Tekstil işçisi kadınlar anlatıyor: 'Birçoğu antidepresan kullanıyor'
Tekstil işçisi kadınlar anlatıyor: “Çalışırken sürekli bağırılıyor ve daha hızlı çalışmamız isteniyor. Sayı baskısı var; nefes almaya bile fırsat bırakılmıyor. Bir tek pazar günümüz var. O gün de ev işleri ve temizlikle geçiyor.”
YADİGAR AYGÜN
GAZETE PENCERE / ÖZEL - Tekstil işçileri çok düşük ücret karşılığında çok uzun saatler, hem kötü hem ağır koşullarda çalıştırılıyor. Kadın tekstil işçileri erkeklere göre daha fazla sorunla karşı karşıya, her sektörde olduğu gibi… Emekleri değersizleştiriliyor, yok sayılıyor. İşyerlerinde baskıya, mobbinge, cinsel istismara, tacize, cinsiyetçi politikalara ve ayrımcılığa maruz bırakılıyor. Daha düşük ücretlere, güvencesiz çalıştırılıyor. Tüm bunların üstüne eve gidince ikinci mesaileri başlıyor: Yemek, temizlik, çocukların veya yaşlıların bakımı…
Bunlar da onların sorumluluğu, hala. Sömürü hem evde hem fabrikada… Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 17 Ocak 2026 sendika istatistiklerine göre, Türkiye genelinde toplam 16 milyon 699 bin 84 işçi var. Bu işçilerin 2 milyon 413 bin 790’u sendika üyesi, toplam sendikalaşma oranı ise yüzde 14,45.
Dokuma, hazır giyim ve deri işkolunda toplam işçi sayısı 1 milyon 13 bin 153. Sendika üyesi işçi sayısı 82 bin 828. İşkolunda sendikalaşma oranı yüzde 8,18.
Kadın işçilerde sendikalaşma oranları ise illere göre yüzde 6,48 ile yüzde 28,45 arasında değişiyor.
İstanbul’da ve İzmir’de çalışan kadın tekstil işçileri ve Devrimci Tekstil İşçileri Sendikası (DEV TEKSTİL) Genel Başkan Yardımcısı Fatma Alökmen ve Yönetim Kurulu üyesi Öznur Acar ile sorunları ve talepleri konuştuk.
“BİZİM HAYATIMIZ HEP KOŞTURMACA”
İstanbul’daki bir tekstil atölyesinde Kader Çelik, uzun saatler çalıştığını ve hiç kendine zaman ayıramadığını belirtiyor. Kadınların hem işte hem de evde çalıştığına dikkati çekiyor. Tekstil işçisi kadınların yaşadığı zorlukları şu sözlerle anlatıyor:

“Ben, 1996 yılından itibaren tekstil sektöründe çalışıyorum. Çocuklarım olduktan sonra biraz işe ara verdim. Daha sonra tekrar tekstile döndüm. Çünkü elimde başka bir meslek yoktu. Altı yıldır da bu tekstil atölyesinde çalışıyorum. Tabii ister istemez yoruluyorum. İşten sonra eve gidiyoruz; evde de çalışıyoruz, yemek yapıyoruz. Çocuklar var, onların okuluyla ilgileniyoruz. Sonra yine sabah kalkıp işin stresine dönüyoruz. Çok yoruluyoruz. Sabah 07.30-08.30 gibi iş başlıyor, akşam çıkıyoruz. Cumartesi de öğle 13.00’e kadar çalışıyoruz. Bir tek pazar günümüz var.
O gün de çok nadir bir yerlere gidebiliyoruz ama çok sık olmuyor. Hayatımız çok yoğun. Kalkıyorum, kahvaltımı yapıyorum, sonra koşturmaca başlıyor. Bizim hayatımız hep koşturmaca. Çünkü hafta sonu temizlik yapmazsam hafta içi her şey birbirine giriyor. İzin günümde çamaşırları yıkıyorum, evi topluyorum. Alerjim var. Sürekli temizlik yapmak zorunda kalıyorum. Bir yerden sonra insan gerçekten yoruluyor. Kadınlar hem işte hem de evde çalışıyor. Bir tek pazar günümüz var. O gün de ev işleri ve temizlikle geçiyor. Başka bir şeye zamanımız kalmıyor. Mesela bir arkadaşla oturup kahve içecek zamanımız bile yok.”
