AİHM'in Osman Kavala hakkında verdiği karar ne anlam ifade ediyor? Anayasa hukukçuları değerlendirdi

AİHM Osman Kavala hakkında ikinci kararını verdi. Mahkeme, hak ihlali yaşadığına dikkat çekip Türkiye'yi tazminata mahkum etti ve Osman Kavala'nın serbest bırakılmasını istedi. Anayasa hukukçuları ise bu kararı değerlendirdi

AİHM'in Osman Kavala hakkında verdiği karar ne anlam ifade ediyor? Anayasa hukukçuları değerlendirdi

GAZETE PENCERE - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, 2017’den bu yana cezaevinde bulunan Osman Kavala’nın ikinci başvurusuna ilişkin kararını açıkladı. Yüksek mahkeme Kavala'nın serbest bırakılmasını istedi.

Mahkeme, tespit edilen hak ihlalleri nedeniyle Kavala’nın manevi zarara uğradığına karar verdi. Türkiye’nin bu zarar karşılığında Kavala’ya tazminat ödemesine hükmedildi.

Bu karar sonrası gözler Türkiye’deki yargı onlarına çevrilse de sürecin nasıl işletileceği merak konusu. Zira Türkiye AİHM’in Selahattin Demirtaş hakkında verdiği hak ihlali kararını henüz uygulamadı.

HUKUKÇULAR KARARI YORUMLADI

Hukukçu Kerem Altıparmak ve Tolga Şirin karar sonrası sosyal medya hesabından açıklamalarda bulundu.

AİHM kararının ne alama geldiğini yorumlayan hukukçulardan Altıparmak şu ifadeleri kullandı:

“Kavala/Türkiye (no. 2) kararının en kısa özeti: 8,5 yıldır yargılama yapmadan bir kişinin hayatını karartıp ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum etmişsiniz. Dahası, siyasi hassas davalarda genelde tutumunuz da bu. Genelde de yapmayın, Kavala'yı da serbest bırakın”

Anayasa hukukçusu Profesör Tolga Şirin ise kararın siyasette çok konuşulacağını ifade ederek”Osman Kavala (2) kararı Türkiye'nin güncel hukuki sorunlarının çoğuna toplu olarak yanıt niteliğinde. Uzun yıllar literatürde ve siyasette konuşulacak bir karar bu” dedi.

Şirin karara ilişkin uzun açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

"Notlarımı, on başlıkta, sıcağı sıcağına paylaşayım:

1-) Kararda özellikle dikkat çeken hususlardan biri, AYM yolunun tüketilmesini beklemenin artık gerekli görülmemesi.

Hükûmet, Kavala’nın AYM önünde bekleyen 9 Haziran 2022 ve 24 Ekim 2023 tarihli iki bireysel başvurusunun henüz sonuçlanmadığını, bu nedenle İHAM’a yapılan başvurunun erken olduğunu savunmuştu.

İHAM ise Kavala’nın 8,5 yılı aşkın süredir kesintisiz biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılmasını dikkate alarak AYM önündeki bekleme sürelerini açıkça aşırı buluyor. İlk AYM başvurusunun dört yılı aşkın, mahkûmiyete karşı yapılan ikinci başvurunun ise iki yıl dokuz ayı aşkın süredir karara bağlanmamış olmasını güçlü biçimde eleştiriyor.

Burada daha da dikkat çekici olan, İHAM’ın Türkiye’deki alt derece mahkemelerinin AYM kararlarına karşı gösterdiği direnci de değerlendirmeye alması. Mahkeme, Can Atalay ve Tayfun Kahraman davalarında AYM’nin verdiği ihlal kararlarına rağmen tahliye veya yeniden yargılama gereklerinin yerine getirilmemesine dikkat çekiyor. Bu tablo, AYM’ye bireysel başvuru yolunun pratik etkililiğini zedeliyor ve Kavala’dan AYM kararını daha fazla beklemesini istemeyi anlamsız hâle getiriyor.

2-) Kararın bir başka önemli yönü “umut hakkı” ile ilgili.

Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının, herhangi bir koşullu salıverilme imkânı veya cezanın ileride gözden geçirilmesine yönelik bir mekanizma içermeyen “indirgenemez” niteliği, Sözleşme'nin 3'ncü maddesine aykırı bulunuyor.

Dolayısıyla kararın doğrudan “umut hakkı” tartışmasına eklemlenen bir boyutu da var.

3-) Kavala hakkındaki kovuşturma, tutuklama ve mahkûmiyet süreçlerinin baskın amacının onu sivil toplum ve insan hakları faaliyetleri nedeniyle cezalandırmak, susturmak ve daha geniş anlamda sivil topluma gözdağı vermek olduğu bir kez daha tescillenmiş bulunuyor.

Başka bir ifadeyle, Sözleşme’nin 18'inci maddesi anlamında haklara getirilen sınırlamaların siyasi saikle ve öngörülen amaç dışında kullanıldığı sonucuna yine yeniden bu kararda da varılıyor. Yani pekçok yönden yetki saptırması (politik müdahale) mevcut.

