İ. Bülent Çelik

İ. Bülent Çelik

Kıvrak zeka buysa.. 


Hatırlayın!

Hani pandemi dönemi fırsatçılığı yaparak, kendi bakanlığına, kendi ürettiği hijyen malzemesini piyasadan daha pahalı fiyata sokuşturan, -ismi lazım değil- bir kadın bakan vardı ya!

Ne oldu o ablaya?


Hiç birşey olmadı!



Tek bir soruşturma bile açılmadığı gibi götürdüğü milyonlar yanına kar kaldı.
Demek ki, camia içerisinde, “Helal olsun, bu ticaret işini iyi biliyormuş! Boşuna bakan yapmamışlar” diye de övgülere mazhar oldu bu durumda!

Koy sepete!

Mehmet Akif Ersoy, Mister İbrahim Kalın’a o soruyu sordu.

Kalın, o sorunun geleceğini biliyordu ki, önündeki açık notlardan, hazır isimler, beyanlar filan okudu.

Neydi Ersoy’un, “Birazdan o soruyu soracağım!” deyip reklama gittiği ve reklam dönüşü aniden sorduğu o soru?

Şimdi mahkemenin erişim yasağı getirdiği, meşhur ‘montaj video’ meselesiydi!


Hava hiç de buz gibi olmadı.
Utanma ya da kızarma emareleri görmedik. 

Hayat, her şey normalmiş gibi; sanki soru “sabahları saat kaçta kalkıyorsunuz?” tadında, sıradan bir soruymuş gibi muhabbet aynı pişkinlikle devam etti! 

Mister Kalın, Cumhurbaşkanımız o konuda bir açıklama yaptı!” dedi önce…

Ne açıklamıştı Cumhurbaşkanı?
“Ama montaj, ama şu, ama bu!” demişti.
Bir de bunu yapan kıvrak zekalı gençlerden bahsetmişti.

Sonra Mister Kalın da aynı ipe sarılarak : “Bir grup kıvrak zekalı gencin hazırladığı kısa bir video.. Videonun kendisi bir kurgu ama bunu meydana getiren unsurlar gerçek!..” diye yanıtladı montaj video sorusunu.

Mister Kalın’a göre bu “Kıvrak zekalı gençler” ne yapmıştı?

Hem zeki hem de kıvraktılar ya! 

İki farklı görüntüyü birleştirerek, olmayan sahte bir görüntü üretmişlerdi!
Gerçek gibi ama sahte bir kurgu.. 

Mahkemenin bile erişim yasağı getirdiği bir montaj!

Kıvrak zekalı bir grup genç!
Hani dersin ki, After Effect’in program kodlamasını bunlar yapmış!


Videoda, Kılıçdaroğlu önde, PKK’lılar arkada hep birlikte “Hayde, Hayde” diye seçim türküsü söylüyorlardı.

Mehmet Akif, “peki bu bir grup kıvrak zekalı gencin hazırladığı bu uyduruk videoyu, sayın Cumhurbaşkanımız, neden gerçekmiş gibi miting alanlarında koskoca sinevizyon ekranlarından “Bakın, bakın!” diye vatandaşa göstererek Kılıçdaroğlu’nu yuhalattı? 

Ona da kıvrak zeka ürünü bir davranış diyebilir miyiz?” diye sormadı tabi.

Yazının girişinde marifetini hatırlattığımız sayın Ticaret Bakanımız

neden cezalandırılmadı şimdi anladınız mı?

Sahte görüntü üretmenin “Kıvrak zeka” olarak tanımlandığı bir alemde, kendi bakanlığına, fahiş fiyatla ürün sokuşturmak “ticari başarı” olarak tanımlanıyordu da ondan!


“Peki neden en azından görevden alındı”  diye soracaklara hemen cevabı söyleyeyim.
“Hatası bu işi yapması değil, yaptığını dışarı çaktırmasıydı!”

Hiç merak etmeyin!.. 

Bu kıvrak zekalı gençler de cezalandırılmayacak!

Sonuçta yaptıkları şey ne ki?

“Ama montaj, ama şu, ama bu!”

“Bu solcular ne salak!”