‘ÜÇ AYLIK SSK İSTEDİM, PATRONUM KABUL ETMEDİ’
Tekstil işçilerinin düşük ücretlerle ve çoğu zaman sigortasız çalıştırıldığını vurguluyor:
“Özellikle belli bir yaştan sonra sorunlara katlanmak daha zor oluyor. 1996-1997 yıllarında çalıştığım yerde sigortam yapılmadı. Sonra hamile kaldım. Patronuma hiç olmazsa üç aylık sigorta yapmasını istedim ki doğum hakkımdan yararlanabileyim ama kabul etmedi. ‘Yarısı senden, yarısı benden.’ dedi. Ben de işten ayrıldım. Eğer o zaman sigortam yapılmış olsaydı şimdi emekli olmuştum. Burada sigortam var.”
Eskiden yine çalıştığını, ama bu kadar yorulmadığını, arkadaşlarıyla görüşebildiğini, komşuya gidebildiğin; artık unların hiçbirini yapamadığını söyledi:
“Ya yaş ilerledi ya da artık gücümüz kalmadı. Bir yere çıkmak için para gerekiyor. Bir yerde yemek yesen, kahve içsen dünyanın masrafı. Kira zaten çok yüksek. Hepimiz kiracıyız. Benim de iki çocuğum var. Zor şartlarda yaşamaya çalışıyoruz. Ekonomik olarak zorlanıyoruz. Tekstilde çalışmak istemezdim. Başka bir mesleğim olsaydı bu işi hemen bırakırdım.”
‘ÇALIŞIRKEN SÜREKLİ BAĞIRILIYOR VE DAHA HIZLI ÇALIŞMAMIZ İSTENİYOR’
İzmir’de çalışan tekstil işçisi Zeynep Sezik Karacadağlı, baskı ve mobbinge şu sözlerle dikkati çekiyor: “Çalışırken sürekli bağırılıyor ve daha hızlı çalışmamız isteniyor. Sayı baskısı var; adeta nefes almaya bile fırsat bırakılmıyor. Ben tekstil fabrikasında temizlik ve mutfak işlerinde çalışıyorum. Yalnızca asgari ücret alıyorum ve bunun dışında herhangi bir ek hak veya ödeme verilmiyor. İş yerinde 10 dakika geç kaldığımızda bu süreler toplanarak hem maaşımızdan hem de SGK primimizden kesinti yapılıyor. Üstelik bazen işverenin kendi hatalarından dolayı bizi eve gönderiyorlar. Bu durumda da ya ücretimizden ya da yıllık iznimizden kesinti yapılıyor. Çalışma koşulları zor. Kışın soğuğa, yazın ise aşırı sıcağa maruz kalarak çalışıyoruz.”
‘KENDİME GELEBİLMEM İÇİN 4 SAAT DİNLENMEM GEREKİYOR’
Karacadağlı, hem işin hem de evin yükünün kadınların omzunda olduğunu vurguluyor. Karacadağlı, işçilerin adil ve insanca koşullarda çalıştırılması gerektiğinin altını çiziyor:
“Hem işte hem de evde çalışmak gerçekten çok yorucu. İş yerinden yorgun argın eve geliyorum. Eve geldikten sonra ev temizliği, yemek yapmak, bulaşıkları yıkamak, çamaşır yıkamak ve ütü yapmak gibi işler beni bekliyor. Bu nedenle kendimi toparlayabilmek için günde yaklaşık dört saat dinlenmek zorunda kalıyorum. Hiçbir zaman kendime yeterince zaman ayıramıyorum. Günün nasıl geçtiğini anlamıyorum ve çoğu zaman misafir bile kabul edemiyorum. Benim eşim yok. Ancak evli olsaydım da eşimin çalışmak zorunda olacağını ve benim yaşadığım zorlukların benzerlerini onun da yaşayacağını düşünüyorum.
Tekstilde çalışan kadınlara çağrım, haklarını bilmeleri ve haksızlıklara karşı birlikte hareket etmeleridir. Daha iyi çalışma koşulları ve insanca bir yaşam için dayanışma içinde olmak çok önemlidir.”
