TASARIMIN AKSİ BABASI: ENZO MARİ

88 yaşındaki İtalyan tasarımcı Enzo Mari, arşivini Milano kentine bağışladı. Tasarım tarihinin önemli kayalarından Mari’nin mesleki birikimine bundan böyle Milano yerel yönetimi göz kulak olacak. Haberi duyduğumda Türkiye’de böyle bir durumla karşılaşmış mıydık? diye düşündüm.

Bir mimarın yada tasarımcının tüm arşivini bir kuruma bağışlamasının ardında irdelenebilecek farklı boyutlar var. Bunlar güven ve değer çizgisinde çeşitleniyor. Hafızam beni yanıltmıyorsa mimarlar ve tasarımcılar tarafından bu tür bağışların ülkemizde daha çok mesleki kuruluşlara, derneklere, enstitülere veya kütüphanelere yapıldığını gözlemliyoruz. Örneğin arşivleme alanında bana göre en önemli kurumlardan biri olan SALT bünyesinde pek çok mimarın arşivi bulunuyor. Tasarım eğitiminin önemli isimlerinden biri olan Prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu bir sohbetimizde İzmir-Urla’da açtığı tasarım kütüphanesinde bulunan kitapların bir kısmının, mimar  Faruk Tabak’ın vefatının ardından ailesi tarafından bağışlandığından bahsetmişti. Akademik hayatına Amerika’da devam eden ve Solan Akdeniz kitabının da yazarı olan Tabak adına bir okuma odası bulunuyor Urla Tasarım Kütüphanesi’nde.

Demek ki kişiler veya aileler, bir kişiye ait olan bu değerli arşivleri bağışlamak istediklerinde, güven duyabilecekleri bir adres arıyorlar.

Düşünce insanlarının, sanat veya tasarım alanlarında ömürlerini geçirmiş kişilerin arşivleri yaşadıkları toplumu ilgilendiren birer kültürel miras niteliğinde. Bu arşivlerden benzer alanlarda çalışan profesyoneller, tarihçiler, sosyologlar, antropologlar ve elbette öğrenciler pek çok konuda yararlanabiliyor; deyim yerinde ise, kendi başarılarını, kendilerinden önce gelen devlerin omuzlarında yükseltebiliyorlar.

John Berger, bu arşivleri arkeolojik alanlara benzetir. Bir kentin yerel yönetimine böylesine değerli bir hazineyi emanet etmek için öncelikle onun değerinin anlaşılacağına, sonra da başına bir şey gelmeden sonsuza dek orada kalabileceğine, o kentin sakinlerinin kullanımına her zaman açık olacağına güven duymak istersiniz. Günümüzün siyasi ikliminde ve yönetim anlayışında, tarihe, kültürel mirasa nasıl da önem verilmediğini gördükçe, insanlar bırakın kişisel birikimlerini emanet etmeyi, yüz yıllık tarihe ait binaların, bahçelerin, tarım alanlarının, doğal sit alanlarının korunması konusunda bile aciz kalabiliyorlar.

İtalyan tasarımının babası olarak nitelendirebileceğimiz Enzo Mari ise böyle bir güvensizlik düşünmemiş bile. Nasıl düşünsün? Yerel yönetimin bir birimi olarak çalışan bu kültürel miras koruyucu ofise, sadece Milano’nun tek bir bölgesinde 20. yy mimarlık ve tasarım tarihi araştırmaları için 7.350.000 Avro fon çıkarıldı daha çok yeni İtalyan hükümeti tarafından! Tasarım ile anılan bir kent, millet olmak öyle dedik diye olunmuyor.

Bu bağış kararından en çok Milanolular hoşnut olmalı. Tasarımın dehasının kitapları, notları, çizimleri arasında gezinebilmek, büyük bir ayrıcalık.

KİM BU TASARIMIN BABASI ENZO MARİ?

1932’de Novara da doğan Mari, Milano’nun Brera bölgesinin ortasında yer alan Academia di Brera’yı bitirdikten sonra vazodan mobilyaya kadar pek çok ürün ve eşya tasarladı. Pek çok tasarımcı gibi o da sanatçı bir yaratıcılığa sahipti ve sanayi üretimlerinin beraberinde ilk çalışmaları arasında grafik çalışmalar, sergileme tasarımları, posterler ve çocuk kitapları yer aldı. 60’lara gelindiğinde, çok yönlü kişiliği ve üretimleri ile Milano’nun yaratıcı çevresinin dikkat çeken isimleri arasında yerini almıştı bile. Görme yetisi ve psikoloji arasında yaptığı çalışmalar, estetik alandaki programlama ve dizilim üzerine yaptığı analizler ona İtalya’nın inovasyon alanındaki en önemli ödüllerinden olan Compasso d’Oro ödülünü dört kez getirdi.