Siyasette, sağcıları ülkücüleri, muhafazakarları, çakma liberalleri, izliyoruz!
Pazarlıklar, şartlar, koşullar, kırmızı çizgiler, olmazsa olmazlar!..

Hiç ummadığınız adamların feyklerini, çizgi dışından üçlük atışlarını seyrediyoruz..
Yarattıkları algının arkası boş olmasa insanın içi yanmayacak!

,,,

Bir de bizim solculara bakıyoruz.
TKP’sinden TİP’ine, EMEP’inden Sol Partisine…

Ne pazarlık var, ne en küçük bir talep iması..

“Bütün kadrolarımızla destek için arazideyiz!”

“2000 sandık bizde!”

“2 milyon oyun güvencesi biziz!”

“Buradayız ve sözümüzün arkasındayız!” 

Babala Tv. izleyicileri bile köfte ekmek istedi.
Bunların bir limonata ile bir kurabiye talepleri bile yok!

Varsa yoksa bir yurtseverlik, bir börtü böcek sevdası!

Ah bu solcular!

Adil Serdar Saçan’ı kim öldürdü?


Yıl 2014.
Ulusal Kanal’da “Mustafa Mutlu ile Kral Çıplak”a, çizer olarak katıldığım ilk program.
Türkiye’de ilk kez, siyasi bir programda canlı yayında, konu ile ilgili anlık karikatür çiziyorum.


Ulusal Kanal o zaman bu günkü gibi Tayyip destekçisi değil.
Silivri’nin soğuk hücrelerinde, Ergenekon kumpasıyla tutuklanan askerlerle yıllarca koğuş arkadaşlığı yapmış, kumpasçı hakimlere esip gürlemiş bir Perinçek var.

Ben, Demirörenlere satılan Vatan gazetesinden kovulalı 4 yıl olmuş. Mustafa da, aynı gazetenin “Dön kardeşim!” teklifini, teklif edenlerin suratına çarpıp, üstelik sadece dokuz günde bunun kitabını yazalı bir yıl olmuş.

Adil Serdar Saçan ile işte o programda tanıştık.

Sonra birkaç kez daha karşılaştık.


Hollywood filmlerine konu olabilecek düzeyde hareketli bir mesleki rutini!

Olağanüstü başarılı memuriyet geçmişi ve görev aşkıyla azrailin sıcak nefesini her an ensesinde hissettiği tehlikeli bir yaşamı ardında bırakmış olmasına rağmen son derece sakin ve mütevazi ve samimi bir figür.

Polis Akademisini birincilikle bitirdiği mesleki eğitimi dışında, bir yandan mesleğini yaparken diğer yandan İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler fakültesinde doktorasını tamamlamış, ardından da Hukuk Fakültesini bitirmiş bir entellektüel.

Tanıştığımızda, kendi kurduğu İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürlüğü görevinden uzaklaştırılalı 11 yıl olmuştu.
Bir taraftan BİT ve Albayrak operasyonları gibi organize suçlara, bir taraftan da Emniyet içerisindeki Fetullahçı örgütlenmeye karşı mücadelesini sürdürürken “Kader bazen, kamu görevlilerini sanıkların emrine sokabilir!” dediği için AKP’nin iktidara gelmesinden hemen sonra 2003 yılında çok sevdiği polislikten atılmıştı.

O hala “kral çıplak” demeye devam ediyor, susturmaya çalışanlar da bu çabalarından vazgeçmiyordu.
2008 yılında, Güneşli’de, Büyükşehir Belediyesinin bir tırı, otomobilini refüje sıkıştırarak 33 metre sürükledi. Hurda haline gelen otomobilden oğluyla birlikte ağır yaralı olarak çıkarıldı. Ölümden dönmüşlerdi. Aylarca kırık kaburgalarla dolaştı. Aynı araçta bulunan dayısı sakat kaldı..

Aynı yıl Ergenekon kumpası ile gözaltına alındı.
Ayrı bir odaya alınarak, gözaltı sorgusu kameralarla fetöcü imamlara seyrettirildi. Size hayatı zindan eden adamı bakın böyle dize getirdik dercesine.
Duruşunu hiç bozmadı.

