"Karışık hayatları tek bir başlığa sıkıştırmak"

Başlıkta yer alan cümlenin orjinali “Squeezing complicated lives into a single headline”. Tüm yaşamım boyunca hem müziğini hem de sözlerini çok sevdiğim U2 grubunun temeltaşı Bono’ya ait.  2009 yılında yayınlanan No Line on the Horizon isimli albümde yer alan Cedars of Lebanon parçası, belki de bu satırları okurken size eşlik edebilir.

U2 grubuna ait olan ve bu çok sevdiğim parçadan esinlenerek başlıkta kullandığım dize, bugünlerde kulaklarımda çınlayıp duruyor. Daha önce sizlere biriktirmek hakkında, eşyalar hakkında, yaşamlarımızı sadeleştirmek hakkında, minimal yaşam kültürleri hakkında sayısız kelime yazdım. İnsan ve eşya ilişkisi, sürekli döngüde olan bir konu. İnsan fiziki çevresinden ve eşyadan bağımsız düşünülemeyen bir varlık. Bono’yu anıyorum çünkü, hayatlarımız karmaşıklaştıkça, etrafımızı donatan nesneler de karmaşıklaşıyor. Yaşam belirli yaşlara kadar nesnel bir dünyayı örme gayreti ise, belirli bir yaştan sonra da o nesnelerden kurtulabilme çabası galiba. Kimimiz ne kadar başarıyor bilmiyorum; Bono işte tam da bunu hatırlatıyor şarkısındaki bu söz ile. Karmaşıklaşan yaşamlarımızı tek bir başlığa sıkıştırabilmek, büyük bir başarı. Ben başaramıyorum.

Yine bu başaramayışımla baş başa kaldığım günlerden birinden sesleniyorum size. Tam yedi yıl dört aydır oturduğum kiralık dairemden, eski bina yıkılacağı için taşınmak üzereyim. Çevremi sarıp kuşattığım nesnelerin hayreti içerisinde ve şaşkınım. Bir biriktirici sayılmam; diğer yandan efemera ve kitap merakım beni hayrete sürükleyen çokluğa zemin olmuş durumda.

Az ve öz yaşayabilenlerin gerçek birer yaşam ustası olduklarına inanırım. Onların nasıl bir gelişmişlikte duygu dünyaları var ki, benim varlığımı hissetmem ve duygusal dünyamı tamamlamam için bunca anıya ve nesneye ihtiyacım varken onların hemen hemen hiçbir eşya ile bağlantıları olmuyor? İnsanları tanımaya çalışırken onların nesnelerle olan ilişkilerini de irdeler dururum hep. Bunu, estetik bir değerlendirme yapan bir tasarımcı olarak değil, karşısındakinin duyarlılıklarını, ilişkilerini anlamaya çalışan bir iç güdü ile yaparım.

TARİHİN SOYUT ÖZNESİ EŞYALAR

İnsanlar eşyalara ihtiyaç duyarlar. İlkel çağlardan bu yana pek çok obje insanın gelişimine eşlik etmiş. Bu nesneler bugün müzelerde bizlere kültürel değerler olarak sunuluyor. Kitap raflarımı toplarken elime geçen kitaplardan biri Neil MacGregor tarafından hazırlanmış, A History of the World in 100 Objects/100 Eşya ile Dünya Tarihi isimli eser. MacGregor, müzelerin varlık sebebinin şeyler üzerinden tarih yazımı olduğunu söylüyor. Bu kitabı hazırlarken de British Museum’un yüzyılları aşkın tarihi boyunca koleksiyonuna kattığı nesneler üzerinden bir insanlık tarihi sunmayı hedeflemiş. Yüzbinlerce eşya arasından sadece yüz adedi seçebilmek için söz konusu nesnenin tüm insanlığa mal olmuş ve/veya onları etkileyecek nitelikte olmasına dikkat edilmiş. Ayrıca alelade nesneler değil de içinde insanın yaratıcı zekasına ve sanatsal yeteneğine örnek oluşturan üretimler dikkate alınmış.

Tanzanya’da Olduvai Gorge bölgesinde bulunan ve 1.4 milyon yaşında olan bir balta ile başlayan bu seçkide 1520-1566 tarih notuyla Sultan Süleyman’ın tuğrası da var, medeniyeti oluşturan haritalar, paralar, yazıtlar veya testi, karaf, ipek gibi günlük eşyalar da. Eşya üzerinden derince bir tarihsel yolculuğa çıkaran bu son derece kısıtlı seçki, hayatlarımızı donattığımız nesnelere farklı bakmamız gerektiğini hatırlatıyor bana. Tarih sadece sözcüklerle ve hikayelerle yazılmıyor. İnsanın her üretimi, aslında tarihe bir taş koyuyor.

