“Kontrolsüz muhalefet devrimciler için büyük riskti”

“Türk siyasi sistemi, demokratik bir rejimin olmazsa olmazı olan muhalefeti güçsüz hale getirdi ve aykırı fikirler rejim düşmanlığı olarak formüle edildi.  1920’li yıllardaki büyük savaş sonrası ortamda bu anlaşılabilir bir şey, ama o zamandan günümüze siyasi ortam değişemedi.”

İslam tarihi, Orta doğu tarihi ve milliyetçiliğin şekillenme biçimleri üzerine çalışan Central Florida Üniversitesi’nde Orta Doğu Çalışmaları Merkezi Direktörü ve tarih profesörü olan Hakan Özoğlu, ‘Cumhuriyet’in Kuruluş Savaşları’ isimli bir kitap kaleme aldı. Araştırmasında 150’likler davası, Takrir-i Sükûn Kanunu ve İzmir suikastına odaklanan Özoğlu “Kurtuluş Savaşı’na önderlik etmiş şahsiyetler, öncelikle eski rejimin kalıntılarından kurtulmanın hayati öneme haiz olduğuna karar verdi. Fakat sonra, ortaya çıkan otorite boşluğunu doldurmak ve yeni rejime yön vermek için kendi aralarında kaçınılmaz bir güç kavgasına giriştiler” diyor.  İşte bu güç kavgasını yukarıda saydığımız üç konuya odaklanarak, Amerikan arşivlerinde Orta Doğu ve Türkiye çalışmalarını inceleyerek yazan Hakan Özoğlu sorularımızı yanıtladı.

Cumhuriyet’in kuruluşunun 100.yılında kitabınızda anlattığınız iktidar savaşları bize bugüne dair neler söylüyor?

Siyasal iktidar ile muhalefet arasındaki güç kavgasının iktidarın yönetim politikalarını ve ideolojilerini nasıl değiştirdiği fikrini tartışmaya açmak kitabın akademik anlamda yapmaya çalıştığı birkaç şeyden biri.  Tarih bir bilim değildir.  Yani aynı şartlar sağlandığında olaylar aynı sonuçları doğurmaz.  Bunun en büyük sebebi aynı şartların yaratılmasının imkânsızlığıdır.  O yüzden bir tarihçinin geçmişteki olaylara bakıp gelecek konusunda kehanetlerde bulunması bence yanlış olur.  Fakat tarih bugünü anlamamıza yardımcı olabilir.  Bugünkü siyasi tabloya baktığımız zaman otokratik bir iktidar ve zayıf bir muhalefet olduğunu görürüz.  Bunun temelleri benim kitabımın konusu olan yıllarda atılmıştı.  Türk siyasi sistemi, demokratik bir rejimin olmazsa olmazı olan muhalefeti güçsüz hale getirdi ve aykırı fikirler rejim düşmanlığı olarak formüle edildi.  1920’li yıllardaki büyük savaş sonrası ortamda bu anlaşılabilir bir şey, ama o zamandan günümüze siyasi ortam değişemedi.  İktidar partileri muhalefeti sentez yapılabilecek bir karşı görüş değil de hep ezilmesi gereken bir tehlike olarak gördü.  Kitabım özetle iktidar muhalefet dinamiğinin pek değişmediğini söylüyor. 

Kitabınızda yeni Türkiye devletinin niteliğinin; muhalefeti bastırma sürecinde ortaya çıkan fırsatların pragmatik bir sentezi sonucu oluştuğunu yazıyorsunuz. Devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olması fikri, iktidar çatışmaları sonucu alınmış bir karar mıydı?