‘BEŞ ÇOCUĞU OKUTABİLMEK İÇİN MESAİYE KALIYORDUM’
Uzun yıllar tekstil işçiliği yapan, şimdi ise İstanbul’da küçük bir tekstil atölyesi işleten Sultan Konduran, haftada yalnızca bir pazar günü izni olduğunu, onu da ev işleriyle geçirdiğini belirtiyor.
Beş çocuğuna tek başına bakıp onları okutan Konduran, 35 senedir çalıştığını söylüyor:
“İstanbul’a geldiğimden beri tekstil sektöründeyim ve hâlâ tekstilde çalışıyorum. Ama çok stresliyim. Eve gidiyoruz, direkt koltuğa uzanıp uyuyoruz. Hayatımızda başka hiçbir şey yok. Sadece çalışıyoruz. Sabahtan akşama kadar çalışıyoruz. Gece eve ancak 21.00’de gidiyoruz. Yemek yiyip yatıyoruz. Sabah kalkınca yine iş. Ne gezebiliyoruz ne de dinlenebiliyoruz. Ben beş çocuk büyüttüm.

Beş çocuğu okutabilmek için mesaiye kalıyordum, pazar günleri bile çalışıyordum. Bütün hayatım, 35 yılım böyle geçti. Çocuklarım okuyordu, ben de bununla gurur duyuyordum. Yoruldum ama çocuklarımı okutabildiğim için çok mutluyum. Tabii ki çocuklarımı okuturken çok zorlandım. Cumartesi ve pazar günleri parça başı işler alıp çalışıyordum. Sabah 05.00-06.00'da uyanıp çocuklarıma yemek hazırlıyordum. Ben işe gidiyordum, onlar da okula gidiyordu. Hayatım böyle geçti. Hepsi okudu. Üniversiteyi bitirdiler. Sadece büyük kızım üniversiteyi bitirmedi; o liseyi bitirdi. Hayatımız böyle geçti. Bundan sonra nereye kadar böyle devam ederiz bilmiyorum. Çünkü başka bir mesleğimiz yok. Bizim bildiğimiz iş bu.”
“SİGORTALI ÇALIŞSAYDIM, BEŞ ÇOCUĞUMU OKUTAMAZDIM”
Sultan Konduran ile birlikte tekstil atölyesi işleten Güler Gündüz de yıllarca çalışmasına rağmen hâlâ bir evi olmadığının altını çiziyor.
Gündüz, “Ben de yıllarca sigortasız çalıştım. Çünkü beş çocuğum okuyordu. Sigortalı çalışsaydım onları okutamazdım. Mecbur kaldım. İyi ki çocuklarımı okuttum. Bugün en büyük mutluluğum bu. Ben 35 yıldır bu işi yapıyorum. Kendi işim ama evim yok. Hiç dinlenemiyorum. Cumartesi akşama kadar buradayım. Pazar sabahı kalkıyorum, kahvaltımı yapıyorum, temizlik yapıyorum. Sonra yemek hazırlayıp yiyoruz. Gün bitiyor. Başka bir mesleğim olsa asla tekstilde çalışmak istemezdim.”
“KADIN İŞÇİLER BURADA ÇOĞU ZAMAN UCUZ İŞ GÜCÜ OLARAK GÖRÜLÜYOR”
Devrimci Tekstil İşçileri Sendikası (DEV TEKSTİL) Genel Başkan Yardımcısı Fatma Alökmen, tekstil sektöründe çalışan kadın işçilerin baskı, mobbing, ayrımcılık ve cinsiyet eşitsizliğine maruz bırakıldığını belirtiyor.
Alökmen, “Tekstil sektörü, herkesin de bildiği gibi sömürünün en yoğun yaşandığı sektörlerden biridir. Kadın işçiler burada çoğu zaman ucuz iş gücü olarak görülüyor. Sistematik biçimde baskıya ve mobbinge maruz kalıyorlar. Çoğu zaman buna ses çıkaramıyorlar ve zamanla bu durum onlar için normalleşiyor. Hatta birçok kadın işçi, makinesinin başında sessizce ağlayarak çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor” diyor.
Sessiz kalmalarının işverenlerin onları tercih etmelerinin nedenlerinden biri olduğunu belirten Alökmen, bunu ustaların, amirlerin, patronların açıkça dile getirdiğini ifade ediyor:
“Erkek işçiler her şeye itiraz ediyor, bu yüzden onları işe almak istemiyoruz.’ gibi ifadeler kullanabiliyorlar.”
‘KADINLAR, SİGORTASIZ ÇALIŞMAYI KABUL ETMEK ZORUNDA KALIYOR’
Alökmen, kadın işçilerin eşit işe eşit ücret alamadığını belirtiyor: “Kadın işçiler genellikle üretim alanlarında ‘eve ek gelir götüren kişi’ olarak görülüyor. Evliyse evi geçindirenin eşi olduğu, bekârsa babası ya da ağabeyinin geçimi sağladığı düşünülüyor. Ne yazık ki bu anlayış zamanla bazı kadın işçiler tarafından da kanıksanmış durumda. Aynı işi yapan erkek işçi daha yüksek ücret alırken, kadın işçi bunu sorguladığında ‘Ama o ev geçindiriyor’ cevabını alabiliyor. Bu durum tam da sistemin yaratmak istediği bakış açısını yansıtıyor.
Yıllardır ‘aile’ söylemi üzerinden kadınların emeğini değersizleştiren bir anlayış topluma yerleştirilmeye çalışılıyor. Bizler ulaştığımız kadın işçilere, kadın ve erkeğin eşit işe eşit ücret alması gerektiği konusunda bilinç kazandırmaya çalışıyoruz. Ancak bu çalışmalar henüz yeterli düzeye ulaşabilmiş değil. Bunun yanında özellikle küçük işletmelerde kadın işçiler sigortasız ve iş güvencesi olmadan çalıştırılıyor. Çocuk ve yaşlı bakımı büyük ölçüde kadınların omuzlarında olduğu için tam zamanlı, sigortalı bir işte çalışma imkânı bulamayan kadınlar, sigortasız çalışmayı kabul etmek zorunda kalıyor. Düşük ücretler nedeniyle günlük yevmiyeyle çalışmayı tercih eden ya da buna mecbur bırakılan kadınlar da var.”
“EV İÇİNDEKİ CİNSİYETÇİ İŞ BÖLÜMÜNÜN DE DEĞİŞMESİ GEREKİYOR”
Alökmen, kadın işçilerin emeğinin hem işte hem de görünmez kılınmaya çalışıldığını belirtiyor: “Ülkemizde birçok kadın evini tek başına geçindiriyor; çocuklarının bakımını, maddi ve manevi tüm sorumluluklarını üstleniyor. Buna rağmen hâlâ ‘eve ek gelir sağlayan kişi’ olarak görülmeye devam ediyor. Uzun çalışma saatleri, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin yetersizliği, hakaret, psikolojik baskı ve zaman zaman taciz gibi sorunlar da sektörde yaşanıyor. Ayrıca sürekli ayakta çalışma, tekrarlayan hareketler ve ağır çalışma koşulları nedeniyle bel, boyun, omuz ve el bileği rahatsızlıkları gibi birçok meslek hastalığı da yaygın olarak görülüyor.”
Kadın emeğinin tekstil sektöründe iki yönlü sömürüldüğünü söyleyen Alökmen, işten çıktıktan sonra evde ikinci bir mesaiye başladıklarını, oysa bunun da emek olduğunu ifade ediyor. Bunların ücretlendirilmediği için değersizleştirildiğini belirtiyor:
“Kadın emeğinin gerçek anlamda özgürleşmesi için yalnızca iş yerindeki eşitsizliklerin değil, ev içindeki cinsiyetçi iş bölümünün de değişmesi gerekiyor.”
Tekstil sektörünün en örgütsüz işkollarından biri olduğunu ifaden eden Alökmen, “Tekstil işçilerinin büyük bölümü bu sektörde mecburiyetten çalıştığını söylüyor. İçeride yaşadıkları baskılardan kurtulmanın yolunu başka bir sektöre geçmekte ya da bir gün kendi işini kurmakta görüyorlar. Ancak yıllardır gördüğümüz gerçek şu ki bireysel çıkış yolları bu sorunları çözmüyor. Kalıcı çözüm, işçilerin örgütlenmesinden, haklarını bilmesinden ve birlikte mücadele etmesinden geçiyor. Çünkü haklar tek tek değil, birlikte mücadele edilerek kazanılır” diyor.
