Zehra Güneş yazdı: Finali kaybetmeyeceğimizi anladığım an...
Türkiye A Millî Kadın Voleybol Takımı'nda orta oyuncusu Zehra Güneş, final maçı için bir yazı kaleme aldı. Güneş, 'Finali kaybetmeyeceğimizi anladığım an...' başlığıyla yazdığı yazıda, viral olan görüntüsü hakkında da konuştu. İşte Güneş'in yazısı...
GAZETE PENCERE - VakıfBank ve Türkiye A Millî Kadın Voleybol Takımı'nda orta oyuncu pozisyonunda oynayan profesyonel voleybolcu Zehra Güneş, finalde yaşadıklarını anlattı.
Zehra Güneş'in Oksijen'de yazdığı yazı şöyle:
"Her şey çok karmaşıktı ama insana kendini çok iyi hissettiren bir karmaşaydı bu. Normalde içimde her şeyin berrak olmasını isterim. Neyin ne için olduğunu bilmek, önümdeki oyunu görmek, zihnimdeki sesleri mümkün olduğunca azaltmak isterim. Ama bir final gecesinde berraklık diye bir şey kalmıyor.
O gece her şeyin dozu fazlaydı. Heyecan, sorumluluk, aylar boyunca biriken yorgunluk, kendimizden beklediklerimiz, maçı izleyen miniklerin beklentileri… Hepsi aynı anda sahadaydı. O gün yalnızca İtalya ile değil, finalin üzerimize yüklediği duygularla da oynadık.
Böyle anlarda benim yapmaya çalıştığım şey, her şeyi aynı anda çözmeye çalışmamak. Oyuna dönmek. Bir sonraki topa bakmak. Yıllardır yaptığım harekete, takım arkadaşımın gözlerine, sahanın çizgilerine dönmek.
Ben de o gece sadece aşık olduğum sporu yapmaya çıktım.
Konuşmamıza gerek kalmadı
İtalya karşısında kolay bir final yaşamadık. Bazen oyunun içindeydik, bazen oyun bizden uzaklaşıyordu. Bir seti 25-12 kaybettiğinizde o skor yalnızca tabelada kalmıyor. İnsanın zihnine de girmeye çalışıyor. “Belki bu gece sizin geceniz değil” diyor.
O sırada yapabileceğiniz tek şey, bir sonraki topu düşünmek. Sonra bir sonrakini.
Molaya girerken Mile, sizin aşina olduğunuz adıyla Vargas duygularını dışarı yansıttı.
O anı anlatmak benim için kolay değil. Çünkü orada büyük bir konuşma yapılmadı. Söylenmiş çok etkileyici bir cümle de yoktu. Bazı arkadaşlarımla göz göze geldik, sonra hepimiz Mile’ye sarıldık. Onu teselli etmek için ne söylememiz gerektiğini düşünmedik. Zaten konuşmamıza gerek de kalmamıştı. Aynı yorgunluğu, aynı baskıyı, aynı isteği taşıyorduk. Birbirimizin ne hissettiğini biliyorduk.
İşte o anda maçı kaybetmeyeceğimizi anladım.
İtalya birdenbire daha zayıf hale gelmemişti. Bizim yorgunluğumuz da geçmemişti. Tabelada bize verilmiş hiçbir güvence yoktu. Ama birbirimizi yalnız bırakmayacağımızı görmüştük. Benim o anda hissettiğim buydu.
Takım olmak, herkesin aynı anda en güçlü mental durumda olması değil. Böyle bir şey zaten mümkün değil. Birimiz yoruluyor, birimiz hata yapıyor, birimizin zihni karışıyor. Önemli olan, o anı görebilmek ve arkadaşını orada tek başına bırakmamak.
Aslında o molada birbirimize “Buraya kadar beraber geldik, buradan da beraber çıkacağız” demiş olduk. Bunu sesli söylemedik ama hepimiz anladık.
Sonra sahaya döndük.
