Resul Emrah Şahan: Kent Uzlaşısı en somut yerel barış deneyimi
Tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan cezaevinden gazeteci Evrim Kepenek'in sorularını yanıtladı. Mektup yoluyla yapılan söyleşide Şahan, Şişli seçmeninin iradesinden kent uzlaşısına YENİ Parti'den barış sürecine kadar pek çok konuya değindi.
GAZETE PENCERE - İstanbul Şişli halkının oylarının yüzde 66,6’sını alıp belediye başkanı seçilen ancak 19 Mart 2025’te gözaltına alınıp tutuklanan ve aylardır Silivri Cezaevi’nde tutulan Resul Emrah Şahan, yerel demokrasi, Kent Uzlaşısı, barış süreci ve adalet tartışmalarını bianet’e yorumladı.
Evrim Kepenek'in sorularını yanıtlayan Şahan Kent Uzlaşısı dosyasını Türkiye’nin elindeki en somut yerel barış deneyimlerinden biri olarak nitelendirdi. Şahan, farklı toplumsal kesimlerin aynı mecliste temsil edilmesinin suçlama konusu yapılmasını eleştirdi. Şahan'a yöneltilen sorular ve yanıtlar şu şekilde:
'Kent Uzlaşısı' dosyası kapsamındaki tutukluluğunuzda tahliye kararı verildi. Bir yerel yönetici olarak, kentteki farklı toplumsal kesimlerin bir arada temsil edilme iradesinin kriminolojize edilmesini ve suçlama konusu yapılmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Savcılık bu dosyada açık açık, Kürtlerin batıdaki kentlerde belediye meclislerinde söz sahibi olmasının amaçlandığını yazıyor ve bunu bir suç olarak tarifliyor. Kentleri farklılıkları ayırarak değil birbirine bağlayarak yaşanması gereken yerler olarak gören biri için böyle bir tarifi, bunun bir suçlama konusu yapılmasını anlamak gerçekten çok zor.
Biz istedik ki başta İstanbul olmak üzere memleketin her yerinde insanlar aynılaşmadan ortaklaşsın. Yan yana gelsinler, seçilsinler, meclis sıralarında, komisyonlarda, mahalle toplantılarında yaşadıkları yerler için birlikte karar versinler. Üstelik milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir kentten söz ediyoruz. Bu insanların kentin meclislerinde yer alması kimseye tanınmış bir ayrıcalık değil. Ama sonra bu dosya üzerine çok düşündüm. Kürt seçmen, biliyorsunuz, batıda uzun yıllar seçimden seçime hatırlanan bir oy kitlesi olarak görüldü.
Adına ister Türkiye İttifakı diyelim ister Kent Uzlaşısı, bu model tam da bunu tersine çeviriyordu ve Kürtleri yönetimde sözü olan bir ortak haline getiriyordu. Bence sandıkta başlayan bir ilişkinin kalıcı bir siyasi bağa dönüşme ihtimali görüldü ve bu ihtimal yerleşik siyaset anlayışını rahatsız etti.
Bu rahatsızlığın neden tam o günlerde bir dosyaya dönüştüğünü sorarsanız, zamanlamaya bakmak gerekiyor. Ankara’da silahların bırakılması ve siyasetin demokratik alana taşınması konuşulurken, İstanbul’da zaten siyaset yapan insanlar terör soruşturmasının konusu yapıldı.
Bir yandan siyasete davet ediyorsun, öbür yandan siyaset yapanı yargılıyorsun. Davetiye ile tutuklama talebi her ne hikmetse aynı postayla geliyor.
Normalde çelişki gibi duruyor değil mi ama bence kendi içinde önemli bir mantığı var. Silahlar susup Kürt siyaseti tamamen demokratik alana geçtiğinde bu siyasetin kiminle yan yana duracağı sorulmaya başlanacaktı. İşte Kent Uzlaşısı bu sorunun cevabını sandıkta bir kere vermişti. Dosya da bence tam o cevaba bir sınır çizmek için açıldı.
Bu sınırın bedelini arkadaşlarımız ödedi. Belediye meclisinde oldukları için bir yıla yakın tutuklu kaldılar. Geçtiğimiz günlerde sekizi beraat etti, aralarında Şişli meclisimizden Sinan Gökçe de var. İki arkadaşımız ise ceza aldı, onların hukuki süreci devam edecek ve onların kararlarının da üst mahkemede düzeleceğine inanıyorum.
