İ. Bülent Çelik

İ. Bülent Çelik

Patella refleksi


İnsan vücudundaki sinirler saniyede ortalama 70 metre hızla elektriksel iletim yaparlar.
Ortalama 1,70 boyundaki bir insan, ayağını bir zemine bastığında, o zeminin duygusunu, 24 milisaniyede beyninde hisseder.

24 milisaniye, bir saniyenin binde 24’ü anlamına gelen müthiş bir hızdır.
Göz açıp kapama, bu hızın yanında kağnı hızı gibi kalır.

Sinirlerimizin iletim hızının daha iyi anlaşılabilmesi için saatte 250 kilometre hız yapan bir otomobili düşünün!..
Sinir iletimiz bu otomobili sollar…

Ancak; üç buçuk milyar yılda deneye yanıla bu mükemmel hale ulaşmış, canlıların en gelişmişi olduğu varsayılan bir ‘memeli’ye bu hız da yetmez!

Diyelim ki bastığınız zeminde ayağınıza bir diken battı!
Bu durumda, dikenin, ayağınıza en az hasar vereceği kadar bir sürede ayağınızı geri çekmeniz gerekir.
Ayağınızı geri çekmeniz için: 24 milisaniye iletinin beyne gidişi, verinin beyinde işlenmesi süresini yok saysak bile, 24 milisaniye de beyinden “ayağını geri çek” cevabının ayak kaslarına geri dönüşü, toplam, en az 46 milisaniyelik bir zaman geçmiş olur.

Organik bir varlık için ne kadar büyük bir hız olsa da, evrim bu müthiş hızı yeterli bulmaz.
Tepki süresini daha da kısaltmak için mekanizmaya bir buluş daha ekler: “refleks”.

Bu mükemmel buluş sayesinde, kritik bir algıyı beynimize göndermeden, beyinsel bir düşünce algoritmasına sokmadan, bu ara istasyonlar aracılığı ile hızla cevaplayıp tepki süresini olabildiğince kısaltıyor, belki bu minicik zaman farkı ile hayatımızı kurtarıyoruz.

Özetle söylemek gerekirse, aslında bir çok ani duruma, beynimizi kullanmadan, bu ara refleks istasyonları aracılığı ile; fiziksel reflekslerimizle karşılık veriyoruz.

Örneğin doktorların, dizimizdeki uygun bir alana çekiçle vurarak tepkisini ölçtüğü ‘patella refleksi’ bu özel istasyonların en fotojenik olanlarından biri.

Şimdi gelelim vehbinin kerrakesine!

Refleks, sadece fiziksel bir yetenek olmakla sınırlı bir olgu değil.
Yani sadece alnımızın ortasına doğru gelen, son anda fark ettiğimiz bir taştan kurtulmamızı sağlayan bir mekanik özellik değil.

Bilişsel ve sosyal reflekslerimiz de var.
Olağan koşullarda, hayatımızda birçok olaya, bu kez beynimizdeki refleks alanlarından, yani ‘duyusal reflekslerimizle’ reaksiyon gösteriyoruz.
Çünkü bu kolayımıza geliyor.
Evrimin, ezberimize yazdığı bu hazır yolları kullanmak, enerji tasarrufu yapmamızı sağlıyor.

Oysa rutin bir süreçte değiliz.
2 bin adet ‘maaşlı trolün’ ortalığa salındığının itiraf edildiği bir mücadele alanında her adımı düşünerek atmak zorundayız.

“Vay Kılıçdaroğlu neden Amerika’ya gitmiş, neden Baykal’ı ziyaret etmiş, Karamollaoğlu neden şöyle yapmış, Akşener neden böyle konuşmuş!..”

Bulunduğumuz ekstrem, katastrofik koşullar göz önüne alındığında bu reaksiyonlarımızın büyük çoğunluğunun sosyal refleks istasyonlarımızın yanıtladığı otomatik tepkiler olduğunu net olarak anlamak gerekiyor.

20 yılda yaratılan ‘post truth’ dünya bu kadar ortadayken, hiç birimizin otomatik, refleks yaklaşımlarla çözümü zora sokma lüksü yok!.

Problemleri, şöyle bir geri çekilip anlamaya çalışarak bakalım.
Reflekslerimizi bastırarak, basit bakalım.
Hayat basittir…

Benim altınlar kimde?


Emekliye verilen zamma bakar mısınız?

Zamlar açıklandığında bir emekli olarak kendimi, yeğeninin düğününde, pistte şuursuzca göbek atan bir dayı gibi hissettim..

“yapıştııır!” diye bağırıyorlar…

Yüzde yirmi beş..…

“yapıştııır!” diye bağırıyorlar…

Yüzde beş daha..…

“Yapıştıırr!”

Yüzde üç daha yolda!

Mutfak enflasyonum yüzde 180 artmış…
Maaşım yüzde 30…

Bir ülkede çalışanların yıllara göre satın alma güçlerindeki değişim, en doğru emekli maaşları üzerinden ölçülür.
Nasıl mı?

Bütün dünyada kuraldır.
Çalışan, terfi alır, prim alır, ikramiye alır, maaş standardı değişebilir.
Ama emeklinin böyle pozisyonları olmadığından, maaşı belli bir stardart çizgisinde sabittir.

Temel söylem: ‘Emeklilerin enflasyona ve hayat pahalılığına ezdirilmediği’ değil midir?.
O halde emeklinin satın alma gücünün belli bir çizgide stabil tutulması esastır.
Örneğin, bir emekli maaşı, her yıl Ocak ayında aynı sayıda ekmeği almalıdır. Hatta aynı miktarda altın almalıdır!
Ne az ne de çok!

Şimdi gelelim bizdeki duruma:
2010 yılında emekli olduğumda aldığım maaş, tam 13 çeyrek altın alıyordu.
Şimdi bütün artışlarla aradan geçen 12 yıl sonunda son zamla birlikte sadece 4,5 çeyrek altın alabiliyor olacak.

Yani 12 yılda benim gelirim aylık bazda 8,5 çeyrek altın kadar erimiş oldu.
Eğer maaşım emekli olduğum 2010 yılındaki düzeyde tutulabilmiş olsaydı ben bugün 24.180 TL emekli maaşı alıyor olacaktım.

Oysa yapılan zamla bile ancak bunun üçte birini alabiliyorum.

İktidarın hesaplarına göre sürekli zenginleşiyorsak benim altınları kim alıyor kardeşim?
Acaba bunlardan birisi şu “hepi topu iki buçuk kilo altınım var” diyen abla olabilir mi?

Orta direk bulundu


Bu iktidarın maden bulma konusundaki becerikliliğini ve ileri görüşlülüğünü takdir etmemek mümkün değil.

Hani ortadan kaybolan bir ‘orta direk’ vardı ya; hem onu bulmuşlar hem de bulmakla kalmayıp ona yönelik bir Toki konut kampanyası düzenlemişler.

Kampanyaya göre orta direk, aylık 9,500 ile 55.000 TL arası, 15 yıla varan taksitlerle ev alacak.

Gerçi bulduklari orta direğin, orta direklik bir hali kalmadığı için adını ‘orta gelir grubu’ olarak değiştirmişler ya, o kadarcık olsun.

Benim bildiğim tanıdığım, bu gruba giren ‘çoklu maaşlı’ bakan yardımcıları ve saray efradından başka kimse yok.
Bildiklerim, ya Toki tarafına bakmayacak kadar zenginler ya da evcek maaşlarını toplasan bir sosyal konut taksidi etmeyen, ay sonunu nasıl getireceğini düşünmekten başka projeleri olmayan garibanlar.

Gelelim iktidarın ileri görüşlülüğüne!..
Ortalama ücretin asgari ücret civarinda gezindiği bir ülkede, 55 bin lira taksit nasıl bir “sosyal proje” oluyor demeyin.

Siz o 55 bini bu gidişle, çok değil 2 sene sonra görün.
Aha da buraya yazdım.

Son Doğalgaz Bükücü


Yapmayın beyler!
Gündem değişince gaz ve petrol bulma işleri aksıyor!
Müjdeler arada kaynıyor…

Bırakın bu boş cinayet mevzularını, adaletsizlik, yargıda bozulmuşluk meselelerini..
Hazır Lozan’ın süresi de dolmuşken, gizli maddeleri kadük olmuşken!

Yazıktır…

Önceki ve Sonraki Yazılar
İ. Bülent Çelik Arşivi