Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

“Milyon dolarlık bürokrat”haberinin sorunu

“Milyon dolarlık bürokrat” haberleri, BirGün, Cumhuriyet, Sözcü, Yeniçağ, T24 ve Odatv’nin de aralarında bulunduğu birçok yerde yayımlandı. CHP İzmir Milletvekili Atila Sertel’in soru önergesine dayanan haberde Eski Sivil Havacılık Genel Müdür (SHGM) Yardımcısı Oktay Erdağı’nın, Ciner Havacılık’ı 5 Milyon dolara satın aldığı öne sürülüyordu. Ayrıca Erdağı’nın Isparta’daki uçak kazasında görevi kötüye kullanmaktan 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldığı, bu nedenle havacılık şirketi almasının yasal olmadığı belirtiliyordu.

2008’de emekli olan Erdağı, bu haberleri sosyal medyada yalanlarken, beni de etiketlediği gibi Sözcü, Cumhuriyet ve Odatv’ye de noter aracılığıyla tekzip gönderdiğini duyurdu. Şirketi kendisinin değil, danışmanlığını yaptığı Dubaili bir kişi/şirket için 300 bin dolara satın aldığını, 150 bin dolar kapora verdiğini ama daha sonra hissedarların satmaktan vazgeçtiğini savundu.

Oysa Sertel’in önergesinde yer verdiği belgede Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, hisselerin Oktay Erdağı’na devrine izin veriyordu; belgede başkaca bir isim de geçmiyordu! Konuyu aydınlatmak üzere Erdağı’na sorular gönderdim. Erdağı, satışın “bürokrasiyi azaltıp süreci kısıtlamak” ve “yabancı yatırımcıların havacılık şirketlerinin hisselerinin en fazla yüzde 49’una sahip olabilme” kuralı nedeniyle kendisinin adına yapıldığını ifade etti. Dubaili iş insanının “Çin’de de yatırımı olduğu” için adının gizli tutulmasını istediğini söyledi.

Erdağı’dan satış bedeline ilişkin belge de istedim. Satış protokolünü ve satış işleminin iptaline ilişkin noter kanalıyla gönderdiği ihtarnameyi iletti bana. Bu belgelerde Ciner Havacılık’ın satış bedeli toplam 325 bin dolar görünüyordu.


Erdağı, uçak kazası davasında verilen cezanın 2016 yılında onaylandığını ama Başsavcılığın itirazını görüşen Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu kararları ortadan kaldırdığını belirtti. Kararın bir kısmını gönderdi; ben de 5 Mart 2019 tarih ve 2019/162 sayılı kararın tümünü buldum; Erdağı’nın söylediği gibi hakkındaki mahkûmiyet kararı ortadan kaldırılmıştı. Nitekim daha sonra medyada bu davanın zaman aşımından kapandığı haberleri yayımlandı.

Atila Sertel ile de görüştüm; “kendisine ulaşan resmi bir belgeden yola çıkarak bir soru önergesiyle iddiaları gündeme getirdiği”ni vurguladı. Sertel, “Onama kararının yine Yargıtay tarafından nasıl ve ne şekilde bozulduğu, o dönem var olan görevi kötüye kullanmanın sonra nasıl ortadan kalktığı açıklamaya muhtaçtır” dedi. Sertel, Ciner Havacılık’ın sermayesinin 230 milyon TL olduğunu hatırlatarak, böyle bir şirketin satış bedelinin 300 bin dolar değil milyonlarca dolar olması gerektiği görüşünü yineledi. Sertel, “Şirketi Dubaili ve ismini vermediği bir arkadaşına aldığını söylemekte ve devleti aldatarak suç işlemektedir” dedi.

Sertel’in “devletin aldatıldığı” sözleri haklı olabilir ama haberlerdeki gibi Erdağı hakkında mahkûmiyet kararı da yok. Cezası kaldırılmış durumda. Ama her nasılsa Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Isparta’daki uçak kazası davasını kapatan kararı haber olmamış; medya izlememiş.

