Faruk Bildirici

Faruk Bildirici

Habercilik değil karalama

Dilek İmamoğlu’nun kardeşi Ali Kaya, “uyuşturucu ve fuhuş operasyonu”nda gözaltına alındığında iktidar yanlısı Takvim gazetesi, “Kokayınbirader” başlığı atmıştı habere.

Akşam, Sabah, Yeni Şafak, Türkiye gibi gazeteler de “itirafçı olan Yılan kod adlı eskort Yasmin Yürük”ün ifadelerine dayanarak, Ali Kaya’nın “uyuşturucu madde kullandığını” ve “fuhuşa aracılık ettiğini” yazdılar. Tutuklandığında da benzer haberleri tekrarladılar.

Ancak Adli Tıp’ta, Ali Kaya’nın kan ve idrar örneklerinde yapılan tahlillerin sonucu “negatif” çıktı. İktidar medyası, Ali Kaya hakkındaki Adli Tıp raporunu haber yapmadı.

İktidar yanlısı bazı yazarlar, Ali Kaya’nın tırnağı ve saçının kısa olduğunu, o nedenle tahlil sonucunun negatif çıktığını öne sürdüler. Savcılık da ikna olsa gerek ki, bu kez tırnak ve saç örnekleri alınarak yeniden Adli Tıp’a gönderildi. Fakat Adli Tıp’tan gelen ikinci raporda da Ali Kaya’nın uyuşturucu kullanmadığı tespitine yer verildi.

kaua

İktidar medyası bunu da haber yapmadı. Hüküm ilan etmek ve suçlu göstermekte tereddüt etmeyen iktidar medyasının Ali Kaya lehine raporlara itibar etmemesi büyük bir haksızlık. Dahası gazetecilikle, meslek etiğiyle açıklanamayacak, kasıtlı karalama haberciliği bu.

Gazeteci, suçlamaları yayımladığı kişileri aklayan veriler ortaya çıktığında gözünü kapatmaz.

Falcı savaşı, din hocası futbolu yorumlarsa

Ekranlar iyiden iyiye şenlendi! Sözcü TV’nin, astrolog Öner Döşer’e savaşı yorumlatmasının ardından Nihat Hatipoğlu da ATV’deki Ramazan programında Fenerbahçe’nin nasıl şampiyon olacağına dair taktikler verdi.

Bunlar televizyon yayınlarına çıkan “uzman” isimlerin, “uzman olmadıkları” konularda da soruları yanıtlamalarının, uzman gibi konuşmalarının uç örnekleri. Ekranlar, uzman gibi görünen ya da her konuda uzman sayılan, ama aslında konuştuğu konuya tam hâkim olmayan isimlerle dolu. Tabii her konuda uzman olan “yorumcular”ın başında gazeteciler geliyor.

ABD ve İsrail’in, İran’a saldırmasıyla başlayan savaşla birlikte ekranlar yine bu tip “uzman yorumcular” ile kaplandı. Zira yorumcu konuşturmak kolay ve ucuz. Kimi olanaksızlıklar, kimi de habercilik refleksini yitirdiği için “yorumcular”a ağırlık veriyor programlarda.

Medya kuruluşları, özellikle de haber kanalları, uzman muhabir istihdam etmeyi bıraktılar uzun zaman önce. Ajanslar dışında çoğunun Tahran ve Tel Aviv’de yaşayan temsilcileri de yok. Bölgede yaşayan, ülkeyi tanıyan muhabirler olmayınca sonradan gönderilen gazetecilerin hemen olaya nüfuz edebilmeleri çok zor. Nitekim bölgeye gönderilen muhabirlerin çoğu açıklamalar, füzelerin teknik kapasitesi, gökyüzündeki uçuşma ve yıkım görüntülerinin dışına pek çıkamıyor.

whatsapp-image-2026-03-08-at-12-50-19-2

Hal böyle olunca da olağanüstü durumlarda olduğu gibi medya, İran savaşı sırasında da haber için uluslararası ajanslara, Batı medyasına muhtaç hale geldi. Ortaya çıkan habercilik açığını, yorumcuların yanı sıra bölgeden birilerini bularak kapatmaya çalıştılar. Örneğin CNN Türk, 24TV, TGRT Haber ve TV 100 gibi kanallar, Aydınlık gazetesinin İran muhabiri Gürkan Demir’i, sürekli programlarına, haber bültenlerine aldılar. Haber kanallarının kendi muhabirleri yerine, bir gazetenin Tahran temsilcisine ihtiyaç duymaları ciddi bir zaaf aslında.