'KENT UZLAŞISI EN SOMUT YEREL BARIŞ DENEYİMİ'
Şimdi benim tüm bunlara karşılık bir teklifim var. Savcılık Kent Uzlaşısını bir suç dosyası olarak hazırladı ya, ben aynı dosyaya Türkiye’nin bugün elindeki en somut yerel barış deneyimi olarak bakıyorum.
Süreç gerçekten barışın yerelde nasıl yaşanacağını soruyorsa, cevabın önemli bir kısmı bence o dosyada duruyor. Farklı seçmenlerin aynı mecliste neyi birlikte konuşabildiği, neyi konuşamadığı, nerede anlaşıp nerede tıkandığı. Bu deneyim mahkeme salonlarından çıksın ve kent konseylerinde, üniversitelerde, Meclis’teki komisyonlarda tartışılsın. Emin olun Kent Uzlaşısı’nı yargılamayı bırakıp incelemeye başladığımız gün süreç de kâğıttan kente inecektir.
Bugün sürecin en büyük derdi toplumla buluşamaması. Kent Uzlaşısı bunun küçük ama gerçek bir örneğiydi. Tohum orada duruyor. Önce onu anlamak, sonra yeşertmek hepimizin işi olsun.
Şişli'de yüksek bir oy oranıyla seçildikten sonra görevden alınmanız, yerinize kayyım atanması ve aylarca süren tutukluluk; hem sizin hem de size oy veren yurttaşların adalet duygusunda nasıl bir yaralanma yarattı?
Yüzde 66,6 ile seçildik, Şişli’nin tarihindeki en yüksek oyu aldık. O rekorun ödülü de kayyum oldu. O oyun içinde belki hayatında ilk kez bize oy veren, belki bir daha da vermeyecek ama o gün bir ihtimale güvenen çok insan vardı. Hepsi sandıkta bir karar verdi ve o kararın bir anlamı olacağına inandı.
Zaten böyle değil midir insan sandığa gider, tercihini yapar ve devletin bu tercihe saygı göstereceğini varsayar. Seçtiği yöneticiyi beğenmezse de bir sonraki seçimde değiştiririm der. Böyle bir anlaşma kurulur.
Ama bugün bu anlaşma yerelde neredeyse her biçimiyle bozulmuş durumda. Sadece son haftalarda olanlara bakın. Baskılar, tutuklamalar, meclis üyelerinin transferi, transfer olmayınca tutuklanması ve bütün bunların sonunda belediyelerde iradeye el konulması.
Kayyum bunun en bilineni, en eskisi. Ama artık kayyumun yeni biçimleri de geliştirildi, transferlerle, meclislerde oynanan seçim oyunlarıyla. Kayyumda iktidar kapıyı kırıp giriyor. Transferde kapıyı açıp bekliyor ve sözü koltuğundan hafif gelen bazı seçilmişler de koşa koşa o kapıdan giriyor.
Seçmen de bir sabah uyanıp oyunun başka bir rozete dönüştüğünü haberlerden öğreniyor. Açık söyleyeyim, ben onlar adına utanıyorum. Ama bu utancın seçmene geçmesine izin vermemek lazım. Kayyumun da transferin de seçmene fısıldadığı şey aynı.
Oyunun bir önemi yok, seçimi kaybetsem de gelir alırım, yüzde 66 ile seçtiğin yerde bile alırım. Bu akıl seçmeni sandıktan, kendi iradesine ve geleceğine sahip çıkmaktan uzaklaştırmak istiyor. Bu hesabın tutacağını kimse sanmasın.
Bu ülkenin seçmeni bu hesaba her seferinde aynı cevabı verdi. 2019'da İstanbul seçimi iptal edildiğinde ne olduğunu herkes hatırlıyor. Ama bu cevabı yalnızca seçim gününe bırakmak da hata olur. Siyaseti beş yılda bir gelen bir güne göre kuramayız. Seçilmişleri tutuklayan, yurttaşın iradesini yok sayan bu topyekun kayyum siyasetine karşı ortak bir söz, birlikte bir gelecek kurmak zorundayız, hem de seçimi beklemeden.
'BELEDİYE BAŞKANLIĞI SİYASİ BİR İŞTİR VE GÜCÜNÜ YURTTAŞTAN ALIR'
Kayyum konusuna dönersek, bir kayyum belediyedeki bir projenin dosyasını devralabilir ama o dosyanın arkasındaki mahalleyi devralabilir mi. O projenin hangi mahalle toplantısında, kimin itirazıyla değiştiğini, hangi sokakta neden, nasıl yarım kaldığını bilemez. Bunlar süreklilik gerektiren ve yerelden damardan bilmen gereken işlerdir. Şişli’ye bakın işte bunu çok net yaşadı.