Hayran olduğum ilk kadın
O andan sonra birbirimizi oyunda tuttuk. İçimizdeki şüpheyi tamamen yok etmiş değildik belki ama artık yalnız değildik. Yeniden bildiğimiz şeye döndük: Topa, fileye, oyuna, takım olmaya.
Spor bana büyük başarıların yalnızca büyük anlardan oluşmadığını öğretti. Dışarıdan görünmeyen çok fazla emek var. Her gün antrenmana gitmek, aynı hareketi tekrar tekrar yapmak, hata yaptıktan sonra yeniden denemek, kötü bir gününde arkadaşının yanında durmak…
Bunun ilk örneğini annemde gördüm.
Annemin benim ve kardeşlerim için gösterdiği sabrı, verdiği emeği, hayattaki mücadelesini yıllardır izliyorum. Bizim için yaptığı her şeyi ilmek ilmek işledi. Hayran olduğum ilk kadın oydu. İlk ve en büyük örneğim de o.
Voleybola başladığım günden beri ailemin desteğini hep yanımda hissettim. Daha 12 yaşında, hayatımın nasıl değişeceğini bilmeden bu yola çıktım. Onlar bana inandılar ve beni hiçbir zaman yalnız bırakmadılar.
Bu yüzden bir şey başardığımda gözlerim hâlâ ilk günkü gibi annemi arıyor. O anı onunla kutlamak, ona sarılmak istiyorum.
Finalin son sayısından sonra da aileme koştum. O kadar sesin, sevincin ve kalabalığın içinde ilk istediğim şey onlara sarılmaktı. İnsan ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar büyük salonlarda oynarsa oynasın, hayatının en önemli anlarından birinde başladığı yere dönüyor.
Yine de o gece şampiyon olduğumuzu tam olarak anlayamadım.
Madalyayı boynuma taktılar, kupayı kaldırdık. Arkadaşlarımı, tribünlerdeki bayrakları ve ailemin sevincini gördüm. Ama her şey öylesine hızlı ve yoğun yaşanıyordu ki insan olan biteni kavrayamıyor. Maç bitmiş olsa bile zihniniz hâlâ sahanın içinde kalıyor. Bir sonraki top gelecekmiş gibi bekliyorsunuz.
Ben ancak ertesi gün anlayabildim.
Uyandığımda artık oynanacak bir top yoktu. Final bitmişti. Önümüzde kazanmamız gereken başka bir set kalmamıştı. O zaman kendi kendime söyleyebildim: Başardık.
İnsanlar en sonunda kupayı görüyor. Biz ise oraya gelene kadar birbirimizin her hâlini görüyoruz.
Sevincimizi, yorgunluğumuzu, korkumuzu, sakatlıklarımızı… Genelde ailemizden çok takım arkadaşlarımızla zaman geçiriyoruz. Aynı yolculuklara çıkıyor, aynı yenilgilerin sessizliğini paylaşıyor, sonra aynı kupanın çevresinde buluşuyoruz.
Herkesin başka bir görevi, karakteri, gücü var
Zamanla birbirimizin dilini öğreniyoruz. Bazen de konuşmadan anlaşmayı.
Eda Abla’nın kaptanlığı bana bunu öğretti. Kaptanlık her zaman en çok konuşan ya da herkese ne yapması gerektiğini söyleyen kişi olmak değil. Bazen takımın neye ihtiyacı olduğunu herkesten önce görmek, zor bir anda sakin kalmak, bir bakışla “devam ediyoruz” diyebilmek.
Cansu’yla, Elif’le, Derya’yla, Hande’yle… Tüm takımla aramızdaki ilişki de böyle. Bunun için birbirinizi uzun zamandır tanımanız, birbirinizin ritmini, tereddüdünü, cesaretini öğrenmeniz gerekir. Kurduğumuz bu şey yalnızca iyi bir oyun bağlantısı değil; birbirimizi okuyabilmek.
Kaynak:Haber Merkezi