Bir de Turgay Ciner, Ciner Havacılık’ın önce uçağını satmış, sonra da geçen yıl şirketi SAN Havacılık’ın sahibi Tahsin San’a devretmiş. Şimdi Erdağı’nın aldığı da şirketin ismi ve “Uçuş İşletme Sertifikası” (AOC). O nedenle şirketin değerinin milyonlarca dolar olmaması mümkün. Nitekim Erdağı’nın bana gönderdiği protokolde satış bedeli 325 bin dolar olarak görünüyor.

Ancak Erdağı’nın satışın iptalini SHGM’ye bildiren yazısı tam da “10 milyon dolarlık bürokrat” haberlerinin çıktığı 28 Mart 2023 tarihli. Haberlerle satışın iptali arasında bir ilişki var mı, bilmiyoruz. Ayrıca Erdağı’nın bu şirketi Dubaili iş insanı adına aldığını söyleyip o kişinin adını vermemesi ve işlemleri kendi adına yapmış olması problemli ve kuşku yaratıyor.

Soru önergeleri ne belgedir ne de kanıt. “Milyon dolarlık bürokrat” haberinde iddiaların araştırılmadan ve suçlanan kişinin görüşü alınmadan doğrulanmış gibi yazılması yanlış.

Kan donduran gazetecilik

Özellikle internet medyasında gazetecilerin pek makbul gördüğü ama okuyanı irite eden “kan dondurdu” başlığından geçilmiyor.

Elazığ’da bir kişinin annesini, babasını ve üç kardeşini öldürdükten sonra intihar etmesi geçen hafta medyada “Kan dondurdu” başlıklarıyla okura sunuldu. İstanbul’da bir kadının yargıç olan kocasını kızgın yağ ve bıçakla öldürdükten sonra balkondan atlayıp intihar etmesine de yine “Kan dondurdu” başlığı uygun görüldü. Örnek çok maalesef.


Bu kalıbın başlıklarda bu kadar sık ve olur olmaz biçimde kullanılmasının nedeni Türkçe kısırlığı ve yaratıcılık yoksunluğu olsa gerek. Sözcük dağarcığı geniş, Türkçeye hâkim, cevval bir gazeteci bu kadar kısır kalmaz; her habere farklı sözcüklerle çarpıcı başlıklar atabilir. Yaratıcı ve değişik başlıklar, daha çok ilgi çeker; okuru da rahatsız etmez. Her cinayete “Kan dondurdu” kalıbını kondurmak, Yüksel Kenaroğlu adlı okurun da yazdığı gibi “Kan donduran gazetecilik”.

Hem bu cinayet haberleri aynı zamanda intihar haberi. İntiharların “Kan dondurdu” başlığı altında okura sunulması yanlış ve topluma zarar verici nitelikte. Zira intihar haberlerinin bulaşıcı olduğunu, örnek alınmasına yol açtığını biliyoruz.

Öncesinde toplu cinayet işlenmiş olması intihar olayına haber değeri kazandırmadığı gibi, bulaşıcılık özelliğini daha da artırıyor. Elimde istatistiki veri yok ama son yıllarda aile içi katliam yapıp sonra intihar edenlerin sayısında artış gözlüyorum. Bu tip katliam ve intihar haberlerini her okuduğumda medyanın o cinayet ve intihara örnek oluşturmuş olmasından kaygı duyuyorum.

İntihar haberlerini, toplumsal protesto amaçlı olması, kriminal nitelik taşıması, ünlü ve kamusal kimliği olan kişilerin intiharı gibi istisnai durumlar dışında haber yapmamak gerektiğini bir kez daha hatırlatayım ve sorayım; O iki cinayet ve intihar haberi yayımlanmasa medya ne kaybederdi? İnsanlar o cinayetleri öğrenmese neleri eksik kalırdı?