Bir buçuk yılda üç kayyum gördü. Düşünün, arada bir tanesinin ömrü sekiz gün oldu. Bizde bir imar planı otuz gün askıda durur, bu kayyum sekiz günde gitti.
Son gelense hem Büyükçekmece Kaymakamlığı yapıyor hem de acil çözülmesi gereken birçok sorunu olan Şişli’yi yarı zamanlı yönetiyor. Oysa bir kentte kaldırımın nereye yapılacağı bile siyasi bir karardır, çünkü o kaldırım bebek arabalı bir anneye, tekerlekli sandalyedeki bir gence, pazar arabası çeken bir teyzeye ya yer açar ya açmaz. Biz plancıların meslek hastalığıdır, kaldırımdan memleket meselesi çıkarırız. Ama öyledir de.
İşte bu yüzden belediye başkanlığı siyasi bir iştir ve gücünü yurttaştan alır. Atanmış bir kaymakamın masasındaki evraklardan biri olamaz, belediye yönetmek evrak işi değildir.
Bence Türkiye’de uzun zamandır bürokrasiyle siyaset arasındaki çizgi kayboldu. Siyaset yapan bürokratlar, siyasi bir merkez gibi çalışan devlet daireleri ortaya çıktı. Ben buna biraz Osmanlı’daki kul anlayışını hatırlatan bir bürokrasi diyorum.
Kurumları ve yurttaşı önceleyen değil, en tepeden gelen talimatı uygulamakla yükümlü atanmışlar her makama yerleşti. Devletle toplum arasındaki makası açan, güveni zedeleyen kök sorunlardan biri bu. Kayyum da bu anlayışın belediye binasının kapısına asılmış tabelası.
Tabii o tabela bu ülkede ilk kez Şişli’ye asılmadı. 2016'dan beri Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da asılıydı ve biz batıda bu haberlere çoğu zaman kısa tepkiler verip geçtik. Bunu söylerken samimi bir mahcubiyetle söylüyorum. İşte şimdi biz de bir seçimde üç kayyum görmüş olduk, Mardin ise üç seçimde üç kayyum. Ahmet Türk geçen gün bir röportaj vermiş. Kendim için belediye başkanlığı talep etmiyorum diyor, halkın iradesine konulan ipotek kaldırılsın diyor. Bir de çok haklı olarak kayyumların kaldırılması için barış sürecinde yeni bir aşamayı ya da yeni bir yasayı beklemeye gerek olmadığını hatırlatıyor. Ben de tam olarak aynı yerdeyim.
Bugün bir kararla bitirilebilecek bir şeyi neden bir müzakerenin sonucuna bağlıyoruz? Burada mesele Ahmet Başkan’ın Mardin’e, benim Şişli’ye dönmem kesinlikle değil. Mesele insanların kendi kentlerini kimin yöneteceğine karar vermek için Ankara’dan haber beklemek zorunda kalmaması. Demokrasinin en sıradan hakkını istiyoruz ve bu memlekette artık ne hikmetse bu bile büyük bir siyasi talep sayılıyor.
Dışarıdaki dinamik tempodan sonra, cezaevindeki günlerinizi bedenen ve zihnen nasıl planlıyorsunuz? Biriktirdiğiniz, üzerine çalıştığınız veya kaleme aldığınız yeni notlar, projeler var mı?
Burada iyi bir zaman programlaması yapmak zorundasınız. Benim de buradaki dünyamın sacayakları kitaplarım, kalemim, bir de sazım. Okurken, yazarken, çalarken, çalışırken çoğu kez mekandan kopuyorsunuz, kendi mekanınızı kuruyorsunuz. Gündemin bütün karanlığına inat üretmek, böyle zamanlarda yeniden var ediyor insanı. Üzerine çalıştığım besteler var, yazmaya başladığım biraz ironik, biraz komik hikâyelerle ilgili bir kitap projem var. Yaşadığımız onca şey bir tarafıyla gerçekten kara mizah çünkü.
Hepsini bu zamanlara bir iz, bir ses olarak bırakmak istiyorum. Kalemin ucu ne kadarına yeter, sazımın sesi nereye kadar gider, ne kadarı sonuca varır bilemem. Ama bir şey kesin, çıktığımda bütün yoğunluğa rağmen bir süre stüdyoya girip kayıt yapacağım. Bu sefer ihmal etmeyeceğim.
Soruşturma dosyasında bazı büyük projeler üzerinden alınan idari harçlar, tadilat izinleri ve “icbar suretiyle irtikap/rüşvet” suçlamaları yer alıyor. Duruşmalardaki “Ortada somut bir para transferi yok, kamunun hakkı olan yasal harçları tahsil ettik” beyanınız ışığında; dosyada öne sürülen bu maddi menfaat iddialarına net yanıtınız nedir?