Bu benim bütün kitap boyunca test etmeğe çalıştığım ve daha da önemlisi tartışmaya açtığım bir tez sadece.  Ben kitapta yaptığım argümanlarla bunun bir olasılık olduğunu iddia ediyorum.  Ama bu bir iddia ve okuyucu için iyi bir fikir jimnastiği olabilir diye düşünüyorum.  Bunun için kullandığım yöntem ise İngilizce’deki “what if” yani “acaba şöyle olsaydı sonuç ne olurdu.”  Aslında temelde başarmaya çalıştığım okuyucuyu kalıplaşmış, ideolojik erken Cumhuriyet tarihi okumalarının ötesine çekip, güvenilir, ulaşılabilir belgeye dayalı, sorgulayıcı şekilde tarihimize yeniden bakmaya yönlendirmek.  Okuyucuyu bir teze ikna etme çalışması değil bu elinizdeki kitap.  Tabiri caizse dar bir çerçevede “şeytanın avukatlığı.”  Benim üniversitede öğrencilere vermeye çalıştığım formasyon da bu zaten.  Tabi böyle bir çalışmaya imza atmanın bedeli kimseye yaranamamak da olabiliyor, özellikle ideolojik çatışmaların bu denli kutuplaştığı ortamlarda.

“İstiklal mahkemesi tarafından idama mahkum edilen alim ve
müderrisler infaz için beklerken – Yer Konya Yıl 1931”

İzmir Suikasti Duruşmaları Sırasında İstiklal Mahkemesi (1926).

“Eğer Sultan Vahdeddin Büyük Millet Meclisi’ni Osmanlı İmparatorluğu’nun meşru hükümeti olarak tanısaydı Ankara hareketi kendisine sadık kalabilirdi” diyorsunuz. Buna ilişkin elinizde bir belge var mı?

Yine yukarda söylediğim şeyi tekrar ederek başlayayım.  Bu da tüme varım yöntemi ile oluşturulmuş bir hipotez ama belgelere dayalı olan cinsten.  Kitabın sonsöz kısmı, bu araştırmanın gayelerinden biri; okuru bu dönemin gelişmelerini sarahaten ortaya konmuş [ama uygun zaman gelinceye kadar gizlenen] bir “idealin” hayata geçirilmesi olarak değil de “pragmatizmin” bir başarısı olarak yeniden düşünmeye davet etmektir” şeklinde tercüme edildi.  Yani bu bir davet ve inanıyorum ki ideolojik değil de açık fikirlilikle kitabı okuyanlar böyle bir aykırı tezi tekrardan düşünmeye ve sorgulamaya başladıklarında varış noktaları, kalkış noktalarından daha değişik bir yerde olacak.  Bu da entelektüel bir ilerlemedir ve kitabın amaçlarının en vazgeçilmezidir. Mesela birkaç belge verip okuyucuyu bu yönde düşünmeye davet ettim.  Cumhuriyet fikrinin uzun zamandır entelektüel çevrelerce ve özellikle Atatürk tarafından zikredildiğini biliyoruz ama memleketi düşman işgalinden kurtarma gayesinde olan Ankara hareketinin tanınmak için Vahdettin’den talepte bulunduğu da bir gerçek.  Ankara gurubunun temsilcisi Refet (Bele) Paşa’nın mesela, Tevfik Paşa kabinesinin harbiye nazırı Ahmet İzzet Paşa’ya altı maddelik bir teklif götürdüğü pek bilinen bir şey değildir.  Bu teklifte sultanın Ankara hükûmetinin otoritesini tanıması karşılığında hükûmet atama yetkisi olmadan sadece sultan olarak kalması Ankara hükûmeti tarafından kabul ediliyordu.  Kitabın giriş bölümünün 10 numaralı dipnotunda tam referans bulunabilir.[1]Bu bilgiyi bize bizzat Ahmet İzzet Paşa Feryadım adlı iki ciltlik anılarında anlatıyor.  Bu talep sultan tarafından kabul görmüyor.  Fakat bu teklifin yapılmış olması bile Ankara hükûmetinin cumhuriyet ideolojisini tartışmaya açamaz mı?

[1] Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, 2. cilt (Nehir 1992 ve 1993) Ayrıca Murat Bardakçı, Şahbaba, İnkılap, 2006

Neden 150’likler davasına, Takrir-i Sükûn yasasına ve İzmir Suikastına odaklandınız?

