Rozet, kelepçe, rant ve iç düşmanlar

Mesele yalnızca belediyelerin kimin elinde olduğu değil. Kentin kaynaklarını kimin kontrol ettiği, bu kaynaklardan kimin kazandığı ve bu düzenin sürmesi için toplumun kimlere karşı seferber edildiği...

Rozet, kelepçe, rant ve iç düşmanlar

* Bağımsız araştırmacı, Ayten Alkan

GAZETE PENCERE - Cemil Tugay’ın parti değiştirmesi tek başına bir ahlak ya da temsil krizi değil, kent kaynakları üzerindeki güç mücadelesinin ve iktidarın örgütlediği düşmanlaştırmanın bir bileşeni

Malum, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay AKP’ye katıldı. Büyük ihtimaldir ki onu izleyecek metropol ilçe belediye başkanları da olacak - bence, Tugay’ın çok yalnız bırakıldığından esef duyan ve kendisini derhal Kozak şenliklerinde ağırlayan Bergama Belediye Başkanı sıradaki.

Tugay’ın durmaksızın tebessüm eden, sanki kırk yıllık AKP’liymiş gibi davranan hallerinin ardındaki ahlaki aşınmayı bir yana bırakıyorum. Daha temel bir mesele var: Bu geçişi yalnızca seçmen iradesine ihanet, yerel demokrasinin tasfiyesi ve belediye özerkliğinin ortadan kaldırılması üzerinden açıklamak, yaşananların önemli bir bölümünü ıskalamak demek.

İtirazım, liberal demokratik yerel yönetim kuramına. Seçilmişlerin özerkliği, temsil, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı… Elbette. Fakat belediye dediğimiz şey yalnızca seçilmişlerin yönettiği bir idari birim değil. İmar kararlarının alındığı, arazilerin değerinin belirlendiği, ihalelerin dağıtıldığı, taşınmazların el değiştirdiği, altyapı yatırımlarının planlandığı ve kentsel rantın üretildiği bir iktidar odağı.

Belediyeyi kimin yönettiği kadar, belediyenin neye karar verebildiği de önemli. Hangi arazi imara açılacak, hangi şirket hangi ihaleyi alacak, hangi yatırım kimin mülkünü değerlendirecek, belediyenin elindeki taşınmaz kime ve hangi koşullarda devredilecek?

Bunlar teknik idare meseleleri değil; ekonomik güç meseleleri. Seçimle gelenin yetkilerini elinden almak, seçmeni ve seçimi değersizleştirmek elbette demokratik hakların ihlali. Ama yerel yönetimlerin yetkilerini, kaynaklarını ve karar alma kapasitesini merkezîleştirmek, aynı zamanda yerel ölçekteki ekonomik ve siyasal gücü yeniden dağıtmanın yolu.

Belediyeler üzerindeki mücadeleyi yalnızca demokrasi başlığı altında tuttuğumuzda, bu mücadelenin kimin çıkarına işlediğini de gözden kaçırıyoruz.

Cengiz İnşaat meselesi: Acemilik mi, belediyecilik mi?

Cemil Tugay’ın Cengiz İnşaat’la ilişkisi meselesi, bu tartışmanın somut örneklerinden biri. Kent Stratejileri’nde Ali Rıza Avcan’ın 5 Şubat 2024 tarihli yazısı, Mavişehir’deki arsa payı satışının arka planını ve kronolojisini ayrıntılı biçimde aktarıyor. Yazıya göre, Karşıyaka Belediyesi 2019 sonunda TOKİ’den Mavişehir’de 8,5 dönümlük bir arsayı 21,4 milyon liraya satın aldığını, “Halkın Arsasına Başkan Tugay Sahip Çıktı” başlığıyla duyurmuş. Aynı dönemde belediyeye ait başka bir parseldeki yüzde 8,48’lik, 2.293 metrekarelik payın Cengiz İnşaat’a satışı gündeme gelmiş. Burada iki ayrı taşınmaz işleminden söz ediyoruz; önemli olan, bunların yarattığı siyasi çelişki.