Bu dosyada bana yöneltilen isnatların tamamı, büyük yatırımcılar, kamu gücü, para ve baskı gibi gösterişli kelimelerle tarif edilen bir menfaat ilişkisine dayandırılıyor. Ama bu kelimelerin hiçbirinin karşılığı yok. Kendim için kimseden para, mülk ya da herhangi bir ayrıcalık istemedim. 19 aydır tutukluyum, bunun 13 ayı bu dosyadan. İki savunmamda da bunu anlattım, kayıtlarda duruyor. İkinci celsede ise iddiaları ilk kez doğrudan muhataplarına sorma fırsatım oldu.
'DOSYAYA EKLENEN TEK BİR DELİL YOK'
Mesela rüşvet iddiası olan eylemlerde, adı geçen kişilerin karşısına bu soruyla çıktım. Torunlar GYO Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Torun’a kendisinden para ya da kişisel bir menfaat isteyip istemediğimi sordum. Cevabı “Hayır” oldu, üstelik “sizden şikayetçi değilim” de dedi. Profilo arazisindeki konut projesinin sahibi, Artaş Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Çetinsaya da benden doğrudan ya da dolaylı hiçbir menfaat talebi olmadığını söyledi. Hatta savcılığa çay içmeye gittiğini, önüne konulan ifadeyi imzalayıp çıktığını anlattı. Bomonti’deki projeyle ilgili ifade veren ve etkin pişmanlıktan yararlanan Süleyman Atik’e de aynı soruyu sordum, o da “Hayır” dedi.
Ortada milyonlarca dolarlık iddialar var ama paranın istendiği söylenen kişilerin hiçbiri benden bir talep duymadığını, bana da bir şey vermediğini söylüyor. Dosyaya eklenen tek bir delil yok. Hesabıma ya da yakınlarımın hesabına giren bir kuruş yok, kişisel çıkarımı gösteren tek bir işlem yok. Olan, belediyenin tahsil ettiği yasal bedeller ve kamuya kazandırılan alanlar.
Ayrıca, sürece ve yeni anayasa tartışmalarına dair "evet" dediğiniz çok güçlü bir çıkışınız oldu. Bu düşüncenizin arka planını ve bu süreçte halkların bir arada eşit yaşayabilmesine ilişkin görüşlerinizi paylaşır mısınız? Sizce demokratik toplum sürecine dair taraflara ne gibi görevler düşüyor?
Evet dedim, çünkü masada kırk yıldır cenaze kaldıran bu ülkenin artık bu işi bitirebilme ihtimali vardı. Kaç anne, kaç baba gencecik evladını toprağa verdi. Bunun bitmesi için aralanan bir kapıya hayır diyemem ben. Ama evet derken aklımda sadece cenazelerin bitmesi de yoktu tabii.
O kapının ardında halkların eşit yaşadığı, siyasetin özgürce yapılabildiği ortak bir gelecek ihtimali de var. Benim için bu süreç, Türkiye’nin yıllardır ertelediği demokrasi sorunlarını nihayet konuşmaya başlamak için bir fırsat. Eşit yurttaşlığı, eşit temsili, farklı olanın da bu ülkede yeri olduğunu konuşabilmek için bir fırsat. Metni cezaevinde okudum, eksiklerini de gördüm onu da söyledim.
Şimdi yeni anayasaya meselesine gelince doğrudur mevcut anayasa 12 Eylül’ün izlerini taşıyor ve yıllar içinde yapılan onca değişikliğe rağmen ortaya demokratik bir toplumsal sözleşme çıkmadı. Bu yüzden yeni bir anayasa lazım mı evet bence de lazım, buna kesinlikle katılıyorum.
Peki devlet şu anda kendi koyduğu kurallara uyuyor mu? Bakın, ilk soruda hatırlayacaksınız devletin Kürt siyasetine çizdiği sınırdan söz ettim. Anayasa ise tam tersini yapar, sınırı devlete çizer. Vatandaşa sen şunu yapamazsın demez, devlete der. Geldiğimiz noktada o beğenmediğimiz anayasada açıkça yazan şeyler bile uygulanmıyor. Anayasa Mahkemesi karar veriyor, karar uygulanmıyor. Bugün kendi yazdığı kurala uymayan, yarın daha güzelini yazınca ona uyacak mı? Valla ne yalan söyleyeyim koltuğunda kayyum oturan, 19 aydır haksız yere tutuklu bir belediye başkanı olarak buna inanmakta çok güçlük çekiyorum. Bu ortamda emekliyi, genci, işçiyi buna inandırmak da siyaset için hiç kolay değil.
O yüzden bir şey olacaksa önce mevcut anayasaya uyulmak zorunda. Niyetin gerçekten samimi olduğu ve bu ülkenin geleceği için olduğunu gösterecek hukuki adımlar atılsın, sonra da daha özgürlükçü bir anayasayı hep birlikte yazalım.
Biri ötekinin bahanesi olmasın. Hatta öyle bir anayasa yazalım ki hiçbir partinin ya da liderin anayasası olmasın ama bu toplumun tüm fertleri içinde kendisini bulsun. Toplumu yine evetçiler, hayırcılar, yetmez ama evetçiler diye bölmeden, ortak masalarda, ortak bir gelecek için konuşalım. Biliyorum, bugünün ikliminde bunlar çok iyi niyetli, safiyane sözler gibi gelebilir. Ama bu ortamı yaratmak için iktidarın şefaatini beklemek gerekmiyor. Milletin ve siyasetin dönüştürücü, değiştirici gücüne güvenmek lazım. Ben her şekilde o ortak gelecek fikrinin gücüne ve önümüzdeki tavanı kırma potansiyeline güveniyorum.
Yalnız ortak gelecek lafını bugünlerde bakıyorum herkes kullanıyor ama sanki herkes aynı şeyi kastetmiyor. Bana sorarsanız mesela ortak gelecek en çok bir eşitlik meselesi. Bizde birlik denince hep birbirimize benzememiz beklendi.
Farklı konuşan, farklı inanan, farklı yaşayan hep kendini anlatmak zorunda kaldı. Oysa bu ülkenin eşit yurttaşı sayılmak için kimsenin kendini başkasına benzetmesi gerekmemeli. Üstelik bu kendini anlatma hali kimlikle de sınırlı kalmıyor. Bu ülkede kimin kendini anlatmak zorunda kaldığına, kimin kalmadığına bir bakın. Bir yanda fon vurgunundan milyarlar kazananlar var, öbür yanda onurum için deyip Anayasa Mahkemesi’nin önünde canına kıyan emekli polis Ali Şekeroğlu var.
Bu ikisini aynı terazide tartabilecek bir ölçü yok. İnsanlar sandıkta eşit ama hayatta bu kadar eşitsizse, o eşitlik kâğıt üzerindedir. Fon soruşturmasında adı geçen bir siyasetçi davetle adliyeye gidip ifadesini verip çıkabiliyor. Yerelin seçilmişleri ise soyut beyanlarla sabahın köründe evlerinden alınıp tutuklanabiliyor. Bütün bunları yan yana koyunca ortaya çökmüş kurumların fotoğrafı çıkıyor ve o fotoğrafı bu ülkede de dünyada da herkes görüyor.
Birkaç ismi feda etmek bu fotoğrafı değiştirmez. Bunların hesabı sorulmadıkça adaletsizlik de yavaş yavaş olağan bir şeymiş gibi yerleşiyor. Korku büyüdükçe de bu tabloya itiraz edecek ses azalıyor. O yüzden yeni anayasayı konuşacaksak, işe önce bununla yüzleşerek başlamamız lazım. Devlet kurumlarıyla birlikte nasıl yeniden ayağa kalkacak, kendi yurttaşına ve dünyaya nasıl yeniden güven verecek? Bence anayasa tartışmasının merkezinde birkaç maddenin değişmesi değil, güveni yeniden kuran yeni bir devlet yapısı olmalı.
Bu yüzleşmede herkesin kendi payına düşeni yapması gerekiyor. Aslında hepimizin işi aynı, birbirimize güven vermek. Ama herkesin borcu farklı. Bugün devletle iktidar arasındaki çizgi o kadar silikleşti ki ikisinin borcunu ayrı ayrı saymak bile zor.
Önce siyasete katılan insana bir güvenlik dosyası gibi bakmayı bırakmaları gerekiyor. Hukuku da yeniden öngörülebilir kılmalılar ki insan bugün söylediği bir söz yüzünden yarın sabah kapısının çalınıp çalınmayacağını düşünmesin.
Kürdüyle Türküyle, Alevisiyle Sünnisiyle, Ermenisiyle Süryanisiyle bu ülkede herkes kendini gerçekten güvende ve hesaba katılmış hissetmeli.
Barış sürecini de kendi siyasi hesaplarından çıkarıp bu ülkenin ortak meselesi haline getirmeleri lazım. Kürt siyasetinin borcu, bu süreçte gösterdikleri çabayı bu sürece hâlâ kuşkuyla bakan insanın güvenine dönüştürmek. Bize düşen de bence sürecin iktidarın tapulu malı gibi görünmesini kıracak sözü söylemek ve süreci sahiplenmek.