Erdoğan 15, Kılıçdaroğlu 5 TV’ye abone

Dikkatle saydım. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın katıldığı törenlerdeki her konuşmasını 13 haber kanalı canlı olarak baştan sona yayımlıyor; AHaber, Akit TV, Bengütürk, CNNTürk, Habertürk, Global, NTV, TV100, TVNet, 24, TGRT, TRT Haber, Ülke TV. Bu TV kanallarına bazen Flash TV ve TRT Arapça da ekleniyor; canlı yayımlayan kanal sayısı 15’e yükseliyor.

Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarını ise sadece Habertürk, Halk TV, KRT TV, Tele1 ve Sözcü TV canlı olarak yayımlıyor. Bu beş kanala bazen Flash TV de katılıyor; bazen de Habertürk listeden çıkıyor.

Her iki partinin sözcülerinin basın toplantıları da yine aynı kanallar tarafından canlı veriliyor uzun uzun. Aslında bir siyasinin her konuşması baştan sona haber değeri taşımaz. Erdoğan için de geçerli bu, Kılıçdaroğlu için de. İzleyiciyi gereksiz yere meşgul etmemek için -eğer çok özel bir tören, çok önemli olduğu önceden bilinen bir konuşma değilse- izleyip haber değeri taşıyan bölümünü yayımlamak gerekir.

Tabii Erdoğan’ın konuşmalarını 13-15 kanal naklen yayımlarken, Kılıçdaroğlu’nu 5 kanalının yayımlaması televizyon yayıncılığındaki tarafgirliği, dengesizliği, adaletsizliği gösteriyor. Bizde bu canlı yayınlarda ölçü iyiden iyiye kaçtı. Erdoğan ya da Kılıçdaroğlu konuşmaya başladığında apar topar yayının kesilip oraya dönülmesi de başka bir yayıncılık şahikası…

Tek cümleyle

  • The Economist dergisinin seçim tahminini “Erdoğan kazanacak” diye haber yapan Sabah gazetesi, aynı derginin iktidarı eleştiren analizini ocak ayında “algı operasyonu” olarak nitelendirmişti; Yeni Şafak da “operasyonel yayın” diye yazmıştı.
  • İktidar medyasının “İhracatta rekor” haberi yaptığı gün, Aydınlık gazetesi de açıklanan ithalat/ihracat verilerini “Son üç ayda ithalat patladı” başlığıyla yayımladı.
  • Sabah’ın “Dünyaya örnek oldu” başlıklı haberi ile Okan Müderrisoğlu’nun yazısında Kalyon Holding’in yeni fabrikası tanıtılarak Cemal Kalyoncu’ya övgüler düzüldü ama bu kişinin aynı zamanda gazetenin de sahibi olduğundan bahsedilmedi.
  • AKP’nin yaptığı aday tespit yoklamalarında “eğilim” yerine kullanılan eskimiş “temayül” sözcüğünü İyi Parti de kullandı; haberlerde de tekrarlanınca günlük dile yeniden girdi.
  • Cumhurbaşkanı ve eşine teslim edilmesine ilişkin haberlerinde “milli ve yerli” olarak tanımlanan TOGG marka aracın yerlilik oranının sadece “yüzde 51” olduğu belirtilmedi.
  • İranlı uyuşturucu kaçakçısı Zindaşti ile eski AKP Milletvekili Burhan Kuzu’yu tanıştıran Aliye Uzun adlı kadının ayağından vurulması iktidar medyasında haber olamadı.
  • Yeni Şafak, Şanlıurfa ve Silivri belediyelerinin tanıtımını “Bu bir ilandır” uyarısı koymadan tam sayfa olarak yayımladı.
  • Akşam’ın internet sitesindeki “Çocuğa küfür kurşunu” haberinde 12 yaşındaki mağdur çocuğun yüzü açık üç ayrı fotoğrafına yer verilerek mahremiyeti ihlal edildi.
  • İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Meclis’teki konuşması sırasında kürsüden “mermi kovanı” atması, birçok medya kuruluşunda yanlış olarak “kurşun” diye haber oldu.
  • Milat gazetesi, Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç adlı din bilgini ile yapılan söyleşide “Erkeklik büyük tehdit altında” başlığını kullandı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Faruk Bildirici Arşivi