‘FABRİKADA ÇALIŞMA SAATLERİ HİÇ BELLİ OLMUYOR’
DEV TEKSTİL Yönetim Kurulu Üyesi ve aynı zamanda tekstil işçisi Öznur Acar, baskı ve mobbinge maruz kaldıklarını belirtiyor. Acar, şunları söylüyor: “Kadın işçiler, ustabaşının bağırmasına maruz kalıyor. Toplumda iş yükü kadınların omuzlarında olduğu için kadın işçiler fazla mesaiye kalmak istemediklerinde; ertesi gün yerlerinden edilerek başka bir bölüme gönderilmek veya arkadaşları içinde yalnızlaştırılmak gibi durumlarla cezalandırılıyor. Bu durumlarda kadınların örgütsüz olması, çalışma koşullarına karşı sessizce çalışmak zorunda kalmalarına yol açıyor.
Aynı işi yaptığımız erkek iş arkadaşlarımızla maalesef ücretlerimiz farklıdır. Kadının konumu ve aldığı ücret, eve kısmen destek sağlayan bir ‘ek gelir’ olarak görülüyor. Biz kadınlar için fabrikada çalışma saatleri hiç belli olmuyor; yeri geldiğinde pazar günü bile çalışılıyor. Bu durum, kadının hayatının sadece ev ve iş arasında sıkışmasına, kadının körelmesine ve örgütlenmesinin önünde büyük engeller oluşmasına sebep oluyor.”
‘İSG önlemleri alınmıyor, denetlenmiyor’
Acar, tekstil sektöründe işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmadığını vurguluyor. İş yerlerinde önlem ve denetim olmadığını belirtiyor:
“İş sağlığı ve güvenliği önlemleri varmış gibi gösteriliyor; sadece prosedür gereği yazılı tabelalar asılıyor. Ancak hiçbir gerçek önlem alınmadığı için biz işçiler sürekli iş kazalarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Örneğin kesim yapan bir işçinin iş güvenliği gereği eldiven takması gerekir. Ama işin yetişmesi daha önemli görüldüğü için işçi o eldiveni takmıyor. Keza ütü kazanları kontrol edilmiyor ve maalesef patlayana kadar işçi çalıştırılıyor.
Tekstilde kadın işçileri hemen hemen çocuk yaşta çalışmaya başlıyor. Erken yaşta çalışmaya başlayıp EYT’den (Emeklilikte Yaşa Takılanlar) emekli olsalar bile, geçinemedikleri için atölyelerde yevmiyeli olarak çalışmaya devam etmek zorunda kalıyorlar.
Tekstilde kadın nüfusu çoğunlukta olduğu için performans ve sayı bazlı çalışıyoruz. Bu süreçte farklı sözlerle, söylemlerle hakaret ve tacize maruz kalıyoruz. Özellikle mesaiye kalmaya zorlamak için kadın işçilere taciz boyutuna varan sözler söyleniyor; ‘canım, gülüm’ gibi ifadelerle baskı kuruluyor. Tekstildeki meslek hastalıklarımız boyun fıtığı, sinir sıkışması ve bacaklarda varis olmasına rağmen, bu rahatsızlıklar yasal olarak meslek hastalığı sayılmıyor.” diye belirtiyor.
Kadın işçinin daha fabrikadayken evdeki işleri düşünmeye başladığını ifade eden Acar, bu durumun kadın için bir çıkış yolu bırakmadığını söylüyor:
“Kadınların birçoğu antidepresan kullanmak zorunda kalıyor.”
Yadigar Aygün kimdir?
Karadeniz Teknik Üniversitesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Yeni Yaşam Gazetesi, Gazete Karınca, Gazete Patika'da çalıştı. Kadın İşçi’ye telifli haberler üretiyor, serbest gazetecilik yapıyor.
Kaynak:Haber Merkezi