Bilim kurgu filmlerinin en klişe konularından biri kıyamet sonrası dünya tasvirleridir. İnsanlık doğal felaketler veya savaşlar, ya da uzaydan gelen bir tehdit sebebi ile yıkım geçirmiştir. Bu yıkıntıların arasında bilinmez bir gelecek zamanda, hikayeye mutlaka geçmiş medeniyete dair izler eklenir. Bu kurgu kimi zaman filmin ana sahne tasarımını oluştururken, kimi zaman da süprizli bir biçimde ortaya çıkar. Bunlardan beni en çok etkileyenlerden biri 1968 yapımı Maymunlar Cehennemi filminin final sahnesidir. İnsanlığın üretimi olan ve bugün Amerika’nın NewYork kentinin simgesi olan Özgürlük Anıtı, kumsalda yarı gömük vaziyette durmaktadır. Tek bir heykel yer, kültürel birikim ve tarihi alt yapı hakkında fikir verir hale gelmiştir.

BİR BUÇUK DAKİKADA YOK OLAN EŞYALAR

Eşyalarla olan ilişkimizi sorgulatan en önemli deneyimlerden biri yaklaşık 2.5 ay önce yaşanan büyük Anadolu depremi oldu. İnsanların bir buçuk dakika içerisinde sahip oldukları her şeyi yitirdikleri bu acı deneyim sonrasında, can kayıpları ve yaşananlar öylesine ağırdı ki, malın mülkün belki başlarda hiç kıymeti olmadı. Bunca acı içerisinde yitip giden bir evin veya daha borçları bile ödenmemiş bir arabanın yok oluvermesi, bunlarla birlikte tüm yaşanmışlıkların, anıların toz duman arasında silinmesi, tüm kayıplarla birlikte başlı başına bir travma sebebi olmalı; bu çok sarsıcı ve üzücü bir gerçek. Depremzedeler, büyük şokun ardından, yeniden yaşama başlamak üzere gerek yardımlarla gerek kalanlarla, hayatlarını nesnelerle yeniden örüyorlar. Kimi belki hiçbir anı bile istemeyecek. Boş duvarlara bakmak ruhuna iyi gelecek. Kimi ise, çadırda, serada veya konteynırda olmasına rağmen mutfağını, döşeğini kendine göre düzenleyecek.

Bu büyük yıkımı yaşamış insanlar için yeniden bir yaşam hayal etmek, tasarımcıların en büyük sınavı. Bu çabalar içerisinde çok düşünceli ve temkinli girişimler olduğu gibi oldukça bilinçsiz çabalar da var. Tasarımın dikte ettiren, tasarımcının dikte eden bir tarafı vardır. Başkaları adına nesnel bir dünya yaratma haddi, mesleklerimizin varoluş sebebi. Diğer yandan bunun dozajını iyi belirlemek gerekli. Bir müşteri için yapılan bir otel odası yaklaşımı ile böylesine büyük bir travma geçirmiş insanlar için sunulan tasarımlar aynı olamaz; olmamalı. Bu insanların güvenlikleri ve temel ihtiyaçları dışında onlar için fazla tasarım kaygısı veya estetik kararları gündemde olmamalı. İnsanın yaşama tutunma aracıdır eşya. Kendi hayatlarını istedikleri gibi, istedikleri nesnellikte kurmalı yıkım yaşamış insanlar.

Yaşamadığım bir deneyim bu ve sadece tanıklığım üzerine de bu durum içerisinde olanları anlamam empati yapmam imkansız. Diğer yandan bu acı deprem, merkezinde etkiledikleri kadar bizleri de kaçınılmaz olarak etkiledi. Depremin bu coğrafyadaki gerçeğimiz olması, kendi yaşamımda da kararlar almama sebep oldu. Bunların arasındaki en belirgin eşyanın itibarsızlaşması. Evimi toplarken sıkça düşündüğüm yeni gerçekliğim bu.

Kendimi saran, hayatımı anlamlandıran, duygu dünyamı zenginleştiren tüm eşyalarımı seviyorum ve onlarsız olmak beni eksik kılar. Ben o az ve öz yaşayabilen üstün insanlardan biri olmadığıma göre, pekala içine bahar dallarını koyabildiğim bir vazo ile mutlu olmaya devam edebilirim. Ama sırtımda taşıdığım yükümü hafifletebilmek için de çaba göstermem gerekli. Uzun bir süredir, kalabalığıma yeni bir kalabalık eklemek istememem bu yüzden. Bu taşınma sırasında, biraz da anlam yükleyerek, seveceklerini bildiğim kimselere eşyalarımın bir kısmını vermem de bu yüzden. Birkaç dergi, bir kitap, bir bisiklet veya bir masa, eğer benim anılarımla başka bir hayatta ışıldayabilecekse ne mutlu. Eğer fazla eşyalarım, depremden etkilenen başka kadınlara ulaşabildiyse yine ne mutlu.

