliktir. Her ne kadar mevcut durumumuz bu idealden uzak olsa da eğitim sistemi çocuğu bir kalıba dökmek için değil; ona kendi yolunu çizebileceği düşünsel özgürlüğü ve sağlıklı muhakemeyi kazandırmak için vardır. Devlet okulunda çocukları anlamını bilmedikleri sloganların içine hapsetmek, onları birer “özne” olmaktan çıkarıp birer “araç” haline getirir. Devlet okulu herhangi bir ideolojinin ya da herhangi bir grubun kürsüsü değil; toplumun ortak evidir. Ortak evde dayatma olmaz; esas olan, farklılıkların güven üzerine bina edilen eşitliğidir.
Bir çocuğun okulda maruz kaldığı dayatma/telkin, sadece o çocuğun bugünüyle ilgili değildir; aynı zamanda hepimizin birlikte yaşama iradesine ilişkindir. Çünkü çocukların zihnini bir grubun aidiyet diliyle biçimlendirmek, kamusal eğitimi ortak zemin olmaktan çıkarır. Her anne-baba çocuğunu okula gönderirken şundan emin olmak ister: Çocuğum, herhangi bir grubun radikalleşme hattına sürüklenmeden, güvenli bir eğitim ikliminde büyüyecek. Devletin ve okulun sorumluluğu da tam burada başlar: Çocuğu, her tür ideolojik kalıba dökme girişimine karşı korumak. Yani “çocuk, bir davanın askeri değil; kendi geleceğinin öznesidir. Toplumsal barış Eğitimin başarısı, farklılıklarla bir arada yaşama kültürünü güçlendirmesidir.
Oysa sloganlaştırılmış ve ritüelleştirilmiş bir dil, çocuğu daha ortaokul çağında toplumun geri kalanından koparma riskini taşır. Çünkü burada aktarılan şey bilgi ya da değer değil; kimlik refleksi ve ayrıştırıcı/dışlayıcı bir aidiyet biçimidir. Kendisi gibi slogan atmayan arkadaşını “sapkın” ya da “müşrik” olarak görmeye açık bir zihin dünyası, yarın bu ülkenin barışını değil daha fazla kutuplaşmasını besler. Okulun görevi, çocuğa “öteki” üretmek değil; farklılıklarla birlikte yaşayabilmenin dilini ve sınırlarını öğretmektir. Üstelik bu risk sadece kendini dindar veya Müslüman kabul etmeyen kesim için değil, her Müslüman için de büyüktür. Çünkü radikalizm tarih boyunca en çok, kendisi gibi düşünmeyen geniş dindar çoğunluğu hedef almış; önce toplumun geri kalanını, sonra da “yeterince saf değil” diye gördüğü dindarları dışlamıştır. Bu yüzden mesele, bir kesimin hassasiyeti değil; hepimizin birlikte yaşama kapasitesi meselesidir."
Kaynak:Haber Merkezi