Net ve ödün vermez biçimde komünist olan Mari’nin mesleki yaklaşımını bu siyasi duruş şekillendirdi. Tasarım gibi kapitalist düzene ait bir meslek alanında, komünist bakış açısı ile akan suları pek çok yerde tersine çevirdi; tasarım dünyasına bir şeylerin başka türlü de düşünülebileceğini gösterdi. Bunlardan en önemlisi, tasarımın demokratikleşmesi adına ortaya konmuş en önemli çalışmalardan biri olan Autoprogettazione’dir.

AUTOPROGETTAZIONE

Mari, yaptığı işlerde biçimin üstün kalitesinin yanında sıraya koyma, düzenleme, arşivleme, analiz etme ve bunların tümünden bir fayda sağlama üzerine yoğunlaşmıştır. 70’li yılların başında merak sardığı “endüstriyel veya manuel uygulamalar için entelektüel planlama” üzerine yaptığı çalışmaların bir sonucu olarak 1974 yılında doğan Autoprogettazione, tasarım alanındaki ilk DIY (kendi kendine yapma) mobilya kılavuzudur. Bu proje kapsamında bulunan 19 eşya arasında 9 masa, 3 sandalye, bir bank, bir kitap rafı, bir elbise dolabı ve 4 yatak tasarımı günümüzde de herhangi bir yerde, basit malzemelerle üretilebilir. Tümü standart olarak kesilen kerestelerden basit el aletleri ile üretilebilecek biçimde tasarlanmış mobilyaların olduğu bu kitapçık, aynı zamanda insanları kendi tasarımlarını yapmaya teşvik ediyordu ve bu yaklaşım ile kişilerin kendi yaptıkları tasarımlar Mari’ye gönderiliyordu. Böylece tasarım arşivi de genişlemeye ve basit bir kılavuzdan tasarım tarihinde yer edinecek bir akım olmaya başlamıştı. Tasarımın demokratikleşmesi, bu türden bir ekonomi, ulaşılabilirlik ve katılımcılık ile sağlanabilen bir kavram.

Buraya hemen not düşmeliyim ki, bu proje, ilk tasarım bienalinin (2012) sergilerinden biri olan Adhokrasi’nin önemli eserlerinden biriydi ve günümüzde bir kült olarak kabul edilen La Sedia isimli koltuk dahil pek çok ürün de söz konusu kılavuzdan hareketle üretilerek, serginin yer aldığı Galata Rum Okulu’nun terasında izleyicilere deneyimlemek üzere sunduklarımız arasındaydı. Bu proje, içinde bulunduğumuz koşullarda benimsediğimiz tüm değerlere 1974 yılından bir selam gönderiyor; geçmişimizi ve oradaki değerli insanları anlamadan yeni ve nitelikli bir şey ortaya koyamayacağımızı bir kez daha bize gösteriyor.

TASARIM DÜNYASININ EN AKSİSİ

Mari ile yaşamım boyunca Milano, Lizbon ve İngiltere’de üç kez karşılaştım. Konuşabilecek pek çok şeyim olmasına rağmen üçünde de belki en fazla bir göz teması kurabilecek kadar cesaretimi toparladım. Özellikle Lizbon’da kürsüden biz izleyicilere nasıl da yüksek bir sesle çıkışarak konuşma yaptığını hafızamdan atmam imkansız. Bizimki gibi ülkelerde, böyle hararetli, tutkulu duruşlar toplum önünde kendine yer bulmaz; bulduğu zaman da hemen bir etiket yapıştırılıverir üstünüze, daha sessizler tarafından. Bana göre bilgili, özgüvenli ve yaptığı işten dolayı vicdanı yerinde olan insanın sesi gerektiğinde yüksek çıkar. Mari de böyle yüksek sesli, radikal düşünceli kişilerden biridir. Düşüncenin eyleme geçmesi gerektiğini, eylemlerin sistemleri, insanları, düzenleri değiştirme gücü olduğunu ondan görmüş, kendi mesleki yaşantımda uyarlamaya çalışmışımdır hep. Bu yüzden hayranlık rafıma yerleştirmişimdir bu ismi; o dünya tasarım tarihinin olduğu kadar benim de babam olmuştur, birkaç değerli başka insan gibi.

Mari’nin sert ve kimilerince aksilik olarak nitelendirilebilecek görüşlerine birkaç örnek de vermek isterim: Form ona göre her şeydir. Ancak formun, yani şeklin bir kalitesi olması gerekir ve o bu kaliteye çok önem verir. Bunun için görme, estetik ve algı üzerine derin bir bilgilenme gerektiğini savunur ve haklıdır da. Bir tasarımcı veya sanatçı kendini bu kalite bakımından donanımlı hale getirmez ise, şeklin kalitesi şekilcilik haline dönüşür ki, tasarım tarihi bu şekilcilik örnekleri ile doludur. Mevlevi eteğinin formundan yapılan kahve fincanları, sürahiden yapılan kent heykelleri, gemi formundaki terminal yapıları gibi ülkemizde de rastlayabileceğimiz zengin örnekler, bu ikonlaşmış tasarımcının form ve estetik hakkındaki düşüncelerini haklı çıkaran tasarımlar olarak bugün her yerde karşımıza çıkabiliyor. Mari, yaptıkları ile değil; sadece kendileri olarak toplum önünde varlık gösteren tasarımcılar için de “tanıtım fahişeleri” tabirini kullanıyor. Bunu Lisbon’daki konuşmasında bizzat duymuş ve sarsılmıştım. Daha sonraları ise, hem kendimi hem de karılaştığım tasarımcıları beynimde değerlendirirken bu tanımlamayı kendime ölçüt edindiğimi fark ettim.  O zamanlar 70’li yaşlarında olan bu beyaz saçlı adamın insanın üzerinde böyle de bir etkisi oluyor.

TASARIMCININ İÇİNDEKİ SANATÇI

Mari, tasarım dünyasını dönüştürmeden önce 50’li yıllarda resimler ve heykeller de üretmişti. 1976 yılında Venedik Bienali’nde sergilenen ve 44 mermer parçadan oluşan heykeli, bir yap boz olarak tasarlanmıştı. Her biri numaralı olan bu heykeller, bir değeri temsil ediyorlardı ve bir araya geldiklerinde komünist düşüncenin sembolü olan orak ve çekiç figürünü oluşturuyordu. O dönemin Sovyetler Birliği’nde ve Pinochet Rejimi altındaki Şili’deki hareketlenmeler, her zaman olduğu gibi Venedik sanat bienalinin de gündemini ve içeriğini etkisi altına alıyordu ve Mari bu yerleştirmesi ile siyasi görüşü adına etkili bir söz söylemiş oldu. Düşünsel üretiminin galeriler yolu ile ticarileşmesine karşı olduğu için onun sanatsal üretimi çok da gelişim gösteremedi, sanat alanında hep geride durmayı tercih etti. Diğer yandan günümüzde yaşayan efsaneler arasında bulunan bu tasarımcının, sayıları yüzlerce olan tasarım üretimleri, değerleri ile günümüzde galerilerin ve koleksiyonerlerin koleksiyonlarında yer alıyor ve çeşitli etkinliklerde sergileniyor.

İşte tüm bu projeler, maketler, prototipler, teknik çizimler, tablolar, heykeller, fotoğraflar, kitaplar, broşürler, notlar ve daha nice birikintiden oluşan1500 parçalık dev arşiv artık Milanoluların oldu; kentin kültür mirasları arasında yerini aldı ve kentlilere bir hediye olarak, bir tasarımcıdan gelecek nesillere aktarıldı.

Eğer salgınla gelen kapanmalar ve ertelemeler olmasaydı, geçtiğimiz Nisan ayında, kent, tasarımcıyı kapsamlı bir retrospektif sergi ile onurlandıracak ve teşekkürlerini iletecekti. Henüz bilinmeyen bir tarihe ertelenen bu serginin küratörlüğünü Hans Ulrich Obrist üstleniyor. 2008 yılında Torino tasarım başkenti olduğunda da bir Enzo Mari sergisine imza atan Obrist, bu kez bu arşivden de görülmedik detayları sergisine katacak.  Hayran olduğum bu tasarımcının dünyasında kaybolmak adına serginin yeni tarihlerini heyecanla bekliyorum. Belki bu kez cesaretimi toplar bir iki kelime de edebilirim!

Küratör Hans Ulrich Obrist’in söylediğine göre, Milano tasarım fuarını birlikte gezerlerken, Mari stantların arasında “Merda Pura!” (saf bok!) diye söylene söylene geziyormuş! Tasarım dünyası böyledir; pırlanta gibi ışıldayan akıllı işlerle bok gibiler her zaman yan yana durur; ama Mari gibi çalışkan ve deneyimli gözler bunları iyi bir biçimde ayırabilir. Bin yaşa sen Enzo Mari!

Önceki ve Sonraki Yazılar
Özlem Yalım Arşivi