4-) Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bakımından da 25 Nisan 2022’den sonraki mahkûmiyet sonrası özgürlükten yoksun bırakma, adil yargılanma hakkının temel güvencelerinin tamamen yok sayıldığı bir “açıkça adaletin inkârı” (flagrant denial of justice) sonucunda verilen hükme dayandığı için meşru bir özgürlükten yoksun bırakma olarak kabul edilmemiş.

5-) İfade ve toplanma özgürlüğü yönünden ihlal sonucuna ulaşılırken Kavala’nın sivil toplum ve hak savunuculuğu kapsamındaki meşru ve barışçıl faaliyetlerinin (film ve belgesel çalışmaları, sergiler, sivil toplum toplantıları vb.) ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren bir suçun maddi unsurları gibi değerlendirilmesi sert biçimde eleştiriliyor.

Yani meşru sivil toplum faaliyetlerinin ceza hukuku aracılığıyla kriminalize edilmesi ayrıca Sözleşme sorunu olarak ortaya konuyor. Bu vaka Yasak/Türkiye kararında olduğu gibi "tipiklik" yönünden inceleme eğiliminin yeni bir tezahürü.

6-) Yargılamayı yürüten mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığı konusunda da ciddi ve meşru şüphelerin bulunduğu tespit ediliyor.

Sürekli değişen mahkeme heyetleri, davaların birleştirilip ayrılması, heyette daha önce iktidar partisinden milletvekili aday adayı olmuş bir hâkimin (basındaki eski haberlere göre Murat Bircan) bulunması ve ilk yargılamada beraat kararı veren hâkimler hakkında HSK tarafından hemen disiplin süreci başlatılması, yargı bağımsızlığına ilişkin değerlendirmenin unsurları arasında.

7-) Savunmanın, dönemin bakanları (sanıyorum Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile eski Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu) gibi kilit tanıkların dinlenmesi yönündeki taleplerinin mahkemece basmakalıp gerekçelerle reddedilmesi de “silahların eşitliği” ilkesi bakımından sorunlu bulunuyor.

Bu özellikle önemli. Çünkü söz konusu tanıklar Kavala’nın Gezi olayları sırasındaki temaslarının niteliğinin ve amacının anlaşılması bakımından doğrudan önem taşıyordu.

8-) Yargıç Yüksel’in 8,5 yıldır özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kişi bakımından AYM kararının biraz daha beklenmesi gerektiği yönündeki yaklaşımı ise özellikle düşündürücü.

AYM kararlarının alt derece mahkemelerince açıkça uygulanmadığı bir bağlamda bu yaklaşım fazlasıyla formalist görünüyor. Ayrıca “ikincillik” diye çevrilen (bizce “takviye edicilik” demenin daha isabetli olduğu) subsidiarity ilkesinin anlamının sorunlu kavrandığını düşünüyorum.

9-) Kararın sonuç kısmı da oldukça güçlü.

Yaklaşık 4 milyon TL’lik tazminatın yanı sıra Mahkeme, Sözleşme hukuku bakımından Kavala hakkındaki mahkûmiyetin (popüler deyişle çevirelim) "mutlak butlan" (null and void) kabul edilmesi ve bu mahkûmiyetin doğurduğu cezai ve hukuki sonuçların ortadan kaldırılması gerektiğini ortaya koyuyor.

Bunun yanında karar, Türkiye bakımından bazı yapısal sorunlara ve bunların giderilmesi için alınması gereken genel tedbirlere de işaret ediyor:

- İnsan hakları savunucuları, muhalifler ve gazetecilerin genişletilmiş veya yapay biçimde ağırlaştırılmış suçlamalarla özgürlüklerinden yoksun bırakılması şeklindeki sistemik sorunun giderilmesi,

- HSK’nın bağımsızlığının güçlendirilmesi ve hâkimlerin atanma ve disiplin süreçleri üzerindeki yürütme etkisinin azaltılması,

- AYM kararlarının alt derece mahkemelerince tam ve etkili biçimde uygulanmasının güvence altına alınması,

- İndirgenemez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları bakımından Vinter ve Diğerleri standartlarına (Türkiye açısından Öcalan kararına) uygun bir gözden geçirme mekanizmasının oluşturulması.

Dolayısıyla karar, Osman Kavala’nın bireysel durumunu aşıp Türkiye’de yargının işleyişine ilişkin bir dizi yapısal sorunlarını biraraya getiriyor.

10-) Son olarak, kararın “umut hakkı”na ilişkin boyutunun güncel siyasal tartışmalar bakımından ayrıca önemli bir sonucu olabilir.

Tahminimce kararın "umut hakkı"na eklemlenen yönü, siyaseten Osman Kavala ve diğer tüm siyasi mahkûmların serbestisini "yeni sürece" desteğe koşullayan bir çıkarıma neden olabilir.

Kişisel not: Meselenin teknik yönünü bilenler bilir: Bu karar, samimiyetle söylüyorum, bir utanç vesikasıdır.

Kararı, bir yurttaş ve yurtsever olarak Türkiye'nin uluslararası merciler önündeki bu görüntüsünden ötürü hüzün ve öfke içinde okudum."

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar