Türkiye'nin Lawfare Çağı

Bu kavramı Türkiye'de en çarpıcı biçimde somutlaştıran isim, İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan oldu...

Türkiye'nin Lawfare Çağı

Özgür Özel, Sosyalist Enternasyonal Gençlik Örgütü Dünya Kongresi'nde kürsüye çıktığında, muhtemelen orada bulunan genç delegelerin çoğu lawfare kavramını yalnızca ders kitaplarından biliyordu.

"Türkiye'de Brezilya'da yaşanana benzer bir süreç yaşanıyor," dedi Özel.

"Lula'ya atılan iftiraları, hapiste tutulmasını ve seçime sokulmamaya çalışılmasını hatırlayın. Lula başardı, şu an ülkesinde cumhurbaşkanı…"

Bu cümle, bir benzetmeden çok, küresel otoriter repertuar teşhisi.

Ama Özel'in cümlesinde eksik kalan bir şey var. Brezilya'da lawfare, Bolsonaro'nun son çırpınışıydı; Türkiye'de ise Erdoğan rejiminin kurucu grameri...

Brezilya'da Lava Jato bir parantezdi, kapandı; Türkiye'de ise parantez açılalı çok oldu ve iktidar onu kapatmaya niyetli değil; çünkü parantezin kendisi iktidarın varoluş koşulu...

Lawfare kavramını Charles Dunlap, "hukukun bir savaş aracı olarak kullanılması" şeklinde tanımladığında aklındaki, uluslararası hukukun devletler arası manipülasyonuydu.

Ama kavram, yirmi yıl içinde metamorfoza uğradı.

Bugün lawfare, otoriter rejimlerin kendi yurttaşlarına, muhalefetine, seçilmişlere karşı açtığı bir hukuk savaşın adı…

Silahsız, kanamasız; ama o ölçüde yıkıcı bir savaş…

Özellikle Güney Amerika deneyiminde, kavram iç siyasette rakibi yıldırmak, etkisizleştirmek, cezalandırmak ya da tasfiye etmek için hukuki mekanizmaların araçsallaştırılmasını anlatan bir içeriğe kavuştu.

Yani hukuk, adalet dağıtan zemin olmaktan çıkıp siyasi mücadelede maliyeti düşük, meşruiyeti yüksek bir silaha dönüştü.

Bu yüzden lawfare'e kaba zorun cübbe giymiş hali denebilir.

Copun yerine iddianame, "bağımsız yargı süreci" geçmiştir.

Bu kavramı Türkiye'de en çarpıcı biçimde somutlaştıran isim, İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan oldu. Pehlivan, Çorlu Cezaevi'ndeki hücresinde kaleme aldığı “Yargı Silahı (Lawfare) – Hukukun Siyasal Muhalefetin Yok Edilmesine Yönelik Silah Olarak Kullanımı” adlı kitabında, Brezilya'dan Türkiye'ye uzanan lawfare mekanizmasını yargı, medya ve siyaset üçgeninde analiz etti.

Kitabın gücü, yazarının bizzat anlattığı mekanizmanın sanığı olarak İBB davasında yargılanmasında… Lawfare'i teorik olarak açıklayan kişinin kendisi lawfare'in nesnesi haline geldi.

Türkiye'de yaşananı salt lawfare ile açıklamak yetersiz.

Burada kapsamlı bir kavrama daha ihtiyaç var; Fatih Yaşlı'nın kavramsallaştırmasıyla, seçimsizleştirme…

Kavram bir adayın seçime girmesinin engellenmesinden fazlasını, seçim kavramının içinin boşaltılmasını ifade ediyor. Yani seçimsizleştirme, sandığın kaldırılması yerine, sandığa atılan oyun anlamsızlaştırılması…

Sandık var; ama sürpriz yok…

Finchlestein "Faşizme Heves Etmek"te anlatıyor.