Eşya, sahip olma duygusunun en somut ürünü. Plato, insanların bireysel sahipliklerine karşı çıkmış, huzur ev adalet için varlıkların bir şemsiye altında birlikte sahiplenilmesinin doğru olduğunu savunmuştur. Öğrencisi Aristotales ise, birey için sahip olmanın önemini olumlu yönde savunur. Düşünüre göre, kendimize olan saygımız, sevgimiz ve kişisel zevklerimiz için nesnelere ve varlıklara sahip olabiliriz. Hegel bu anlayışı biraz daha ileri götürür ve özel mülkiyeti, yani sahip olma güdüsünü, insanlığın seçme özgürlüğünün bir ifadesi olarak yorumlar.

TEKNO-FEODALİZM

Geçmiş yüzyılların gerçekleri üzerinde yükselen ekonomik koşullar, geçtiğimiz on yıllar boyunca kapitalizmi bir hayli sarstı. Yeni nesillerin ateş püskürttüğü ancak bir yandan da bir parçası olmaktan vaz geçemediği kapitalist düzen, kimi düşünce önderlerinin belirttiği gibi yakılacak gibi de görünmüyor. Teknolojinin yükselen değeri ve yaşamlarımızı kaplamış olması, tekno-fedulizm denen bir yeni düzeni çağdaş yaşamın ekonomik gerçeği yaptı. Bu terimi yanılmıyorsam ilk olarak kullanan isim Yanis Varoufakis.

Amerikan borsasındaki teknoloji devlerinin oluşturduğu gerçeklik, tam da Varoufakis’in işaret ettiği tekno-feodaliteyi anlatıyor. Yıllardır FAANG olarak anılan bu şirketler Facebook (Şimdi Meta), Amazon, Apple, Netflix ve Alphabet (önceden Google) olarak sıralanıyor. Bunların arasında Microsoft’un varlığı da sorgulanıyor ve kimi yerlerde bu devler FAAMG olarak anılıyor. Bu yapının özelliği, teknoloji yolu ile sahiplerine büyük zenginlik sağlarken, yeni nesil tüketicilere sanki bir tüketimde bulunmuyorlarmış hissini vermek. Tüketiciler üzerindeki etkileri bir yana, sürekli ve büyük hızla gelişen teknolojiler ile savunmadan uzay sanayine, ulaşımdan sağlığa, eğlenceden eğitime pek çok önemli alana sızarak, bugüne dek hiçbir devletin bile ulaşamadığı nicel ve nitel birikimi ellerinde bulunduruyorlar. Bu da onların insanlığın tüm hayatları üzerinde belirleyici, yönlendirici ve karar verici olmalarına sebep oluyor. Bu oldukça büyük bir güç.

Geleneksel feodalitedeki toprak üstünlüğü bugün dijital üstünlük olarak karşımıza çıkarken, toprak ağalarının yerini bu dijital ortamları elinde bulunduran girişimci patronlar alıyor. Aristokrasi ve üyesi olduklarına sağlanan imtiyazlar tümü ile bugün de geçerli iken, toprakta çalışan işçi ile teknoloji devlerinde gece gündüz ağır şartlarda çalışan ve tek hayali yeni bir telefon, yeni bir araba veya yeni bir ev almak olan insan gücü arasında pek bir fark yok. Birileri zenginleşip güç sahibi olurken birileri gittikçe fakirleşiyor. Üstelik artık insan toplulukları için keyif ve mutluluk için tüketim pek olası değil. Barınma, sağlık, güvenlik gibi temel endişeler gittikçe hayatlarımızı etkiler hale geliyor.

Nesnel dünyamız, bulutlar ve görünmez elektromanyetik dalgalar üzerinden yönlendiriliyor. Tüketim güdümüz gıdıklanıyor. Sosyal medyada yayılan her bilgi gördüğümüz her görüntü bir anda gerçekliğimiz oluyor.

Tüm bu düşünceler kafamda, tam da böylesi bir dünyanın ekonomik gerçekliğinde kendime yeni bir yaşam kurmaya çalışırken, kutularımı toplamaya devam ediyorum.  Soruyorum kendime ve size: Peki hayatlarımızı gerçekten de sadeleştirebiliyor muyuz? Yoksa gittikçe daha karmaşık hale mi getiriyoruz?

Önceki ve Sonraki Yazılar
Özlem Yalım Arşivi