… 

16 ay cezaevinde tutuldu.

Ergenekon davasında 14 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Avukattı.
Kendi savunmasını kendisi yapıyordu.

Bir keresinde Fetöcü yargıçlara, “Bakın, koğuşlarda sular doğru düzgün akmıyor, muslukları düzeltin, birkaç yıl sonra buralara siz düşeceksiniz, bunlar size lazım olacak!” demişti.


Gerçekten de bir zaman sonra, o yargıçların yurtdışına kaçamayanları, o koğuşlara hapsedilmişti.

Adil Serdar Saçan o günlerin tabiriyle, hem meslek hayatı boyunca emniyetten kazımaya çalıştığı “F tipi yapılanmanın” düşmanlığını kazanmış hem de onlarla bri anda düşman haline gelen İktidarın düşmanlığını kazanmıştı.

Ama “istismara müsait bir merkezin” başında görev yapmış olmasına karşın dünyalığını kazanmamıştı..
Hastalık derecesinde dürüst bir polis müdürüydü..

Mesleğini sürdürürken aldığı  1000’in üzerinde maaş ödülü ile üç odalı vasat bir daire alabilmişti.
Altında hala borcu bitmemiş bir otomobille dolaşıyordu.
Ha, daha meslekteyken, bir de Eyüp Mezarlığında iki kişilik bir mezar yeri satın almıştı.
Dün oraya defnedildi.

Tutuklanarak 4 gün boyunca ibreti alem için emniyetin nezaretinde bekletildiğinde, kendisini tutuklayanlardan su bile istemedi. 

Kendisini Metris’e götüren memur, duruşundan o kadar etkilenmişti ki, “Müdürüm, elinizi öpebilir miyim?” diye eline sarıldı.. “Bu kadar vakarlı ve bu kadar dik durabilececeğinizi hiç tahmin etmemiştim!”
Elini geri çekti.
“Ben dik durmuyorum. Haklıyım! Haklılık en sağlam omurgadır. O beni dik tutuyor!” dedi. 


Yetmedi, Fetöcüler Türkiye’de ilk kez, cezaevlerinde adi suçlardan yatan 100’ün üzerinde hükümlüyü organize ederek itibar suikasti yapmaya yeltendiler.
Onu “İşkence suçlusu bir polis şefi” yapmaya çalıştılar.  

Hepsinden beraat etti.

Çarşamba günü kaybettiğimiz, Türkiye’nin en müstesna polislerinden Adil Serdar Saçan neden öldü?
Görülen sebep akciğer kanseri!

Acaba gerçekten öyle mi?
İnsan neden kanser olur ki?


Burası; hakkı hukuku dilinden düşürmezken en büyük haksızlıkları etrafına fütursuzca savuran, hem Pensilvanya’daki hem de Ankara’daki sahte dindarlara gelsin!

Çünkü, ‘insan, bedeni dışındaki bunca haksızlığa direnirken, içerisindeki payandalarını zayıflatıp, kaybedebiliyor.’

Sende mi Brütüs!


Mel Gibson, ‘Braveheart’ filminin sonlarına doğru bir sahnede, kıyasıya savaştığı kişiyi yere seriyor. 

Tam işini bitirmek üzereyken miğferini açınca, onun, isyanı birlikte başlattığı ve en güvendiği kişi olduğunu görüyor.
İşte bu sahnede, yaşadığı ihanetin yüzüne yansıdığı oyunculuğu hatırlayın!
Şaşkınlık, acı ve yıkılmışlık duygusu…

En çok da hayret ve hüzün!

Biz, son yıllarda gitgide sıklaşarak yüzümüzde bu sahnenin yansımasını hissediyoruz…

Cevizoğlu, Perinçek, Feyzioğlu, İnce, Oğan ve şimdi de Abdüllatif abi!
“Halbüsü biz bu abileri neredeyse Cumhurbaşkanı yapacaktık ya la!”

İnsan kendini hesaba çekmeden edemiyor:

Biz mi hep yanlış atları seviyoruz, yoksa herkes mi böyledir?

Önceki ve Sonraki Yazılar
İ. Bülent Çelik Arşivi