Bu anlamda başta DEM Parti ve Yeni Parti olmak üzere muhalefet aktörlerine ve siyasi partilere nasıl bir sorumluluk düşüyor?
Bu sorumluluğu iki partiye yüklemek kolaya kaçmak olur. Bu düzene karşı bütün muhalefetin birlikte ses çıkarması gerekiyor. Bugün herkesi tek bir çatı altında toplamanın mümkün olmadığını ben de biliyorum. Ama hukukun herkese eşit işlemesi, seçilmiş iradeye saygı, eşit yurttaşlık gibi meselelerde yan yana durmak için kimsenin kimliğinden, partisinden vazgeçmesi gerekmiyor.
Bir de kendimize dönüp bakmamız gereken bir alışkanlık var. Uzun zamandır muhalefet olmayı iktidarın yaptıklarına itiraz etmek sanıyoruz. İktidar bir adım atıyor, biz tepki veriyoruz, başka bir şey söylüyor, bu sefer ona yetişmeye çalışıyoruz.
Böyle olunca gündemin sınırlarını da büyük ölçüde iktidar çiziyor. Oysa yanlışı göstermek muhalefetin işinin yarısı. Öbür yarısı, insanlara bu ülkenin nasıl bir yer olabileceğini anlatmak, iktidarın hiç açmadığı bir meseleyi toplumun önüne koyabilmek. Tepki vermeyelim demiyorum.
Son iki yılda yaşadığımız baskılar, operasyonlar, tutuklamalar, yasaklar ortada, ekonomik kriz de herkesin mutfağında. Dar bir patikaya sıkışmış bir iktidar, sıkıştıkça daha baskıcı hale geliyor ve bütün bunlar milletin gözü önünde oluyor. Bunlara karşı mücadele tabii ki sürecek. Ama aynı anda insanlara geleceğe dair bir güven de vermek zorundayız.
Bugün yaşadığımız şey aslında korkuyu örgütlemek isteyenlerle umudu ve cesareti örgütlemek isteyenler arasındaki bir çekişme. Bırakın bu ülkenin tarihini, insanlık tarihi bile cesaretin ve umudun korkudan çok daha hızlı örgütlendiğini ve sonunda kazandığını defalarca gösterdi.
Yeni Parti için bu sınav daha da önemli. Olağanüstü bir kırılmanın içinde doğdu ve böyle dönemlerde insanlar doğal olarak önce kendilerine yapılan haksızlığa yönelir. Ama hızla bir yeni nedir nasıl olmalı sorusu millet tarafından önüne kondu. Yeni olmak ne demek?
Daha genç kadrolar mı, başka bir örgütlenme biçimi mi, daha önce ulaşılamayan seçmenlerle kurulacak ilişki mi? Hepsi önemli. Ama bence asıl yenilik, eski siyasetin hep ertelediği, konuşmaya çekindiği meselelerde başka türlü davranabilmek. Yani gündemin peşinden koşan değil, gündemi kuran bir parti olabilmek. Bu sorunun cevabını da sanırım en çok millet verecek. Yeniyi bu yöne o çekecek, hem örgütlenmesiyle hem büyümesiyle hem de siyaseti yeniden kurarak.
DEM Parti’nin önündeki soru ise başka. Kapatma davalarını, kayyumları, tutuklamaları yıllarca yaşamış bir geleneğin partisi bu ve bu tecrübe ona kimsenin sahip olmadığı bir ahlaki ağırlık veriyor. Bu ağırlığın en çok işe yarayacağı yer de bence kendi seçmeninin sınırlarının dışı. Sürecin hassasiyeti herkesten özen istiyor, bunu anlıyorum.
Ama temkin bazen insanı sürecin kıskacına alabilir ve etrafta olan hukuksuzluklara ses çıkarmak zorlaşabilir. Benim DEM Parti’den beklentim, kimin başına gelirse gelsin her hukuksuzlukta sesini aynı netlikle yükseltmesi ve herkesin siyaset yapma hakkının bekçisi olması. DEM Parti kendi yaşadığı haksızlığı herkes için geçerli bir ilkeye çevirebilirse, batıda sürece kuşkuyla bakanların güveni de büyür. Süreç de ancak o zaman gerçekten toplumsallaşır.
Bu iki partinin aynı dönemde kendini yeniden tarif etmek zorunda kalması da bana çok ilginç geliyor. Biri butlan kararının ardından yola çıktı. Toplumun en geniş kesimine seslenen yeni kuşak bir siyaset kurmaya çalışıyor, bir yandan da ana muhalefetin yükünü sırtlanıyor.
Öbürü silahların susmasının ardından yeni bir siyasal kimlik arıyor. Ama ikisinin de aslında kendine aynı soruyu sorduğunu göebiliyorum. Bundan sonra kim olacaklar ve kendi çatılarının altında kimlere yer açabilecekler. Bence bu arayış Türkiye’de bütün siyasetin yaşayacağı bir değişimin habercisi. Önümüzdeki yıllarda siyasette hem kuşak hem dil değişecek. Yıllardır kırılamayan o cam tavanı kıracak enerji de bence oradan gelecek.
Yaşanan tüm bu hukuki ve siyasi tabloya rağmen, Türkiye’de yerel demokrasiye, adalete ve bir arada yaşama kültürüne dair umudunuzu nasıl koruyorsunuz? Şişli halkına ve kamuoyuna cezaevinden iletmek istediğiniz temel mesaj nedir?
Umudumu nasıl koruduğumu soruyorsunuz. Açık konuşayım, her gün koruyamıyorum. Öfkelendiğim de oluyor, yorulduğum da. Öyle günlerde bu ülkenin insanlarını düşünüyorum. Onca kavganın, onca ayrılığın içinde bile birlikte yaşamanın bir yolunu hep buldular. Bu ülkede bir arada yaşamak hep siyasetin önünden gitti, siyaset de arkasından yetişmeye çalıştı. Benim umudum, siyasetin bir gün ona yetişmesi.
Adalete dair umudu korumaksa belki en zoru hele ki bu sorulara bir duruşma salonunda sandalyede sanık diye otururken bakıyorsanız. Ama geçen hafta kent uzlaşısı dosyasından sekiz arkadaşımızın beraat haberini aldığımda, iki arkadaşımız için hâlâ eksik kalsa da, kapının bazen çalınabileceğini gördüm. O haberi duyduğumda aklıma ilk gelen, o arkadaşlarımızın bu süre boyunca nasıl dik durdukları oldu. Tutuklandılar, aylarca beklediler.
Ne istifayı ne vazgeçmeyi düşündüler ne de başka kapılara yöneldiler. İşte Şişlililerden de bunu rica ediyorum. Vazgeçmeyin, kenti kimseye bırakmayın. Mahallenizde, parkınızda, kent konseyinde, apartman toplantısında ne kadar varsanız, Şişli’nin iradesi de o kadar yerinde duruyor. Kamuoyuna söyleyeceğim de bundan farklı değil. Kayyumlar gelip gidiyor, işte birini sekiz günde uğurladık. Ama bir kentin halkı hep orada kalıyor. Bizler de döneceğiz. O güne kadar Şişli’nin ve bu ülkenin tüm kaldırımları size emanet.
Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?
Galiba bu ülkede en çok sakınmamız gereken şey, olup bitenlere alışmak. Bir belediyeye kayyum atanıyor, bir başkası tutuklanıyor, seçilmiş bir başkan ertesi gün başka bir partinin rozetini takıyor. İlkinde ortalık ayağa kalkıyor, beşincide, onuncuda haber bülteninde hava durumundan bile sonraya kalıyor. Bir süre sonra yanlışa hâlâ şaşıran kişi tuhaf karşılanmaya başlıyor.
Hukuk da bu ülkede en çok böyle aşındı bence. Her karara bir öncekinden biraz daha az ses çıkardıkça yanlış da kendine biraz daha rahat alan buldu.
O yüzden insanlardan tek bir şey rica ediyorum. Şaşırmaya devam edin. Bir belediyeye kayyum atandığında, bir gazeteci tutuklandığında, seçilmiş bir başkan rozet değiştirdiğinde bunun normal olmadığını söylemekten vazgeçmeyin.
Umut dediğimiz şey biraz da yanlışa hâlâ yanlış diyebilmek. Ama orada da durmayalım. Bu ülkede son sözü söyleyen de gidişatı değiştirecek olan da sizsiniz ve o sesin konuşabildiğimiz her yerde duyulmasını sağlamak hepimizin sorumluluğu. Bu ülke tarihi bir eşikten geçiyor. Bugün olan biteni normalleştiren herkes, yarın o normalleştirdiği düzenin ilk mağdurlarından biri olabilir.
Dosyada suç olarak sunulan işlemlerin merkezinde plan, imar ve yapı denetimi kararları var. Bir şehir plancısı ve belediye başkanı olarak bu kararların yargılanmasını nasıl okuyorsunuz?