Otoriter rejim seçimi yasaklamaz, onu sterilize eder.

Muhalefet partisini kapatmaz; ama örgütsel kapasitesini kemirircesine eritir.

Sandık yerinde durur, pusula basılır, kampanya afişleri filan… ama bütün bunlar artık bir iktidar değişiminin yolu olmaktan çıkar, iktidarın değişmeden kalmasının dekoruna dönüşür.

"Faşizme heves eden" rejim formu da tam burada belirir.

Anayasal kanallar açık görünür, seçimler yapılır; ama oyun alanı öylesine eğilir ki yarış devam ederken sonuç çoktan tasarlanmış olur.

Bugün Türkiye'de yaşanan tam da bu…

Mesele, rakibin rakip olma kapasitesinin suç muamelesi görmesi…

Brezilya'dan Türkiye'ye…

Biyolojik taksonomi, canlıları evrimsel ilişkileri, özellikleri üzerinden hiyerarşik gruplar olarak sınıflandırılmasıdır.

Biz siyasi uyarlamaya "demokratik taksonomi" diyelim.

Rejim; seçim, parlamento, yargı, basın gibi demokrasinin tüm taksonomik birimlerini korur; ama iç işleyişlerini tersine çevirir.

Sandık durur; ama oy verme eylemi ile hükmetme yetkisinin devri arasındaki bağ yoktur.

Parlamento toplanır; ama yasama yoktur.

Yargı karar verir; ama adalet yoktur.

Kurumlar biçimlerini korurken işlev değiştirmiştir.

Brezilya'da Lava Jato operasyonu, Lula'yı bir suç örgütünün lideri olarak göstermişti. Savcılık, iddianameler hazırladı, medya operasyonu eşzamanlı yürütüldü, Lula 580 gün hapiste kaldı, 2018 seçimlerine giremedi.

Hakim Sergio Moro'nun Telegram yazışmaları sonradan ortaya çıktığında komployu tüm çıplaklığıyla gösterdi.

Mahkeme ancak 2021'de davayı düşürdü ve Lula 2022'de cumhurbaşkanı oldu.

Türkiye'deki İmamoğlu operasyonu, Lava Jato'nun evrimleşmiş versiyonu.

Dört bin sayfalık iddianame, yüzlerce sanık, iki bin yıllık hapis istemi…her biri psikopolitik bir silah…

İddianamenin hacmi, içeriğinden bağımsız olarak bir mesaj…

Tıpkı Lava Jato'nun genişleme stratejisi gibi, sanık ağı sürekli büyüyor, etkin pişmanlık mekanizmasıyla ifade üretiliyor; üç haftalık süreç gösterdi ki anlatı önceden kurgulanmış bir senaryoya uyduruluyor.

Lawfare, Türkiye'de de muhalefetin iktidara gelebileceğinin kanıtlanmasından sonra devreye girdi.

İmamoğlu, 2019'da İstanbul'u iki kez kazandı, 2024 yerel seçimlerinde CHP, AKP'yi 25 yıl sonra ilk kez geride bıraktı; anketlerde İmamoğlu, Erdoğan'ın önündeydi.

Yani 19 Mart, Türkiye'de mağlubiyetin itirafı olarak başladı.

Burada Erdoğan'ın siyasi reflekslerini anlamak için bir kavram daha gerekiyor: iktidar ebediyetçiliği.

Bu, iktidarı kaybetmeme arzusu değil; iktidarı kaybetme ihtimalinin düşünülmesinin bile yasaklanması arzusu.

Erdoğan, çeşitli konuşmalarında "Allah ömür verdikçe" ve "son nefesimize kadar hizmet edeceğiz" sözlerini kullandı.

Bu söylem, alçakgönüllülük retoriğine bürünmüş bir ebediyet ilanı.

"Hizmet" kelimesinin öznesi değişmiyor; her zaman "biz…"

Hizmetin süresi de değişmiyor; her zaman "son nefesimize kadar…"

Eskalasyon merdiveni

AKP'nin siyaset kalibresindeki asıl değişim burada...

