Ölüme karşı 41 saniye
Konuşmanın ortasında beklenmedik bir şey oluyor. Ekrana hastaların yaşam sürelerini gösteren bir sağkalım eğrisi yansıyor: Yeni immünoterapi ilacının pankreas kanseri hastalarında yaşam süresini anlamlı biçimde uzattığını gösteren istatistik…
* Prof. Dr. Cem Terzi
Bu fotoğrafa birlikte bakalım. Dünyanın dört bir yanından gelmiş binlerce hekim ve araştırmacı, onkolojinin en büyük kongresinde bir salonda oturuyor. Herkes sessizce yalnızca yedi dakika sürecek bir sunumu dinliyor. Pankreas kanserinde yeni bir ilacın araştırma sonuçları anlatılıyor.
Konuşmanın ortasında beklenmedik bir şey oluyor. Ekrana hastaların yaşam sürelerini gösteren bir sağkalım eğrisi yansıyor: Yeni immünoterapi ilacının pankreas kanseri hastalarında yaşam süresini anlamlı biçimde uzattığını gösteren istatistik…
O anda bütün salon birden ayağa kalkıyor .
Binlerce hekim aynı anda ayağa kalkıp büyük bir sevinçle sonucu alkışlıyor.
Tam 41 saniye boyunca alkışlar devam ediyor!
Bu bilimsel bir toplantıda daha önce görülmedik bir olay…
Hekimler bir konuşmacıyı ya da bir ilacı alkışlamıyor. Yıllardır pankreas kanseri karşısında hissettikleri çaresizliğin ilk kez biraz olsun geri çekilişini alkışlıyorlar. Bu fotoğraf bize kolektif bir duyguyu gösteriyor. Kanser karşısında aynı çaresizliği yaşamış binlerce hekimin ortak tepkisini anlatıyor.
Bilim insanları kolay kolay ayağa kalkıp alkışlamaz. Onkoloji kongreleri, zafer naralarının atıldığı yerler değildir. O salonlarda bulunan herkes, kaybettiği hastaların yüzlerini anımsar. Tedaviye geç yanıt verenleri, ameliyat masasına dönemeyenleri, son görüşmede göz göze geldiği insanları hatırlar. Özellikle pankreas kanseri söz konusu olduğunda…
Pankreas kanseri, hekimliğin en ağır yenilgilerinden biridir. Çoğu zaman geç yakalanır. Cerrahın bıçağına fırsat vermez. Onkoloğun ilaçları çoğu kez zamanı ancak biraz yavaşlatabilir. Hastalar umutlarını, hekimler ise çaresizliklerini sessizce taşır.
İşte bu yüzden, bir kongre salonunda yüzlerce hekimin ayağa kalkıp yeni bir immünoterapi ilacını alkışlaması sıradan bir an değildir.
O alkış bir moleküle değildir.
O alkış, yıllardır ilk kez ölümün karşısında biraz daha güçlü durabilme ihtimalinedir.
Belki birkaç ay daha fazla yaşam.
Belki yıllar.
Belki çocuğunun mezuniyetini görebilecek bir baba.
Belki torununu kucağına alabilecek bir büyükanne.
Belki “artık yapacak bir şey yok” cümlesini biraz daha geç kurabilecek bir hekim.
Tıp tarihi böyle anlarla ilerler. Penisilin bulunduğunda, çocuk felci aşısı geliştirildiğinde, ilk başarılı organ nakli yapıldığında da insanlar aslında aynı şeyi alkışlıyordu: İnsan aklının ölüme karşı küçük ama gerçek zaferlerini.
Alkışlar tam 41 saniye sürdü.
Bir bilimsel kongrede bu çok uzun bir süredir. Çünkü konuşmacıların, araştırmaları ne kadar önemli olursa olsun, sunumlarını tam yedi dakikada bitirmeleri gerekir.
Alkışlar sona erince araştırmacı gülümseyerek mikrofona eğildi: “Bu alkış süresi benim konuşma süreme eklenecek, değil mi?” dedi.
Salon güldü.
Bu küçük espri, bilim insanının kişiliğini de yansıtıyordu. Ne zafer sarhoşluğu vardı ne de gösteriş.
Yıllarını verdiği çalışmayı anlatmaya çalışan, konuşma süresini doğru kullanmayı dert edecek kadar mütevazı bir araştırmacı…
Oysa o kırk bir saniye, onun konuşmasından değil; pankreas kanseriyle mücadelenin uzun karanlığından alınmış kırk bir saniyeydi…
AMA
Bu görüntünün görünmeyen bir tarafı daha var. O salondaki alkışın sesi, dünyanın büyük bir bölümüne ulaşmıyor. Çünkü bu yeni ilaçlar olağanüstü pahalı. Bugün kanser tedavisindeki en büyük sorun yeni ilaç geliştirmek değil; geliştirilen ilacın hastalara ulaşamaması.
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2026 Küresel Kanser Raporu tam da bunu söylüyor. Bilim baş döndürücü bir hızla ilerliyor; immünoterapiler, akıllı ilaçlar, kişiselleştirilmiş tedaviler peş peşe geliyor. Ama erişim aynı hızla ilerlemiyor. Milyonlarca insan için sorun, doğru ilacın var olmaması değil; o ilaca ulaşamamak.
Bu yüzden o 41 saniyelik sevinç, pek çok yoksul ülkedeki hasta ve hekim için uzun bir hüzün. Bir yanda bilimin insanlığa armağan ettiği olağanüstü bir umut.Diğer yanda, o umudun yalnızca parası olanların umudu olma gerçeği.
Bir zamanlar tıp tarihinde kahramanlıklar çok başkaydı. 1955 yılında çocuk felci aşısını geliştiren Jhonas Salk’a gazeteciler sordular:
“Patent kimin olacak?”
Salk’ın cevabı tarihe geçti:
“Patent insanlığın olacak. Aşı bütün insanlara ait olacak. Güneş gibi. Güneşin patentini alabilir misiniz?”
Dr. Salk keşfettiği aşıyı insanlığa armağan etti ve bütün çocuklar hemen ve çok ucuza tüm dünyada çocuk felcine karşı aşılandılar.
Bugün bilim belki hiç olmadığı kadar güçlü. Kanseri molekül molekül çözüyor, bağışıklık sistemini yeniden eğitiyor, bir zamanlar çaresiz görülen hastalıkları dönüştürüyor.
Ama aynı ölçüde güçlü olan başka bir sistem daha var: patentler, fikrî mülkiyet hakları, ilaç tekelleri ve kâr mantığı.
Kongre salonlarında yeni ilaçlar Oscar törenlerini andıran alkışlarla karşılanıyor. Fakat o alkışların hemen dışında milyonlarca hasta sessizce bekliyor. Çünkü umut keşfedilmiş olsa bile, satın alınamadığında yine ulaşılamaz kalıyor.
Bugün ihtiyacımız olan şey yalnızca yeni ilaçlar değil.
Dr. Jonas Salk’ın ahlakı…
Bilimin yalnızca keşfetmekle değil, paylaşmakla insanlığı büyüttüğünü hatırlatan o ahlak.
Çünkü güneş hepimizin.
Kanser tedavisi de öyle olmalı…
Asıl ayakta alkışlanması gereken gün, yeni bir ilacın bulunduğu gün olmayacak. O ilacın dünyanın neresinde doğmuş olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun, hangi gelir grubuna ait olursa olsun her hastaya ulaşabildiği gün olacak.
İşte o gün bir kongre salonu değil…İnsanlık ayağa kalkacaktır.
Kaynak:Haber Merkezi