Bence bu dosyada asıl tartışılan şey, kentin yarattığı değerin kimin kararıyla ve kimin adına yönetileceği. İstanbul'da imar kararları yıllardır en büyük siyasi mesele ve o değerin kimin hesabında biriktiğini hepimiz görüyoruz.
Ben şehir plancısıyım, planı bir rant cetveli olarak değil, kentin ortak yaşamını düzenleyen kamusal bir araç olarak görürüm. Bu yüzden bir plan hükmünü uygulamak da bir ruhsatı vermemek de teknik bir tercih değil, siyasi bir karar. Ama siyasi demek keyfi demek değil. Kent adına, kanunun çizdiği sınırın içinde karar vermek demek.
Dosyadaki işlemlerden üçüne bakalım, çünkü her biri bu karar verme biçiminin başka bir yüzünü gösteriyor.
Torun Center, Mecidiyeköy'ün tam ortasında, her gün yüz binlerce insanın geçtiği bir yapı. Firma dokuz katı birleştirip dev bir ofis alanı yapmak istiyor, teknik müdürlüklerimiz üç kez izin vermiyor. Firma projeden vazgeçtim deyip basit tadilat izni alıyor, denetime gidiyoruz, katlar arasındaki betonlar kesilmiş. Biz kanunun öngördüğü cezayı uyguluyoruz, aykırılık giderilince ilave ceza yine kanun gereği kalkıyor. Şimdi burada hangi talep şahsi, hangi işlem keyfi?
Her adımı teknik müdürlüklerin raporu, kanunun maddesi belirliyor. Deprem gerçeğiyle yaşayan bir kentte bu betona göz yummak mı belediyecilik? Orada korunan şey bir şirketin çıkarı değil, o yapının içindeki ve çevresindeki insanların güvenliği.
Profilo'da plan hükmü, 2.600 metrekarelik bir alanın kamuya terk edilmesini şart koşuyor. O alan ne bizim ne de firmanın, kentin. Biz de bu olmadan ruhsat sürecini kanunen tamamlayamayacağımızı söylüyoruz. Ben tutuklanıyorum, makamıma kayyum geliyor ve bizim başlattığımız süreç kayyum döneminde tamamlanıyor. Bugünkü değeri yaklaşık 720 milyon lira olan alan belediyeye geçiyor, firma da ruhsatını alıyor. Aynı işlem, seçilmiş belediye başkanı yaptığında suç isnadına dönüşüyor, kayyum tamamladığında kamu görevi sayılıyor. Oysa değişen ne kanun ne de kamunun hakkı. Yalnızca o makamda oturan kişi.
Medicana'da ise tablo daha da tuhaf. Hastane ruhsatını veren kurum Sağlık Bakanlığı, belediye değil. Belediyeden istenen yalnızca mimari proje onayıydı. Yani bende olmayan bir yetkiden suçlanıyorum, üstüne bir de o yetkinin karşılığında şahsen menfaat sağladığım söyleniyor. Menfaat denilen şey, belediyenin resmi hesabına yatmış, kayıtlarda duran bir bağış. Hastanenin sahibi Hüseyin Bozkurt da bu celsede benden hiçbir talep duymadığını söyledi.
Bakın, bir de şu tablo var. İstanbul’da 2019 öncesinde alınan kararlarla donatı alanları, pazar alanları, deprem toplanma alanları, yeşil alanlar üzerinden devasa değerler yaratıldı ve o kararların hesabı sorulmadı. Bizim dönemimizde ise tek bir kişiye, tek bir parsele özel imar artışı yok, ama aylardır yargılanan biziz. Bunun adı suç değil, belediyecilik. Mesele de artık bir belediye başkanının dosyasını aşıyor. Kanunu uyguladığı için, hatta yetkisi olmayan bir işten tutuklanabileceğini gören bir kamu görevlisi yarın nasıl karar verecek? Ya hiç karar almayacak ya da karşısındakinin istediği kararı alacak. İkisi de kenti savunmasız bırakır, çünkü o karar kentin ve orada yaşayanların adına alınıyor. Kamu adına karar verenin güvencesi yoksa, kentte yaşayanın da güvencesi yoktur. O güven çözülürse plan da kanun da kağıt üstünde kalır, kararları ilişkiler verir.
AK Parti'nin yerel belediye seferberliği: İşte son durum
Resul Emrah Şahan: Ya bu yükü kaldıracağız ya da bu meydanda dara çıkacağız
Resul Emrah Şahan da akıma katıldı, 'Ezgi'ye yanıt verdi: İşimi yaptım demiştim!
Kaynak:Haber Merkezi