Bir yandan da TV’lerin, ekranda sürekli görüntü akıtma telaşı, yanlış görüntü ve fotoğrafların yayımlanmasına da neden oluyor. Gazeteci Umut Taştan, CNN Türk’ün “İran’dan misilleme/Tel Aviv” diye verdiği görüntünün 6 Şubat depreminde yıkılan Maraş’ta çekilmiş bir görüntü olduğunu ortaya çıkardı. CNN Türk de bunun üzerine açıklama yaparak hatayı kabul etti.

CNN Türk’ün başka bir hatası da savaşın beşinci günü İran’a girebilen Fulya Öztürk’ü, “Savaş başladıktan sonra İran’a giren ilk Türk televizyoncu” diye duyurmasıydı. Oysa NTV’den Ali Çabuk zaten oradaydı, A Haber’den Ekber Karadağ ve başka TV’lerden ekipler de girmişti.

Benzer bir görüntü hatası da Haberler.com’da oldu. “Kritik boğaz alev alev! Bir petrol tankerini daha vurdular” ve “İran’ın Boğaz’da şakası yok” haberlerinde kullandığı yanan tanker fotoğrafı, Haziran 2019’da Umman Körfezi’nde saldırıya uğrayan tankere ait eski bir fotoğraftı.

İHA’nın “Trump’ın kızı olduğunu iddia eden Necla Özmen, ‘Baba, başka ülkelerin iç işlerine karışma” haberi ise gazeteciliğin ulaştığı düzeyi göstermesi bakımından vahim bir örnekti. Üstelik mahkemelerin bile ciddiye almadığı bir kadına bir ünvan verip Trump’a hitap ettirme, konuşturma saçmalığını Cumhuriyet, Hürriyet, Sözcü, gzt.com ve Show TV’nin de aralarında olduğu birçok medya kuruluşu yayımladı!

Savaşı, magazinleştirmeden ve füzelerin teknolojisini öne çıkarıp bilgisayar oyunlarına çevirmeden, insanların ölümü, ülkelerin yıkımı üzerinden anlatmalıyız.

Paralı “haber” yayını

Sabah gazetesi ve haber sitesinde 4 Mart’ta yayımlanan “Türkiye’yi 5 G altyapısıyla donattık” başlıklı söyleşide, “Feride Cem/Barcelona” imzası yer alıyordu. Feride Cem, “Turkcell Genel Müdürü Ali Taha Koç ile 5 G yolculuğunu konuştuk” diye sunuyordu söyleşiyi.

Fakat aynı sorular aynı yanıtlar, aynı metin Yeni Şafak’ta “Mobil iletişimin oyun kurucusu olarak 5G dönüşümüne de liderlik edeceğiz”, Hürriyet’te ise “5G dönüşümüne liderlik edeceğiz” başlığıyla yayımlanmıştı. Yeni Şafak’ta gazeteci imzası ya da “Bu bir reklamdır” uyarısı yoktu ama Hürriyet’te “Ekonomi Servisi” denilmişti.

Her üç gazetede de ekonomi sayfasında yarımşar sayfa yayımlanan bu metinde sorulardaki sözcükler bile aynıydı. Sadece bir yerde Feride Cem araya “Altyapı olarak hazır mısınız?” gibi bir soru sıkıştırmıştı, ama orada bile yanıtlar aynıydı.

Aynı metin, küçük değişiklikler ve farklı başlıklarla 5 Mart’ta da Akşam, Posta, Milat ve Yeni Akit’te yayımlandı. Dünya ve Ekonomi de bu söyleşiyi haber formatına sokarak kullandı.

5g

Belli ki, metin tek elden çıkmış; gazetelere dağıtılmıştı. Ücreti karşılığında yapılan söyleşilerle yaygın medyada daha önce de karşılaşmıştık. Yalnız eskiden biraz daha mahcup bir edayla yapılır, gazetecilik süsü verilmeye çalışılırdı.

Artık ondan da vazgeçilmiş anlaşılan. Altı ayrı medya kuruluşu, aynı soru ve yanıtlardan oluşan aynı söyleşiyi, gazetecilik ürünü gibi yayımlamakta sakınca görmüyor. Haberciliği, gerçeği aktarma faaliyeti değil de ücreti karşılığı yapılan ticari bir alışveriş haline getiriyorlar.

Reklam uyarısı koymayarak okuru da kandırıyorlar üstelik. Gazeteciliğin kötüye kullanımı bu.

“Akran zorbalığı” görüntüleri bulaşıcı

Çocuk ve ergenlerin karıştığı her şiddet olayından sonra “Suça sürüklenen çocuklar”a verilen cezaların artırılması söylemleri artıyor.

İstanbul Çekmeköy’deki lisede 17 yaşındaki bir öğrencinin bıçakladığı bir öğretmenin ölmesi, bir öğretmen ile bir öğrencinin de yaralanmasıyla aynı tartışma başladı medyada. Sanırsınız cezalar artırılınca sihirli çubukla dokunmuş gibi kesilecek ergenlerin karıştığı şiddet olayları.

Sosyal, ekonomik ve belki de siyasal nedenleri olan hiçbir kriminal vaka, salt cezalarla, yargı yoluyla çözülemez. “Kanaat önderi” olarak TV’lerde konuşan ve uzman olmayan gazetecilerin kestirme yöntemler önermesi de çözüme katkı sağlamaz; daha da karmaşıklaştırır.

Onun yerine sorunun nedenlerini irdeleyen, uzmanların çözüm önerilerini gündeme taşıyan haberler, araştırmalar yapmak gerek. Temel hedef de hem suçun önlenmesi, hem de çocukların topluma kazandırılması olmalı.

Maalesef görüntülü “akran zorbalığı” haberleri giderek artıyor. Son aylarda Sivas, Ereğli, Çanakkale ve Ankara’dan birçok “akran zorbalığı” görüntüsü yayımlandı ekranlarda ve dijital mecralarda. DHA’nın, Haber Global’da görüntüsüyle yayımlanan “Kağıthane’de lise öğrencileri birbirine girdi:’Seni mermi manyağı yapacağım” haberi en son örnek.

Bu tür şiddet görüntülerinin ve şiddetin ayrıntılarıyla aktarıldığı haberlerin çocuklar ve gençler için özendirici olabileceği kaygısı gözetilmiyor. İzlenme, ilgi çekme kaygısı bir kez daha bütün sorumlulukların önüne geçiyor; haberciliğin özü olan “kamu yararı” unutuluyor.

Haber merkezleri, bir an önce bırakmalı “akran zorbalığı” görüntülerini yayımlamayı. Şiddetten beslenerek şiddete karşı çıkılmaz.

Can Yücel’in sözlerine yeni tanıklar

Uğur Dündar’ın yeniden gündeme getirmesi üzerine Can Yücel’in, yargılandığı mahkemede hâkime “Efendim, Türkçede göte göt denir” dediği rivayetini araştırmış; Ahmet Nesin’in tanıklığı ve Metin Celal’in yazısına dayanarak şu tespiti yapmıştım:

“Elbette bunlar, mahkeme tutanakları ya da Can Yücel’in yazıları gibi kesin kanıt kabul edilemez, ama bu yazılanlardan sonra “Kesinlikle olmamıştır” da denemez.”

16 Şubat’taki yazımın ardından Bülent Çelik, “Can Yücel, konuk olduğu bir TV programında o davayı anlatmıştı, o programı izlediğimi hatırlıyorum” diye yazdı bana. Hatta “Nurseli İdiz, Gecelerin içinden’ programı, HBB, 1995” diye not da almış. Günlük notlarını saklamış titizlikle.