Eski dönemde hegemonya, toplumu ikna ederek, rıza üreterek, kalkınma anlatısı kurarak tesis ediliyordu.

Bugün ise aynı yapı giderek daha fazla yıpratma, tüketme, bezdirme ve bölme tekniklerine yaslanıyor.

Bu, siyasetin hacim kaybetmesi demek.

Kendi toplumsal ufkunu büyütemeyen iktidar, muhalefetin nefes alanını daraltıyor.

Karşımızda "otokratik zaman manipülasyonu" duruyor.

Demokratik siyaset, zamanlı bir oyun.

Görev süreleri var, seçim takvimleri var, iktidar döngüsel.

Otokrasi ise zamanı düzleştirir; geçmiş, şimdi ve gelecek kesintisiz iktidar çizgisinde birleşir.

Erdoğan'ın "Türkiye Yüzyılı" söylemi, tam da bu zamansal totaliterizmin ifadesi…

Kayıtlarda duruyor: 2020'de " Allah ömür verdikçe … bütün Türkiye'ye hizmet etmeye devam edeceğiz", 2024'te "85 milyonun hizmetkarıyız", 2025'te "2028'den sonra yeni bir İstanbul, yeni bir Türkiye inşa edeceğiz" sözleri var.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik de Erdoğan için yeni bir dönemin önünü açmanın "gündemlerinde" olduğunu söylemişti.

Bunların hiçbiri tek başına "ölene kadar koltukta kalacağım" cümlesi değil tabi; ama hep birlikte okunduklarında, AKP liderliğinin kendisini tarihin dışına taşmış bir kurucu irade olarak sunduğunu gösterir.

Hepsi, bir ebediyet mimarisi…

Bu ebediyetçilik, hem psikolojik hem zorunluluk...

23 yıllık iktidar, öyle bir karmaşık çıkar ağı, öyle bir patronaj sistemi, öyle bir kurumsallaşmış keyfiyet inşa etti ki iktidarın devri artık varlık tehdidi.

"Erdoğan iktidarı bırakamaz; çünkü iktidarın kendisi, sistemi ayakta tutan tek yapışkan haline gelmiştir" tezi buradan dillendiriliyor.

Yapıştırıcıyı çekerseniz, yapı çöker çünkü.

AKP'nin muhalefete yönelik stratejisini anlamak için "eskalasyon merdiveni" metaforunu kullandım.

Her basamak, bir öncekinin yetersiz kaldığı yerde devreye giriyor.

Birinci basamakta, söylemsel aşındırma var.

Muhalefet "terörist, hain, dış mihrakların maşası" olarak etiketleniyordu başta hatırlarsanız.

"Bay Kemal" gibi aşağılayıcı hitaplar, rakibi siyasi bir muhatap olmaktan çıkarıp karikatürize etme işlevi görüyordu.

Bu basamak, AKP'nin seçim kazandığı dönemlerde yeterliydi.

İkinci basamak, kurumsal kuşatma…

Yargı, medya, üniversiteler, bürokrasi…kamusal alanın tüm kurumları tek tek iktidarın araçlarına dönüştürüldü.

Anayasa Mahkemesi'nin kararları uygulanmaz olmuş, savcılar görevlendirilmiş algılanıyordu.

Örneğin bugün de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ülkenin dört bir yanındaki belediye soruşturmalarını tek merkezden yürütüyor.

Üçüncü basamak, hukuki eliminasyon…

Seçilmişler tutuklanıyor, görevden alınıyor, yargılanıyor. 19 CHP belediye başkanı cezaevinde, 450 parti mensubu yargılanıyor, 107'si tutuklu, Silivri'de devasa bir dava sürüyor.

Ekrem İmamoğlu, ülkenin en popüler siyasetçisiyken tutuklu yargılanıyor.