Satışın ayrıntıları daha da çarpıcı. Avcan’ın aktardığı karar ve değerleme kronolojisine göre, belediyenin yüzde 8,48 oranındaki hissesi için ilk belirlenen bedel yaklaşık 32,1 milyon lira. Cengiz İnşaat’ın itirazlarının ardından yeni bir değerleme yapılıyor ve hisse 20 milyon liraya satılıyor. Tugay ise satışın belediyenin mali sıkıntıları nedeniyle yapıldığını, şirketin diğer hissedar olması nedeniyle öncelik hakkı bulunduğunu, işlemin meclis kararına dayandığını ve belediyenin kamu zararı yaratmadığını savunuyor.

Burada mesele, satışın hukuka aykırı olduğunu peşinen ilan etmek değil. Mesele, kamu mülkiyetinin büyük bir inşaat şirketinin elindeki gayrimenkulün tamamlanmasına hizmet edecek biçimde devredilmesinin siyasi ve ekonomik anlamı. Üstelik söz konusu şirket, kamu ihaleleri ve devletle kurduğu ilişkiler üzerinden Türkiye’nin en güçlü sermaye gruplarından biri haline gelen Cengiz Holding’in bünyesinde. Avcan’ın yazısı, satışın hukuki niteliği ile siyasi anlamı arasındaki ayrımı özellikle vurguluyor: Bir işlem mevzuata uygun bulunabilir; bu, kamusal açıdan isabetli ve siyasi bakımdan savunulabilir olduğu anlamına gelmez.

Tugay’ın kendi savunması da şirketin itirazından sonra ilk belirlenen bedelin değiştiği ve satışın belediyenin kaynak ihtiyacı nedeniyle gerçekleştirildiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ortada kamuya ait bir taşınmaz hissesinin özel bir yatırımcının mülkiyetine geçmesi var. Bunu yalnızca bir belediye başkanının idari tasarrufu olarak değerlendirmek, kentsel rantın nasıl üretildiğini ve dağıtıldığını görmezden gelmek olur.

Tugay’ın bugün merkezî hükûmetle daha uyumlu çalışmak üzere AKP’ye katılmasıyla bu eski dosya arasında doğrudan bir nedensellik kurmak için elimizde kanıt yok. Ama iki olayı birlikte düşünmek, belediye başkanlarının siyasi tercihleriyle büyük sermaye gruplarının çıkarları arasındaki ilişkiyi tartışmak için yeterli bir neden sunuyor. Bir belediyenin mali sıkıntısı nedeniyle kamu arazisi hissesini satmasıyla, bir belediye başkanının merkezî iktidarla uyum uğruna siyasi konumunu değiştirmesi aynı şey değil. Fakat her ikisi de belediyenin kaynakları ve hareket alanı üzerindeki güç ilişkilerini görünür kılıyor.
Sermaye el değiştirmeden de güç el değiştirir

Sermayenin el değiştirmesi için şirketlerin satılması veya mülkiyetin devredilmesi şart değil. Sermaye aynı ellerde kalabilir; ama kamu kaynaklarına erişimin koşulları, yatırım kararlarını etkileme gücü ve siyasal iktidarla kurulan ilişkiler değişebilir. Bir şirketin mülkiyetini devralmadan da ekonomik gücünü artırmak mümkündür. İmar kararları, ihaleler, altyapı yatırımları, kamu arazileri ve izin süreçleri bu gücün başlıca araçlarıdır.

Belediyelerin merkezî iktidara bağımlı hale getirilmesi de tam burada anlam kazanıyor. Bir belediye başkanı iktidar partisine katılınca bekleyen projelerinin önünün açılacağını, yatırım olanaklarının artacağını veya hizmet üretmesinin kolaylaşacağını düşünüyorsa, siyasi uyum yönetme kapasitesiyle ilişkilendiriliyor demektir. Tugay’ın İzmir’in sorunlarını merkezî hükûmetle daha uyumlu çalışarak çözebileceği yönündeki açıklaması da bu anlayışın ifadesi.

Böylece siyasi sadakat, kamu kaynaklarına erişimin fiilî koşullarından birine dönüşüyor. İktidarla uyumlu belediyenin önü açılırken muhalefette kalan belediye aynı imkânlara sahip değilse, mesele yalnızca siyasi rekabet değil.

Bu düzenin ekonomik kazananları şirketlerin, ihalelerin, imar kararlarının ve taşınmaz işlemlerinin izini sürerek belirlenebilir. Hangi şirketler kamu ihalelerini alıyor? Hangi yatırımlar hangi arazilerin değerini artırıyor? Belediyelerin taşınmazları kimlere, hangi bedellerle devrediliyor? Merkezî iktidarla uyumlu hale gelen belediyelerin yatırım ve kaynaklara erişimi nasıl değişiyor? Sermaye ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini gösterecek somut ölçütler bunlar.

Mesele yalnızca bir sermaye grubunun yerini başka bir grubun alması değil. Sermayenin siyasal iktidara bağımlılığının artması, kaynaklara erişimin siyasi sadakatle daha sıkı bağlanması ve ekonomik kararların merkezî iktidarın kontrolünde toplanması da sermaye ilişkilerinin yeniden örgütlenmesi.

Rozet takanlar, kelepçelenenler...

Belediye başkanlarının AKP’ye geçişleriyle muhalefet belediyelerine yönelik tutuklamaları birbirinden kopuk olaylar olarak ele alamayız. Bir tarafta iktidar partisine katılarak merkezî hükûmetle daha uyumlu çalışacağını açıklayan başkanlar, diğer tarafta soruşturmalar, tutuklamalar ve görevden uzaklaştırmalarla karşılaşan muhalefet belediyeleri var. Tunç Soyer’in Temmuz 2025’te İZBETON ve kooperatiflerle ilgili soruşturma kapsamında tutuklanması, İzmir açısından bu tablonun bir parçası. Tutuklama suçluluğun kanıtı değil; soruşturmaların hukuki dayanakları ayrıca değerlendirilmek zorunda. Bununla beraber, hukuki süreçlerin yerel yönetimlerin hareket alanı üzerindeki siyasi etkisini de görmezden gelemeyiz.

Burada ortaya çıkan tablo, yerel iktidarın merkezî iktidarın belirlediği koşullar içinde hareket etmeye zorlanması. Bir belediye başkanı siyasi uyum yoluyla hareket alanını genişletmeye çalışırken, diğeri merkezî iktidarla çatışmanın idari, mali ve hukuki sonuçlarıyla karşılaşabiliyor. Her vakanın aynı mekanizmayla işlediğini ileri sürmek gerekmez. Ortak yönleri, yerel yönetimlerin bağımsız karar alma kapasitesini daraltmaları.

Üstelik belediye yönetimindeki değişiklik yalnızca makam sahibini değiştirmiyor. Yatırım önceliklerini, belediye şirketlerinin yönetimini, taşınmazların kullanımını ve kentsel kaynakların dağılımını da etkileyebiliyor. Bu nedenle parti geçişlerini ve hukuki müdahaleleri belediyelerin ekonomik kararlarından ayrı düşünemeyiz.

Faşistleşme: Yalnızca muhalefeti bastırmak değil, toplumu da yeniden biçimlendirmek

Yerel yönetimlerin merkezîleştirilmesini otoriter neoliberalizm kavramıyla açıklamak mümkün. Sermaye birikiminin sürdürülmesi için devletin ekonomik süreçlere müdahale etmesi, kaynakları yönlendirmesi ve siyasal kararları merkezîleştirmesi, demokratik kurumların güçlenmesini gerektirmiyor. Türkiye’de kentsel rantın üretimi ve dağıtımıyla devletin merkezîleşmesi arasındaki ilişki bu açıdan önemli.

Fakat yaşananları yalnızca neoliberalizmin otoriterleşmesiyle açıklamak da yetmiyor. Faşistleşme tartışması, muhalefetin bastırılmasının ötesine geçmeyi; toplumun hangi düşman imgeleri etrafında seferber edildiğini ve bu seferberliğin hangi siyasal sonuçları ürettiğini de incelemeyi gerektiriyor.