Ben de arşivi taradım, Nurseli İdiz, o yıllarda TV’lerde sohbet programları yapmış. Ama program haberini bulamadım. Nurseli İdiz ile de görüştüm, maalesef hatırlayamadı.

Murat Taylan da Tele2’deki yayında, Süleyman Sarılar’ın 1984’te, genç bir gazeteci olarak o duruşmayı izlediğini anlattı. Bunun üzerine Süleyman Sarılar’ı aradım, “Evet” dedi, anlattı:

“Ben o zaman Anadolu Ajansı’nın adliye muhabiriydim. Sultanahmet’teki adliye binasındaki o duruşmayı izledim. Can Yücel’in hâkime o sözlerini de çok net hatırlıyorum. Avukatı Muhittin Yüzüak da duruşmadan sonra Can Yücel’i basın odasına getirdi, çay içtik. Vasfiye Özkoçak (Milliyet), Ramazan Öztürk (Günaydın), Ahmet Tanyolaç (Tercüman) da vardı. Orada hepimize duruşmada hâkime ‘Bizde göte göt denir, sizde ne denir?’ dediğini anlattı. İyi hatırlıyorum, hatta 2. Asliye Ceza’nın hâkimi de Osman Şirin’di.”

Süleyman Sarılar’ın anlatımını gazeteci Ramazan Öztürk de doğruladı, o gün Can Yücel ile Adliye’de sohbet ettiklerini anımsadı, ayrıntıları çıkaramadı. Muhittin Yüzüak ise Can Yücel’in avukatlığını yaptığını doğruladı, ama o duruşmayı anımsayamadı.

Gazeteci Süleyman Sarılar ve Ramazan Öztürk’ün tanıklığı, Bülent Çelik’in aktardığı notlar da Can Yücel’in mahkemede o sözleri söylediğine dair yeni ve değerli kanıtlar…

Tek cümleyle:

  • Türkiye gazetesinin CHP’li Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan haberinin başlığında “Rüşvetten tutuklandı” yazıyordu, ama Özcan rüşvet değil “irtikâp” suçlamasıyla tutuklandı.
  • Karar’ın, “Sızdırılan fotoğrafa büyük tepki” haberindeki “Hillary Clinton’ın salonu terk etmesine ramak kaldığı” bilgisi yanlıştı, Clinton komisyonu terk etmişti; “Bundan sonra sonsuza dek beni hor görebilirsiniz” çevirisi de hatalıydı.
  • Ramazan ayı nedeniyle bakanlar, Ankara’daki medya temsilcilerine “iftar” sırasına girdi ama bakanların soruları da yanıtladığı bu iftarlara yine muhalif medyadan isimler davet edilmiyor.
  • İHA’nın “Kanadalı kadın estetik ameliyatında öldü” haberinde suçlanan “Antalya’daki özel hastane”nin adı saklanmıştı.
  • Akşam’ın, “Soykırımcıya 12 bin ağır bomba desteği” haberinde bu satışı üstelenen “Repkon USA’nın, Türk savunma şirketi Repkon’un ABD’deki iştiraki olduğu” bilgisi eksikti.
  • Yeni Şafak, geçen hafta da AKP’li Erzurum, Tokat, K. Maraş, Konya ve Karatay belediyelerinin faaliyetlerinin örtülü reklamlarını haber görünümü altında yayımladı.
  • Oksijen’in “Kitap Günleri kitapseverlerden yoğun ilgi gördü” ile Cumhuriyet’in “Kemer’de kültür güneşi” ve “Edebiyat dünyası Kemer’de bir araya geldi” haberlerinde Kemer’deki bir otel ve “satış organizasyonu” tanıtılıyordu.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Önceki ve Sonraki Yazılar
Faruk Bildirici Arşivi

Trump’ın diline teslim olan habercilik

05 Ocak 2026 Pazartesi 07:00

Uyuşturucu mu, ahlak operasyonu mu?

29 Aralık 2025 Pazartesi 07:00