Dördüncü basamak ise seçimsizleştirmenin tamamlanması…

Aday gösterilme engelleniyor, butlan davası hep gündemde, seçim takvimi manipüle ediliyor.

Henüz bu basamağın eşiğindeyiz; ama merdiven yukarı doğru tırmanıyor.

Erdoğan sistematik, her cephede farklı bir savaş yürütür; ama hepsinin ortak paydasında aynı mantık işler.

Rakibi kontrol etmek için umut ve korku arasında sallandırma siyaseti, özellikle Kürt meselesinde en sofistike biçimiyle işliyor.

Önce de oldu, bugün de barış masası, Kürt siyasi hareketinin enerjisini emiyor.

İktidar aynı anda muhalefeti iki ayrı koridorda yorarken barış, hem havuç hem sopa olarak kullanılıyor.

Birinci koridorda hukuki kuşatma, ikinci koridorda siyasal bölme var.

Bir tarafta belediyeler ve adaylar yargıyla aşındırılıyor; diğer tarafta muhalefetin ortak demokratik dili, kimlik, güvenlik ve barış başlıkları birbirinden çözülmeye zorlanıyor.

Rejimin ustalığı, herkese farklı korkular ve farklı teselliler dağıtmasında...

Bu çifte strateji, muhalefete yönelik operasyonla simetrik.

Kürt hareketi ile Türk muhalefeti arasındaki potansiyel ittifak ise -ki 2024 yerel seçimlerinde fiilen gerçekleşti- rejimin en büyük kabusu olduğu için her an şeytanlaştırılabiliyor.

Amaç, muhalefetin parçalarının birbirine dokunmasını engellemek.

Çünkü temas eden parçalar birleşir, birleşik muhalefet kazanır ve kazanan muhalefet de ebediyetçilik projesini bitirir.

…ve siyasetin sonu

Peki muhalefet bu eskalasyona nasıl karşılık veriyor?

Burada iki farklı hal birbiriyle yarışıyor. Biri dayanıklılık, diğeri direnç.

Dayanıklılık pasif bir kavram; darbeleri emme, ayakta kalma, "bir gün sandık gelecek" diye bekleme kapasitesi.

Direnç ise aktif; karşı anlatı üretme, baskı mekanizmalarını devreye sokma eşiği ve kapasitesidir.

Özgür Özel'in Sosyalist Enternasyonal kürsüsündeki Lula benzetmesi, tam da bu geçiş anının işaretiydi.

CHP, artık yalnızca "dayanıklı" değil, "dirençli" bir dil kurmaya çalışıyor.

"Bu süreci dünyaya anlatın" çağrısı, lawfare'in küresel bir demokratik kriz olduğu tezini uluslararası kamuoyuna taşıma girişimi...

Lula'nın zaferini hatırlatmak ise bir tarihsel emsal inşası için: "Bu film daha önce çekildi ve iyi bitti..."

Ama Lula analojisinin sınırları var.

Brezilya'da yargı, sonunda kendi kendini düzeltti.

Moro'nun tarafgirliği kanıtlandı, dava düşürüldü, sistem kendi iç mekanizmalarıyla toparlandı.

Türkiye'de yargının kendini düzeltme kapasitesi sıfıra yakın; çünkü yargı, bağımsızlığı hiçbir zaman kurumsal DNA'ya tam olarak yerleşmemişti.

Brezilya'da lawfare bir enfeksiyondu, tedavi edildi.

Türkiye'de ise kronik bir otoimmün hastalık gibi; bağışıklık sistemi kendi bedenine saldırıyor.

Erdoğan, AKP kongrelerinde, mitinglerinde, Külliye balkonunda defalarca aynı mesajı verdi: "Allah ömür verdikçe hizmet etmeye devam edeceğiz."

Bu cümleler, ontolojik bir iddia...

Erdoğan, iktidarı bir varoluş biçimi olarak tanımlıyor.