LGBTİ+ hareketine yönelik yakın tarihli operasyonlar, bunun artık soyut bir ihtimal olmadığını gösteriyor. Eylül 2026’da “Ailem Güvende” adı altında İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin’de LGBTİ+ örgütlerine, HIV alanında çalışan oluşumlara, bar ve gece kulüplerine yönelik eşgüdümlü baskınlar düzenlendi. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 21 Eylül itibarıyla doğruladığı verilere göre en az 117 kişi gözaltına alındı, en az 83 kişi tutuklandı. Tutuklananlar arasında Kaos GL yöneticileri ve gazeteci Tuğba Tekerek de bulunuyordu. İnsan Hakları İzleme Örgütü, dosyalarda delil olarak sosyal medya paylaşımlarının, öpüşen erkeklerin fotoğraflarının ve LGBTİ+ haklarından söz eden bir gazetecilik haberinin gösterildiğini aktardı. “Aileyi koruma” söylemi böylece yalnızca kültürel bir muhafazakârlık ifadesi olmaktan çıktı; örgütlenme, ifade ve basın özgürlüğüne yönelik operasyonların meşrulaştırıcı diline dönüştü.

Sokak hayvanlarına yönelik politika da aynı siyasal iklimin başka bir yüzü; üstelik İzmir’de bunun çok somut bir bütçe ve ihale boyutu var. Evrensel’in 25 Temmuz 2026 tarihli haberine göre İzmir Büyükşehir Belediyesinin sahipsiz hayvanların yakalanması, nakli ve tedavisi için sonuçlandırdığı ihalenin bedeli 52 milyon 654 bin 240 lira. İhaleyi, ağırlıklı faaliyet alanları medikal ürünler, inşaat ve temizlik malzemeleri olan ASYA F Medikal üstlendi. Haberde, iş için yalnızca bir veteriner hekimin görevlendirilmesinin yeterliliği sorgulanıyor; HAYTAP ve hayvan hakları savunucularının, toplama için ayrılan kaynağın “kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat” yaklaşımına yönlendirilmesi gerektiği yönündeki itirazlarına yer veriliyor. İhaleye Kamu İhale Kurumu nezdinde başvurular yapılmış olması, tartışmanın yalnızca “hayvansever” bir itirazdan ibaret olmadığını gösteriyor. Burada sorulması gereken, kamu kaynağının hangi yaklaşımı finanse ettiği ve bu hizmet için yeterlilik ölçütlerinin nasıl uygulandığı.

Sokakta yaşayan hayvanlar, yıllarca biriken kısırlaştırma, bakım ve barınak kapasitesi sorunlarının sorumlusuymuş gibi sunuldu. Oysa korku ve öfke üzerinden yürütülen kampanyalar, yapısal ihmalin hesabını sormak yerine hayvanları ortadan kaldırmayı çözüm gibi pazarladı. 2024’te çıkarılan 7527 sayılı yasa da sahipsiz köpeklerin toplanıp sahiplendirilinceye kadar barınaklarda tutulmasını öngören bir rejim kurdu; uygulama, barınakların kapasitesi ve hayvanların yaşam koşulları üzerindeki kaygıları büyüttü. İzmir örneği, meselenin yalnızca Ankara’dan dayatılan bir yasa olmadığını da gösteriyor: Yerel yönetimler, ellerindeki kaynakla toplama ve nakil düzenini mi büyütecek, yoksa kısırlaştırma, aşılama, tedavi ve yerinde yaşatma kapasitesini mi geliştirecek? Bu, hem bütçeye hem de siyasi tercihe ilişkin bir karar.

LGBTİ+ bireyler ve sokak hayvanları elbette aynı konumda değil; biri insanlar tarafından hakları ihlal edilen insanlar, diğeri insan tahakkümü altındaki hayvanlar. Fakat bu iki alanda ortak bir siyasal mantık görülebilir: Bir kesimi veya varlığı sorun ilan etmek, onu kamusal alandan uzaklaştırmayı çözüm olarak sunmak ve bu dışlama üzerinden toplumsal rıza üretmek. Birinde “aileyi koruma”, diğerinde “güvenliği sağlama” dili devreye sokuluyor. Her iki durumda da iliklerimize kadar hissettiğimiz hakiki toplumsal sorunlar, hedef gösterilen bir grubun varlığına indirgeniyor.

Faşistleşme tam da bu noktada yalnızca devletin zor kullanma kapasitesine indirgenemez. Toplumun korku, öfke ve düşmanlık üzerinden yeniden örgütlenmesi; siyasal iktidarın kimlerin korunmaya, kimlerin cezalandırılmaya layık olduğuna karar verme iddiası da bu sürecin parçası.