Kitabın bu olayları seçmesinin en temel sebeplerinden biri Amerikan arşivlerinden topladığım belgelerin bunun gibi çok önemli ama pek doğru bilinmeyen konulara önemli katkılarda bulunmasıydı.  Amerikan arşivleri Orta Doğu ve özellikle Türkiye çalışmalarında pek faydalanılmış kaynaklar değil.  Fakat 1. Dünya Savaşı’nda karşı saflarda yer almalarına rağmen iki ülke birbirlerine savaş ilan etmediği gibi, Amerikan diplomatları İngiltere ve Fransa’ya göre Osmanlı ve sonra Cumhuriyet yöneticileri tarafından daha güvenilir ve Batı ile iletişimin önemli bir paydası olarak görülüyordu.  Amerikalı diplomatların yerel bilgiye ulaşmaları öteki Batılı sefaretlere göre daha kolaydı.  Washington’a gönderilen raporlar içinde Osmanlı’nın çöküşü ve Cumhuriyet’in doğuşu hakkında çok önemli bilgilere ulaşabiliyoruz.  Mesela benim son kitabım Amerikalı Diplomat Amiral Bristol’un Gözlemleri: Osmanlının Çöküşü, Cumhuriyetin Kuruluşu, 1919-1927 (Yapı Kredi Yayınları) bu bilgileri daha ayrıntılı olarak sistemli bir biçimde inceliyor.

Bu mülakatın konusu olan kitapta ise güç kavgasını üç başlık altında inceledim.  Ankara’ya Muhalefet, Ankara’da Muhalefet ve Ülke Genelindeki Muhalefet.  150’likler konusu Ankara’daki hükûmetin, İstanbul’da kalan çökmüş emperyal rejim yandaşlarını pasifize etme çalışmalarının en az bilinenlerinden biri.  Hanedan ülkeden gönderildikten sonra eski rejim taraftarlarının nasıl tasfiye edildiğini anlatıyor.  Takrir-i Sükûn ise İstanbul’daki muhalefet yok edildikten sonra savaşın galibi olan milliyetçi hareketin içinde çıkan güç kavgasını Şeyh Said isyanı çerçevesinde inceliyor.  İzmir Suikastı ise ülke genelinde özellikle eski İttihat ve Terakki yanlılarının tamamen lağvedilmesini ve başka bir değişle, Takrir-i Sükûn’da olduğu gibi devrimin kendi evlatlarını yemesi sürecini mercek altına alıyor. 

Çerkez Ethem Hain miydi?

Cemal Kutay 150’likler Faciası isimli kitabında bu konunun 3 Şubat 1921’de İstiklal Mahkemesi Başkanı İhsan Eryavuz’un evinde ortaya atıldığını yazıyor. Neler konuşuluyor? Bu fikir nasıl ortaya çıkıyor?

Fikrin ortaya çıkış sebebi bahsettiğiniz toplantıda İhsan Bey’in Mustafa Kemal’e tarihe bir vesika bırakmak gerektiğini, kimin vatana ihanet edip ne çeşit faaliyetler yaptığının tespit edilmesi gerektiği uyarısında bulunmasıdır.  Buna Dahiliye Vekili Adnan (Adıvar) Bey de arka çıkmış fakat bu hıyanetlerin kesin delillerce desteklenmesi gerektiği ikazında bulunmuştur.  Aksi takdirde bu tür bir listenin kişisel hesapları görmek için kullanılabileceği tartışılmıştır.  Aslında daha sonraki Meclis tartışmalarında görüyoruz ki tam da korkulan olmuş, liste hazırlanırken kişisel husumetler önemli bir kriter oluşturmuştur.  Birinci bölümün dipnotlarında bu tartışmalar belgelenmiştir.  Bu listede kimlerin olacağı 3 Şubat 1921’deki toplantıda değil meclis gizli oturumunda tartışılmıştır.

Orhan Bursalı, Cumhuriyet Gazetesi, 20 Kasım 2014

Sayı başta 600 daha sonra 300’e iniyor, en son 150 kişide karar kılınıyor. 150’likler kimlerdi? Yeni rejime neden muhaliflerdi?

Eğer kategorileştirmek gerekirse, Vahdettin’in maiyetinde olup da diğer sebeplerden dolayı vatandaşlıktan çıkarılmayanlar, Kuvve-yi İnzibatiye içindeki kabine üyeleri, Sevr Anlaşması’nı imzalayan delegeler, Hilafet Ordusu mensupları, bazı Mülki ve Askerî erkan, Çerkez Ethem ve adamları, Çerkez Kongresi delegeleri, bazı polisler ve gazeteciler ve diğerleri diyebiliriz.  Meclise önce emniyet tarafından hazırlanmış 600 kişilik bir liste geliyor ama bu rakam Lozan Anlaşması’nda kabul edilmeyebilir diye 150’ye kadar indiriliyor.  Bilindiği gibi her savaş sonunda iç barışı temin ve tesis etmek için bir genel af ilan ediliyor.  Yüz ellikler meselesi bu genel affa kimlerin dahil edilemeyeceği hakkındadır.  Aslında görüldüğü gibi Müslüman gurubu kapsıyor.  Yani gayri Müslimler genel aftan yararlanabilir anlamı çıkıyor.  Fakat pratikte, mübadele ve korkutup kaçırma gibi yönetmelerle gayri Müslim azınlıkların büyük bölümü ülke dışına çıkarılıyor.  150’likler listesine giren Müslümanlar arasında rejime muhalif olanlar olduğu gibi, kişisel husumetlerden dolayı listeye girenler de vardı.

Hakan
Özoğlu

Çerkez Ethem de 150’likler listesinde. Yunan askeri çıkarlarına hizmet ettiği öne sürülüyor. Fakat kitabınızda bu konuda net bilgiler olmadığını yazıyorsunuz. Orhan Bursalı Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde Çerkez Ethem’le ilgili bir yazı kaleme almıştı. [2]Yazısında Hâkimiyet-i Milliye’de çıkan Çerkez Ethem’in Yunanlılara teşekkür mektubunu paylaşıyordu. Çerkez Ethem hâlâ karanlıkta kalmış biri mi?

Çerkez Ethem olayı çok manipüle edilmiş bir konu.  Bilindiği gibi kendisi Kurtuluş Savaşında yararlıklar göstermiş ama düzenli orduya geçilince isyan etmiş, sonrasında da Yunanistan üzerinden Avrupa’ya kaçmış, sonrasında 150’likler için çıkarılan affı reddedip Ürdün’de ölmüştür.  Yunanistan’a kaçtığı doğrudur ama Yunan çıkarlarına hizmet ettiği kanıtlanamamıştır.  Zamanın hükûmet yanlısı gazeteleri sizin de belirttiğiniz gibi bazı yayınlar yapmış olduğu için bu şekilde yaftalamıştır.  Ama daha dikkatli araştırıcılar göreceklerdir ki yabancı ülkelere yardım ve yataklık yapmış olanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun 1869 yılında çıkardığı Tabiiyet-ı Osmaniye adlı bir yasa ile vatandaşlıktan çıkarılmışlardı.  Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlık Kanunu daha sonraları çıkana kadar bu Osmanlı yasası kullanıldı.  Meclisin Gizli Celse zabıtlarında Dahiliye vekili Ferit Bey bu kanuna muhalefetten pek çok kişinin vatandaşlıktan çıkarıldığını ama Çerkez Ethem’i bu kanuna muhalefetten mahkûm edecek delilleri olmadığı için 150’likler listesine koyduklarını söylemiştir.  Bu deliller ışığında, Çerkez Ethem olayının tamamen aydınlığa kavuştuğunu ve Yunanlılara hizmet ettiğini söylemek yersizdir. 

Şeyh Sait İsyanı da kırılma noktalarından biri. Neden?