İktidar zamansal değil, bedensel; "son nefese kadar" devam edecektir.

Siyasetin sürekliliği, o bedenin sürekliliğine bağlanmıştır.

Kral ölene kadar kraldır.

Kral iki bedene sahiptir, biri fiziksel, diğeri politik…

Erdoğan'ın "bu can bu bedende" formülü, Ernst Kantorowicz'in "kralın iki bedeni" teorisinin Türk siyasetindeki tezahürüdür.

Fiziksel beden ölümlüdür; ama politik beden ebedidir ve ikisini ayırmak mümkün değildir.

İşte tam da bu noktada lawfare, seçimsizleştirme ve iktidar ebediyetçiliği tek bir düğümde birleşiyor.

Lawfare, rakipleri elimine etmenin aracı, seçimsizleştirme, alternatifsizliğin garantisidir.

İktidar ebediyetçiliği ise bunların nihai amacı...

Üçü birlikte, siyasetin kendisinin sonunu ilan eder.

Artık iktidar değişimi diye bir olasılık yoktur; çünkü iktidarın kendisi zamandan çıkmıştır.

Merdiveni kim kıracak?

Özgür Özel haklıdır.

Türkiye, Brezilya'nın yaşadığına benzer bir süreçten geçiyor.

Ama eksik söylediği şey, Türkiye'nin Brezilya'dan daha derin bir kuyuda olduğudur. Brezilya'da lawfare, demokratik sistemin bir arızasıydı, Türkiye'de ise otoriter sistemin işleyiş prensibi.

Brezilya'da yargı sonunda bağımsızlığına döndü; Türkiye'de yargı, bağımsızlığın ne olduğunu unutmuş halde.

Brezilya'da Lula hapisten çıktığında, seçimi kazandığında kurumlar onu karşıladı; Türkiye'de İmamoğlu hapisten çıkarsa, onu karşılayacak kurumların da inşa edilmesi gerekecek.

Ama tarih, kuyuların dibinden de çıkıldığını gösterir.

Lula'nın hikayesinin gücü tam da burada…

İmkansız görünenin mümkün olduğu...

Lula, kendisini mahkum eden düzenin ahlaki meşruiyetini çürüterek geri dönmüştü.

Türkiye'de rejim, seçimleri sürdürüp iktidar değişimini imkansızlaştırmak istiyor.

Erdoğan, "Allah ömür verdikçe" iktidarı bırakmayacak görünüyor; ama tarihin akışı, hiçbir siyasetin ebedi olmadığını hatırlatıyor.

Seçimsizleştirme ne kadar derinleşirse, sandığın geri dönüşü o kadar güçlü olur. Lawfare ne kadar yoğunlaşırsa, hukukun restorasyonu o kadar radikal olur.

Eskalasyon merdiveni yukarı tırmanıyor.

Ama her merdivenin bir tepesi var ve tepede ya otoriterliğin konsolidasyonu ya da demokrasinin restorasyon anı var.

Türkiye, tam da bu eşikte duruyor.

Rakibi hapse atan iktidarın asıl hedefi yalnızca o kişi değil, toplumun geri kalanına "kazansanız bile yönettirmem" mesajı veriliyor.

Bu mesajı bozmanın yolu, seçmenin iradesine sahip çıkmayı sınıfsal, toplumsal ve demokratik bir çoğunluk fikrine dönüştürmekten geçiyor.

Muhalefet, hukuku savunurken ekmeği, ekmeği savunurken barışı, barışı savunurken laikliği, laikliği savunurken halk iradesini aynı cümlede buluşturabildiği ölçüde dayanıklı olacak.

Kavga, sandığın hükmü ile iktidar ebediyetçiliği arasındaki kavgadır ve soru şudur:

Merdiveni kim kıracak?

Bunu henüz bilmiyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var; tarih, merdivenleri kıranların yanında oldu hep...

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar