29 Ekim geçmişe borcumuz, geleceğe teminatımızdır!

Yüce Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasının giriş bölümünde şöyle seslenir;

Efendiler;

Tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yok olmalar ve felâketler, bunların tümü; gerçekleştikleri devirlerdeki iktisadî durumlarımızla ilişkili ve ilgilidir. Yeni Türkiyemizi hak ettiği yere ulaştırabilmek için, mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız tamamen bir iktisat devresinden başka bir şey değildir.

EMEK MİSAK-I MİLLİSİ

Aynı konuşmanın kapanış bölümünde ise şöyle devam eder;

Bizim halkımız, yararları birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil, tersine varlıkları ve çalışma sonucu birbirine lâzım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve işçilerdir. Bunların hangisi birbirinin karşıtı olabilir. Çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve işçiye muhtaç olduğunu, kim inkâr edebilir. Bugün var olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını umduğumuz fabrikalarımızda kendi işçimiz çalışmalıdır. Rahat ve mutlu olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek lezzetini tadabilmelidir ki çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsinler. Bundan dolayı programdan söz edildiği zaman, âdeta denebilir ki bütün halk için bir ‘Emek Misak-ı Millisî’dir. Ve böyle bir Emek Misak-ı Millîsi mahiyetinde olan program etrafında toplanmaktan meydana gelecek olan siyasî şekli ise sıradan bir parti yapısında düşünülmemek gerekir. Ve barıştan sonra meydana gelebilecek olan böyle bir siyasî şeklin şimdiye kadar olduğu gibi milletin kararlılığı ve imanı ile ve birlik ve dayanışmasının birbirine yardımcı olması ile başarılı olacağı hakkındaki inancım kuvvetlidir ve tamdır.

DAHA CUMHURİYET İLAN EDİLMEDEN...

İzmir İktisat Kongresi 17 Şubat 1923’te toplanmış ve 4 Mart’a kadar devam etmiştir. İzmir’in kurtuluşundan 5 ay sonra, Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından ise 4 ay önce toplanmış olan kongrede ekonomik sorunları aşmak, savaştan yeni çıkan halkın kalkındırılması ve onlara yol gösterilmesi gibi konular üzerinde durulmuştur.

Yüce Atatürk’ün sorunları tespit, değerlendirme ve çözme yöntemi her zaman takdire değerdir. İçinde bulunulan dönemin şartları dahi sorunun kongrede tüm yönleriyle ele alınmasını, tüm paydaşların katılımıyla değerlendirilip çözümler üretilmesini engellememiştir. (Kongreye farklı temsil gruplarından 1135 delege davet edilmiş ve katılmıştır.) Sonucunda da bir politika ortaya koyup bu politika etrafında çiftçisinden sanatkarına, tüccarından işçisine tüm paydaşların desteğini kazanabilmiştir.

ÇAĞIN ÖTESİNDE BİR VİZYON

Açılış konuşmasının hemen her bölümünde Ulu Önder’in diğer tüm konularda olduğu gibi, ekonomi alanında da ne denli ileri görüşlü olduğu anlaşılmaktadır. Kongrede alınan başlıca kararlar da, bu vizyon etrafında toplanan yönetici kadronun çağın ne kadar ötesinde olduğunun göstergesidir.

KONGREDE NELER HEDEFLENDİ?

  • Hammaddesi yurt içinden temin edilebilen sanayi dalları kurulması hedeflenmiştir ki 100 yıl sonra, bugünün dünyasında, ülkeler ek gümrük vergileri ve yerelleşme çabalarıyla aynı gayret içerisindedir.
  • Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır denmiştir ki, 100 yıl sonra, bugün rekabet kurumları bırakın yabancı tekelleşmeyi, yerel tekelleşmeyi bile engelleme gayretindedir.
  • Dış rekabete dayanabilmek için toplu ve bütün sanayileşme hedeflenmiştir ki, bugün ‘yerli ve milli’ hedefiyle, üretimdeki yerlilik oranı gibi göstergelerle aynı yol izlenmektedir.
  • Sanayinin teşviki sağlanmalıdır denmişti ki, 100 yıl sonra bugün sanayi teşvikleri hala gündemdedir ve önemlidir.
  • Devlet bankasının ve milli bankaların kurulması hedeflenmiştir ki, bugün bunun ne denli önemli olduğu görülmektedir.
  • El işçiliği ve küçük imalattan, hızla fabrikalara ve büyük işletmelere geçilmesi hedeflenmiştir ki, bugünün dünyasında bunu, salt üretici olmaktan ziyade teknolojiyi geliştirmek, markalaşabilmek, yüksek teknolojili üretim yapabilmek şeklinde bir üst basamak olarak yorumlamak yanlış olmaz.
  • Devlet yavaş yavaş iktisadi görüşleri de olan bir organ haline gelmeli ve özel sektörler tarafından kurulamayan teşebbüsler devletçe ele alınmalıdır denmiştir. Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılmaz; bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş bırakılamaz denmiştir. 100 yıl sonra bugün, tam özelleşmenin de tam devletleşmenin de sıkıntıları görülmektedir. Diğer taraftan aşırı regülasyonların yarattığı tıkanıklıkları da regüle edilmeyen piyasaların mağduriyetleri de görülmektedir.
  • Sendika hakkı tanınması belirtilmiştir ki, emeğin örgütlenmesinin ve hakkını savunabilmesinin faydalarını bugün daha iyi anlaşılmaktadır.

CUMHURİYET ÖNCESİ EKONOMİ

Bunlar, kongrede alınan kararların sadece bir kaçıdır. Kongre elbette kendi başına, kendisine özel bir yazıyı her zaman hak ediyor. Ancak bugünkü amacım, sadece İzmir İktisat Kongresi’nden bahsetmek değil, 100 yıl önce kurulan Cumhuriyetimizin hangi bütüncül bir vizyonla ilan edildiğini anlamak ve sayfamın ‘Ekonomik Görünüm’ olan başlığına uygun bir giriş yapabilmek.

Milli Mücadele'nin zaferle sonuçlanmasının ardından Atatürk, Türk devletinin yüzünü çağdaşlaşma ve demokrasiye çevirecekti. Cumhuriyetin henüz ilan edilmediği bir dönemde topladığı İzmir İktisat Kongresi’ndeki konuşmasında da belirttiği gibi savaş meydanlarında kazanılan zaferlerin çağdaşlaşma yolunda ilerleyebilmesi için iktisadi kalkınma gerekliydi. Küllerinden doğan bir milletin, bir yandan hak ettiği çağdaşlığa erişmesi, muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkabilmesi için gerekli reformları birer birer yapacak, diğer taraftan da bu reformları bağımsız bir şekilde yapabilecek güçte bir millet yaratacaktı. Sonraları, Atatürk Devrimleri diye adlandırılacak bu reformlar, bizzat kendisinin öneri ve girişimleriyle gerçekleştirilmiş toplumsal, kültürel, yasal ve iktisadi bir dizi düzenlemeyi barındıracaktı.

15 YILLIK DEVRİM SÜRECİ

1922 yılından 1937 yılına kadar, 15 yıl boyunca devam edecek Atatürk Devrimleri, saltanatın kaldırılması, iktisat kongresi ve Cumhuriyetin ilanı ile başladı ve hilafetin kaldırılması; öğretimin birleştirilmesi; çiftçiliğin özendirilmesi ve Tarım Kredi Kooperatifi’nin kurulması; şapka ve kıyafet devrimi; tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması; uluslararası takvim, saat ve rakamların kabulü; ceza, kabotaj, medeni, sanayi teşvik, soyadı ve harf kanunları; toprak reformu; kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması; Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarının kurulması; ticaret ve sanayi odalarının kurulması ve laikliğin anayasaya girmesi ile devam etti.

İşte bu çok yönlü reformlar, Cumhuriyetin ilanını ‘bütüncül’ olarak betimlememin tam olarak sebebidir. Bu nedenle Cumhuriyet, sadece milletin önüne konmuş yeni bir devlet yönetim şekli değildir. Cumhuriyet, milleti karanlıktan çıkaran bir ışık, ilerlemeyi sağlayan bir kuvvet ve bu ilerlemenin doğru yönde olmasını sağlayan bir pusuladır.

HEDEF BUGÜNKÜ SEVİYE MİYDİ?

Peki, bundan yüz yıl önce, bu bütüncül vizyonu bizlere sunan Atatürk, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunduğu seviyeyi mi hedeflemiştir? Hayır.

Atatürk, bilimin ışığında ilerlemiş ve bilimsel gelişmede söz sahibi olmuş, ekonomik olarak kuvvetli ve tüm sınıflarının refah içinde yaşayan, sanatın ve sporun her dalında başarılar kazanmayı sürekli hale getirmiş, sadece kendi coğrafyasında değil tüm dünyaya söz sahibi olabilen bir Türkiye hayal etmiştir.

TÜRKİYE HAK ETTİĞİ SEVİYEDE DEĞİL

Türkiye Cumhuriyeti bugün, şüphesiz ki dünyanın en önemli ülkelerinden biridir. Elbette yüz yıl boyunca ilerleme gösterdiği alanlar olmuştur. Ancak yüz yıl önce ortaya konulabilmiş olan bu vizyonun hak ettiği seviyede olmadığı da açıktır. Dolayısıyla bize düşen, Cumhuriyetin kıymetini daha iyi anlamak, onu daha iyi özümsemek, onun bir bütün olarak yol göstericiliğinden uzaklaşmadan üzerimize düşeni daha iyi yapmaktır.

Cumhuriyet, bilim, ekonomi, sanat ve sporda kazanılmış başarılarımızla yetinmek değil, daha fazlasını yapabileceğimizi bilerek hedeflemektir. Bu hedefte ilerlememizin temelidir.

Cumhuriyet, evet bugünümüzdür. Ama daha da önemlisi, geleceğimizdir. Onun için de kendimize gelip, silkelenmemiz ve daha müreffeh yarınlar için tekrar tekrar kenetlenip onun ışığında, onun pusulasıyla ve kuvvetiyle ilerlememiz gerekmektedir.

Bize bu kuvveti ve inancı veren Cumhuriyet, kendimize ve geleceğimize olan inancımızdır. Yüz yıl önce de böyle olmuştur. O zaman nasıl yok olmak üzere olan bir milletin yeniden doğmasına vesile olmuşsa, bugün de o yok olmaktan kurtulmuş aynı milletin artık daha iyiyi hedeflemesinde itici güç olmalıdır, olacaktır.

SIRADAN BİR ANMA GÜNÜ DEĞİLDİR

Bu bakımdan, nasıl ki cumhuriyet sadece bir devlet yönetim şekli değilse, ilan edildiği gün olan 29 Ekim de sıradan bir anma günü değildir. Bir bayramdır, en önemli bayramımızdır. Hele de yüzüncü yıldönümünde 29 Ekim, görülmemiş bir coşkuyla kutlanması gereken bayramımızdır.

Dolayısıyla bugünü hak ettiği coşkusuyla kutlamak hepimizin en doğal hakkıdır. Sadece bayraklar asıp mesajlar yayınlayarak değil, Cumhuriyet’i anlayıp özümseyerek, değerini bilerek kutlamamız gereken bir gündür. Bu, geçmişe borcumuz, geleceğe teminatımızdır.

CUMHURİYET’İ HAK ETTİĞİ GİBİ COŞKUYLA KUTLAMAYA DAVET EDİYORUM

Hepinizi, bugünü coşkulu bir şekilde kutlamaya davet ediyorum. Anıtkabir’de, meydanlarda, caddelerde, çocuğunuz olmasa bile mahallenizdeki okulda; cumhuriyetin kadınlarıyla, çocuklarıyla; hep birlikte, yüksek sesle.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Utku Ekmekçi Arşivi