Bu isyan bence yeni rejimin kendini tam oturtup hem siyasi hem ideolojik ve entelektüel muhalefeti pasifize değil tamamen yok etmesine olanak sağlamıştır.  Öyle ki bu bölüm için araştırmaya başlarken acaba bu isyanın çıkmasında Kemalistlerin bir rolü var mı sorusunu kafamda çok evirip çevirmiştim.  Bu konuda birkaç belge buldum ama bunlarla nihai bir sonuca varmak mümkün değildi.  Mesela bir İngiliz istihbarat subayının Londra’ya gönderdiği bir raporda bu isyanı milliyetçilerin çıkardığı ve Şeyh Said’i kovalamak bahanesiyle Musul’a gireceklerini yazmıştı.  Ama bu tabi belgesi olmayan sadece bir görüş niteliğindeydi.  Bu belgenin önemi bence şu: Bilindiği gibi Türkiye’de isyanı İngilizlerin Musul’u almak için çıkardığı fikri hakimken bölgedeki bir İngiliz istihbarat subayı yine Musul’u almak için isyanı Ankara’nın çıkardığını iddia ediyordu.  Bir de tabi isyanı İngilizlerin çıkardığına belge olarak İngiltere’den gelen silah katalogları gösterilmekteydi.  Ben bunun da peşine düştüm ama referans olarak birbirlerini ya da dönemin siyasetçilerin nutuklarını veren kaynaklar haricinde nihai bir belge bulamadım.  Tek arşiv belgesi Ankara’da TITE’de gördüğüm yırtık bir kâğıda kurşun kalemle yazılmış imzasız birkaç cümlelik, İngiliz silah fabrikası kataloğundan bahseden bir kâğıt parçasıydı.  Bence bu konu da karanlıkta.  Sonuçta, Şeyh Said isyanı bastırdıktan sonra çıkarılan Takrir-i Sükûn Cumhuriyet’in demokrasi ile beslenmesinin önüne bir engel olarak çıkmıştır.  Çünkü isyanla uzaktan yakından alakası olmayan insanlar, gruplar bile cezalandırılmıştır.  Öyle ki, İstiklal Mahkemesinin bir savcısı anılarında Şeyh Said’e bazı gazeteci ve siyasetçi isimlerini zikrederse kendi cezasının hafifletileceğinin ima edildiğini yazar.  Şeyh Said’in asılırken son söylerinden biri de “hani ‘doğruyu’ söylersem beni batıda bir sürgüne gönderecektiniz” cümlesiydi.  Takrir-i Sükûndan sonraki dönemde bütün devrimci yasalar bir tek ret oyu çıkmadan ve tartışılmadan çıkmıştır.

Türkiye’de çok partili yaşama erken geçilseydi nasıl bir farklılık olurdu ve bunun bugünkü siyasal yaşama etkisi ne olurdu?

Yıkılan koca bir imparatorluğun ardından özellikle bu yıkıma sebep olan yönetici takımının yeni rejime muhalif olarak çıkması cumhuriyetçilere pek yaşam hakkı tanımazdı.  Fakat kontrollü demokrasi de pek işe yaramadı.  Muhalefetin demokrasi için olan yaşamsal işlevi sisteme entegre edilemedi.  Bu nasıl yapılabilirdi tam emin değilim.  İktidar sahipleri devrimciler olarak kellelerini ortaya koymuşlardı.  Kontrolsüz muhalefet hem yeni rejime hem de onun lider kadrosunun yok edilmesi ile son bulabilirdi.  O yüzden özgür bir muhalefet çok büyük riskleri de içinde barındırıyordu.  Muhalefetin başının ezilmesi o zaman için kabul edilebilir olmasa da anlaşılır bir şey.  Beni kaygılandıran o zamanlardan günümüze bu kısır döngünün dışına çıkabilme becerisini Türk siyasi sisteminin gösterememiş olması.  Eğer riskler alınıp sağlıklı bir muhalefet kültürü kurulabilseydi bu yüz yıl içinde, iktidarlar halka çok daha faydalı olabilirlerdi.


[1] Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, 2. cilt (Nehir 1992 ve 1993) Ayrıca Murat Bardakçı, Şahbaba, İnkılap, 2006

[2] Orhan Bursalı, Cumhuriyet Gazetesi, 20 Kasım 2014

Önceki ve Sonraki Yazılar
Eda Yılmayan Arşivi