Sermaye birikiminin yeniden örgütlenmesi, otoriterleşmenin ekonomik işlevini açıklar; fakat tek başına faşizmi açıklamaz. Muhalefetin düşmanlaştırılması, siyasal çoğulculuğun daraltılması, zor aygıtlarının kullanımı ve toplumun belirli kesimlerinin ortak düşmanlar etrafında seferber edilmesi de aynı analizin içinde yer almalı.

Belediyenin anahtarı, kentin rantı, gündelik hayatın ıssızlaşması

Cemil Tugay’ın AKP’ye geçişini, Cengiz İnşaat’la ilgili geçmişteki tartışmayı, muhalefet belediyelerine yönelik hukuki müdahaleleri ve toplumun belirli kesimlerine karşı yürütülen dışlayıcı politikaları birbirinden bağımsız başlıklar olarak ele almak, aralarındaki siyasal bağı görünmez kılar.

Bunların her biri farklı mekanizmalarla işliyor. Ama birlikte ele alındıklarında, merkezî iktidarın yalnızca siyasi kurumları değil, ekonomik kaynakların dağıtımını ve toplumsal yaşamın sınırları ile gündelik yaşamda kimlerin hangi koşullarda kentin kamusallığında kendine yer bulacağını yeniden düzenlediği bir tablo ortaya çıkıyor.

Bu nedenle liberal demokratik yerel yönetim kuramının sınırlarını aşmak gerekiyor. Seçilmişlerin yetkilerini savunmak gerekli, ama yeterli değil. Belediyelerin ekonomik gücünün nasıl merkezîleştirildiğini, kentsel rantın kimlere aktığını, sermaye gruplarının siyasi iktidarla ilişkilerinin nasıl kurulduğunu ve bu düzenin hangi toplumsal dışlamalarla desteklendiğini de görmek zorundayız.

Belediye başkanlarının rozetleri değişiyor. Kimi tutuklanıyor, kimi iktidarla uyum içinde çalışacağını söylüyor. Bu sırada imar kararları, kamu ihaleleri, taşınmazlar ve yatırımlar üzerinden kentin ekonomik geleceği belirleniyor; LGBTİ+ bireyler ile LGBTİ+ hareketi ve sokak hayvanları gibi hedef haline getirilen kesimler üzerinden de dışlayıcı ve yok etmeye yönelen bir siyaset üretiliyor.

Mesele yalnızca belediyelerin kimin elinde olduğu değil. Kentin kaynaklarını kimin kontrol ettiği, bu kaynaklardan kimin kazandığı ve bu düzenin sürmesi için toplumun kimlere karşı seferber edildiği.

Kaynak bağlantıları

• Ali Rıza Avcan, “Tekmili birden Cemil Tugay-Mehmet Cengiz hikayesi…”, Kent Stratejileri, 5 Şubat 2024. https://kentstratejileri.com/2024/02/05/tekmili-birden-cemil-tugay-mehmet-cengiz-hikayesi/

• “İzmir’de 52.6 milyonluk sokak hayvanı toplatma ihalesine itiraz: ‘Kaynak kısırlaştırma ve aşılamaya ayrılsın’”, Evrensel, 25 Temmuz 2026. https://www.evrensel.net/haber/5993620/izmirde-526-milyonluk-sokak-hayvani-toplatma-ihalesine-itiraz-kaynak-kisirlastirma-ve-asilamaya-ayrilsin/

• “Ailem Güvende” Operasyonları: İnsan Hakları Standartları Işığında İzleme ve Değerlendirme Raporu, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 1 Ekim 2026. https://tihv.org.tr/duyurular/ailem-guvende-operasyonlari-insan-haklari-standartlari-isiginda-izleme-ve-degerlendirme-raporu/

• “Türkiye: LGBT Haklarına Yönelik Operasyonlar Hukukun Üstünlüğüne Darbe Vuruyor”, Human Rights Watch, 18 Eylül 2026. https://www.hrw.org/tr/news/2026/09/18/turkiye-lgbt-rights-crackdown-strikes-at-rule-of-law

• İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2026 yılı sahipsiz hayvanların yakalama, nakil ve tedavi hizmeti alımı ihale sonuç ilanı. https://eislem.izmir.bel.tr/tr/IhaleSonucDetay/6318

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar