Modernliğin karanlık hakikati: Taliban

Afganistan’da karşımızdaki özlü gerçek şu: Bir, ABD askeri ve politik bir yenilgiye uğradı. İki, Taliban kazandı, çünkü ABD’nin ülke yönetimine kanı kanla yıkarcasına müdahil olduğu süreçte Afgan halkının, elbette hepsi değil ama çoğu ABD güdümlü Afgan yönetimi ve diğer eski mücahit oluşumları (kabile lideri-savaş lordları) karşısında Taliban’a destek verdi. Üç, bu destek söz konusu Afganların Taliban’ı seviyor/istiyor olmasından kaynaklanmadı; Amerikan işgalinin dayanılmaz ölçüde zalim ve yolsuz olmasından kaynaklandı

Ne yazık ki tüm fanatik, acımasız ve gaddar İslamcı söylem ve pratiğine, kadınlara hayatı cehennem etmeye kararlı zihniyetine ve devlet yönetme yetkinliği açısından sıfır noktasında olmasına karşın Taliban, Afganistan’ın ABD işgali sonrası süreçte içine düştüğü “katmerlenmiş kaos” karşısında ülkede tek siyasi seçenek olarak kendini gösterdi

Afganistan’a ilişkin hafızamdaki ilk anı parçacığı, 2018’de kaybettiğimiz gazeteci Hasan Uysal’ın, tam hatırlayamıyorum ama 1986 ya da 87 yılı olması kuvvetle muhtemel, Ankara’da Mülkiyeliler Birliği’nde yaptığı bir konuşmaya kadar geriye gider. Sovyet işgalinin son dönemine doğru ülkeyi ziyaret etmiş olan Uysal, hayatın seyrine dair gözlem ve izlenimlerini sokakların sefilliği, pisliği, perişanlığı üzerinden anlatıyor ve bunları SSCB’nin artık ufukta görünmüş çekilme kararıyla titreşime sokarak şöyle bağlıyordu: “Ruslar aslında savaşı kaybetmiş falan değil, isteseler kalırlar, ama anladılar ki ‘buradan’ bir şey olmaz, ne yapsalar faydasız, daha fazla kendilerini paralamadan bir an önce ‘tüymeye’ bakıyorlar.”

Elbette aradan çok uzun zaman geçtiği için sözlerin hepsini kelimesi kelimesine hatırlamıyorum, o yüzden mealen aktardım. Ancak sözler arasında net hatırladığım ikisi, Ruslara atfen Afganistan’a ilişkin “buradan bir şey olmaz” ve yine Ruslara binaen Afganistan’dan “tüymeye bakıyorlar” ifadeleri… Bir de paylaştığı bir başka izlenimi yine net olarak hatırlıyorum Uysal’ın; bir pazar yerinde korkunç sıcak altında çengellere takılı halde etlerin üzerlerinde sinekler fink atarken ve kesif bir koku eşliğinde nasıl kesilip biçilerek satıldığını…

Türkiye’de 12 Eylül (1980) zulmünün izleri ve etkisinin hâlâ taptaze olduğu o günlerde Afganistan’a dair yaptığı bu konuşmayı söyle tamamlamıştı Uysal (yine mealen): “Malûm burada bizler korkunç günler geçirdik ve hâlâ da geçirmeye devam ediyoruz, ama açık söyleyeyim Afganistan’dan çıkıp buraya vardığımda hiç abartmıyorum, oh dünya varmış dedim!..”

Mücahitler didişti, ‘Talebeler’ yetişti

Yirmi beş milyon nüfuslu ülkede yarım ila bir milyon arası insanın öldüğü, bir milyon insanın sakat kaldığı, 6 ila 8 milyon insanın İran ve Pakistan’a kaçtığı Sovyet  işgali sonrası “Rusların tüydüğü” noktada işgale karşı birlikte mücadele vermiş Afgan mücahitlerinin “öküz öldü ortaklık bozuldu” dedirtircesine kıyasıya iç savaşa tutuştuğu 1991-92 yıllarından da zihnimde yer etmiş bir ikinci anekdot var. Bu defa İngiltere’de Nakşibendi şeyhi Nâzım Kıbrısî’nin Batı dünyasında yaygın bir etkinlik ağına sahip Londra merkezli tarikat çevresi üzerine doktora tezim kapsamında bir antropolojik araştırma gerçekleştiriyorum. Bir gün Şeyh’in sohbetinde konu Batı, Türkiye, İslam dünyası, Suudiler, İran derken Afganistan’daki Sovyet-sonrası kaosa geliyor. Şeyh bu kaotik durum/sorun nedeniyle, işgale karşı mücadele ederlerken desteklediği mücahitleri kınıyor ve şöyle diyor: “Afganistan için tek çözüm sürgünde yaşayan eski Afgan kralını yeniden iktidara getirmektir. Esasen asker olan mücahitler sadece ordulara kumanda edebilirler, fakat insanları yönetemezler. İslam Cumhuriyeti diye bir şey yoktur; İslam’da sadece saltanat vardır. Belki tüm mücahit liderleri vezir olabilirler, fakat hiçbiri sultan olamaz. Eğer daha önce ülkeyi yöneten hanedanın temsilcisi olan sultanı iktidara getirmezlerse birbirlerini yemeye ilelebet devam edeceklerdir” (Atay 1996, s. 261-2).

Kralları, sultanları, şahları, padişahları halklar için Allah’ın lütfu sayan, Türkiye için de siyasi reçetesi saltanat ve hilafetin ihyası olan monarşist-Osmanlıcı bu müteveffa Nakşi şeyhinin 1990 başlarında dediği şekilde mücahitler birbirlerini yemeye devam ettiler ama buradan çıkış onun önerdiği gibi eski kralın Afganistan’a yeniden daveti ve saltanatın ihyasıyla olmadı. Aksine Şeyh Nâzım çevresinin hiç mi hiç haz etmediği; kendi İslamî anlayışına karşıt sayıp İslam-içi düşman olarak kodlanan “Vahhabilik” kategorisine (pek de doğru olmayarak) oturtuğu; Hint Müslümanlığı kökenli ama Pakistan’da etkin Diobendiye Okulu’ndan yetişmiş “talebeler”, yani Taliban marifetiyle oldu.

Hint Altkıtası’nda 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında İngiliz sömürgeciliğine karşı hem İslamî kültür ve eğitimin kaybolmaması hem de bu sömürgeciliğe karşı cihatçı bir mücadelenin önünü açmak gibi ikili bir amaçla kurulmuş Diobendilik, gerek tasavvuf-tarikat İslam’ı gerekse bu İslam anlayışına düşman motivasyonla kendini gösteren Selefi-Vahhabi akımla hayli karmaşık, çelişik ve gelgitli ilişkiler içinde olmuştur. Ve bu, ancak farklı tarihsel ve jeopolitik bağlamlar ayırt edilerek sadeleştirilip netleştirilebilecek çetrefilli bir konudur. Bununla birlikte kaydetmek gerekirse, modern dünyada İslam’ı Batı karşısında teslimiyetçi değil fakat rekabetçi (meydan-okuyucu) çerçevede reforma uğratma arzu ve hedefinden hareket etmiş Diobendilikten çıkış bulan Taliban, post-Sovyet dünyada Afganistan’ın (ve elbette Pakistan’ın) içinde bulunduğu koşullarla bağlantılı olarak yapılandı. Bu doğrultuda da kendisinden farklı, daha küresel çerçevede varlık ve pratik sergileyen El Kaide, sonrasında da IŞİD gibi cihatçı-selefi oluşumlarla paydaşım, etkileşim, iş birliği ve yardımlaşmadan arınık olmamıştır. 

“Amerika, anlamadığı şeyi küçümser”

Buradan da bir üçüncü “popüler” anekdota doğru ilerleme noktasına geliyorum. Bu defa tam anlamıyla popüler kültür sularındayız ve CIA-El Kaide çekişmesini konu alan senaryosu zamanla ABD-Pakistan-Taliban üçgenine rota kırmış meşhur Homeland dizisinin 2014 yılı 4’üncü sezonundayız. Karşımızda Pakistan istihbaratının desteğiyle Taliban tarafından kaçırılmış eski CIA başkanı Saul Berenson (Mandy Patinkin) ile Taliban lideri Haissam Haqqani (Türk asıllı Alman oyuncu Numan Acar) arasında geçen bir “sohbet” var. CIA ajanından başlayarak şöyle akıyor:    

“- Uzun yıllar savaşmışsın. Bıkmadın mı?.. Ben bıktığımı biliyorum.

 - Bizi rahat bırakabilirdiniz, değil mi?

 - 11 Eylül saldırısının ardından mı? Sanmıyorum.

 - Elbette özgürce konuş ama dürüst de ol! O uçakları Dünya Ticaret Merkezi’ne biz göndermedik. El Kaide gönderdi.

 - El Kaide’ye sığınak temin ettiniz. Usame Bin Ladin’i barındırdınız.

 - Bin Ladin Suudi’ydi. 15 hava korsanı da Suudi’ydi. Bu ülkeyi [Afganistan] neden işgal ettiğinizi anlamıyorum!..

 - Biz buraya doğrudan sorumlu olanları öldürmeye ve yakalamaya geldik.

 - Ve kaldıkça kaldınız, kaldınız, kaldınız! Kültürümüzü ve dinimizi yok ettiniz.

 - Bu doğru değil.

 - Amerika anlamadığı şeyi küçümser!..

 - Sizin yönteminiz daha mı iyi?

 - Adil ve ilahi bir toplum düzeni yaratmak için sadece İslâm bir formül sunar.

 - Sizin İslâm anlayışınız gerici ve çağdışı.

 - Peygamberimiz ne yaptıysa onun izinden gitmek durumundayız.

 - Kadınları kendinize kul-köle kılmak mı, inançsızları katletmek mi? İntihar bombacıları yetiştirmek mi? Bunları hadislerde okuduğumu hatırlamıyorum.

 - Dikkat et dostum!

 - Koskoca bir nesle bir ayağı ahirette yaşamayı öğrettiniz.

 - Yurdumuzu geri kazanmak için ne gerekiyorsa onu yapıyoruz biz.

 - Yeğenini öldürdün! Ondan önce ailesini bir hava saldırısına kurban ettin. Bunun neresi gerekliydi?

 - Parmağınla İslâm’ı işaret ediyorsun. Peki, Hıristiyanlık insanlığa yaşattığı zulümle yargılanacak olsa kim Hıristiyan olurdu?!

- Ben Yahudi’yim.

- Ya evet… Vay vay!..”

Tabii Taliban liderinin son sözlerini sadece yazılı olarak okuyarak anlamlandırmak olmuyor. Bu sözleri telaffuz ettiğinde onun bir kaşını yukarıya doğru kaldırarak takındığı yüz ifadesini de okumak gerekiyor ki eski CIA başkanının “Ben Yahudi’yim” cevabına (kuvvetle muhtemel, İsrail anıştırması eşliğinde) adeta “Özrün kabahatinden büyük” dercesine karşılık verdiği anlaşılabilsin!..

Taliban ve modern olmanın anlamı!

Yazı sürecinden koptuğum kısa bir tatil döneminde Taliban’ın Afganistan’ı ABD’den geri almasını sakin bir hüzünle karşılama ve değerlendirme imkânı bulduğumda, nasıl oldu bilmem, yukarıda aktardığım ve birbiriyle uyarlılığı hayli zor, belki okuyanlara da ne alâka dedirtecek anı parçacıkları art arda sıralandı zihnimde.

Sonra üzerlerinde biraz daha yoğunlaşıp düşününce bunların o kadar da birbiriyle uyarsız olmadıklarına ikna ettim kendimi.

Modern dünyanın, daha sosyolojik terminolojiyle, “Modernite”nin reddiyesine ve nefretine uğrayan, ama aslında onun iç yüzünü bir ayna gibi yüzümüze çarpan Afganistan ve Taliban, şu ara medyatik gündemde popüler ve o ölçüde yüzeysel şekilde (elbette seyri artırmaya da dönük itkilerle) öne çıkarılan korkunç dinsel bağnazlık, kadın düşmanlığı ve herkesi ürküten sığınmacı sorunuyla sınırlı çerçevede değerlendirilip üzerine ahkâm kesilecek bir dünya gerçekliği değil.

Siyaset felsefesi ve düşünce tarihi profesörü John Gray, “El Kaide ve Modern Olmanın Anlamı” başlıklı çok önemli kitabında, El Kaide’nin aslında modernite ve küreselleşmenin bir ürünü olduğunu ve modern dünyanın bütün (bilimsel, teknolojik, politik) çıktılarını kendi amaçları doğrultusunda kullanıma soktuğunu hayli sarsıcı şekilde temellendirir (Gray 2004). Onun El Kaide açısından vurguladığı her şeyi Afganistan ve Taliban açısından da işlerliğe sokarak değerlendirmek ve tartışmak mümkündür.

Yukarıda parça-buçuk kişisel hatıra ve izlenimler üzerinden aktardığım tarihsel kesite ilişkin derli toplu bir özet vererek açmaya çalışalım: Yakın tarihte dünya gündemine 1979 Sovyet işgali ile düşen, böylece özde bir Soğuk Savaş rekabetinin sıcak zemini haline gelen Afganistan, ardından işgale karşı dinsel-kabilesel (ve elbette ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesi eşliğinde dış destekli) iç direniş dinamiklerinin patlamasıyla ateş topuna döndü. Sonra Sovyetler’in artık yavaş yavaş dünya nüfuz mücadelesinde takatsiz düştüğünü de işaret eder mahiyette “tüyüşü” ardından mücahitlerin iktidar için birbirini yemesi ve bu cehennemî iç istikrarsızlık ortamında Taliban boy verdi. Bunu da başta Taliban’ı gayet iyi (“ehvenişer” niyetine) karşılamış ABD’nin “11 Eylül” (2001) ardından, El Kaide’nin hıncını Taliban’dan çıkarmak üzere ülkeyi işgal girişimi geldi. Ve işte şimdi de onun Sovyetler’in kaderini paylaşarak, geride de korkunç, yüz karası, utanç verici bir tablo bırakarak “tüyüşü” izleniyor.

Yarım asra yaklaşan savaş hali

Bütün yukarıda sıraladıklarımız, Afganistan’da yaşayan insanlar için yaklaşık 42-43 yıllık bir kesintisiz savaş, ölüm, yokluk, yoksulluk, sefalet, perişanlık hali demek. Ama öncesi de var. Merkezi yönetimin tarihte neredeyse hiçbir zaman çok güçlü olmadığı, yönetim için kabile çekişmelerinin de hiç eksik olmadığı bir coğrafya burası. Modern zamanlara gelindiğinde de devlet dendiğinde olsa olsa kabile konfederasyonlarının, millet dendiğinde ise İslamî “ümmet”in bir coğrafî-bölgesel alt kategorisi olarak Müslümanlığın anlaşıldığı Afganistan, 1964’te yeni anayasa ve demokratik seçimlerle bir meşruti krallığa dönüşerek dünyada yerini almaya yöneldiyse de 1970-71’deki kuraklık, ardından korkunç bir kış, sonrasında 1972’de binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan açlık gibi olaylarla siyasi istikrarsızlığa ve 1973’te bir askeri darbeye sürüklendi (Roy 1988, s. 13-18; Tapper ve Lindisfarne-Tapper 2020, s. 1-2). Darbe, krallığı devirip bir cumhuriyet kursa da aynı etno-dinsel dinamikler doğrultusunda huzursuzluk, istikrarsızlık, iç çatışma durmaksızın devam etti.   

Bu doğrultuda Sovyet işgali öncesi döneme, hatta daha da geriye gidildiğinde geçen yüzyıldan bu yüzyıla Afganistan’da yaşamış insanların hiç mi hiç gün yüzü görmediğini not etmek gerekir. Özellikle son dönemde, 50 yaşında olanlardan 10-15 yaşında çocuklara kadar herkesin ömürleri boyunca hep savaşla yatıp savaşla kalktıklarını unutamamak gerekir.

Ve elbette karşı karşıya olduğumuz, hepimizi ürküten-korkutan-öfkelendiren sığınmacı krizine bir de bu gerçek ışığında bakmak gerekir.

Taliban, ‘Leviathan’ olurken…

Genel çerçeve bu olmakla birlikte elbette son 20 yıllık ABD işgali, bugünkü durumu değerlendirme açısından çok daha belirleyici bir evre teşkil etmekte. Bu noktada, ömrünü Afganistan, İran, Türkiye, Suriye hattında Ortadoğu’yu çalışmaya, anlamaya ve anlatmaya hasretmiş (aynı zamanda doktora tez danışmanım olmasından büyük onur duyduğum) antropolog Nancy Lindisfarne ile yine aynı coğrafyada çalışmalar yapmış antropolog ve siyasal aktivist Jonathan Neale’in son gelişmeler üzerine ortak kaleme aldıkları, pek çok yönden ezber bozan bir yazıda bazı kaydettiklerini paylaşma gereği duyuyorum.

Tüm olumsuz, kabul edilemez, emperyalist mahiyetine karşın ABD işgali, yukarıda çerçevelenen tarihsel yaşam (daha doğrusu ölüm) koşullarına sahip Afganistan’da insanlar için yine de bir umut oluşturdu. Afgan halkı başlangıçta ABD müdahalesini, çeyrek asırlık savaş yorgunluğundan sonra bir nebze barış ve refah umuduyla sineye çekebilecek noktadaydı. Ama ABD, çeyrek asırlık sürekli savaş halini yarım asra intikal ettirecek şekilde, adeta kanı kanla yıkarcasına daha çok çatışma, daha çok işkence, daha çok insan hakkı ihlali, daha çok yoksulluk, daha çok perişanlıkla Taliban’ı aratır noktaya bu çaresiz ülkeyi getirdi (Lindisfarne ve Neale 2021).

İşte bu doğrultuda Taliban, modern küresel-kapitalist dünya düzeninin en büyük gücüne karşı sürdürdüğü 20 yıllık savaşı kazandı ve Thomas Hobbes’u içimiz sıkıla sıkıla yâd ettirecek mahiyette bir “Leviathan”a dönüşme noktasına gelmiş oldu.

Taliban’ı kime borçluyuz?

Sonuçta, yine Neale ve Lindisfarne’dan hareketle tane tane belirtmek gerekirse Afganistan’da karşımızdaki gerçek şu: Bir, ABD askeri ve politik bir yenilgiye uğradı. İki, Taliban kazandı, çünkü yukarıda da belirtildiği gibi ABD’nin ülke yönetimine kanı kanla yıkarcasına müdahil olduğu süreçte Afgan halkının, elbette hepsi değil ama çoğu ABD güdümlü Afgan yönetimi ve diğer eski mücahit oluşumlar (kabile lideri-savaş lordları) karşısında Taliban’a destek verdi. Üç, bu destek söz konusu Afganların Taliban’ı seviyor/istiyor olmasından kaynaklanmadı; Amerikan işgalinin dayanılmaz ölçüde zalimliğe ve yolsuzluğa kapı açmasından kaynaklandı (Lindisfarne ve Neale 2021). 

Ne yazık ki tüm fanatik, acımasız ve gaddar İslamcı söylem ve pratiğine, kadınlara hayatı cehennem etmeye kararlı zihniyetine ve devlet yönetme yetkinliği açısından sıfır noktasında olmasına karşın Taliban, Afganistan’ın ABD işgali sonrası süreçte içine düştüğü “katmerlenmiş kaos” karşısında ülkede tek siyasi seçenek olarak kendini gösterdi. Bir tür ölümü görüp sıtmaya razı olma hali gibi…

Taliban’ı Soğuk Savaş’a borçluyuz. Taliban’ı Sovyetler’e borçluyuz. Taliban’ı (Usame ve El Kaide’yi de olduğu gibi) ABD’ye borçluyuz. Taliban’ı hem Eski Dünya Düzeni’ne hem Yeni Dünya Düzeni’ne borçluyuz. Taliban’ı 1990’ların başında “Tarihin Sonu” teziyle liberalizmin zaferini ilan etmiş Fukuyama’lara borçluyuz.

Ama tüm bunların ötesinde Taliban’ı, total olarak doğaya müdahalede sınır tanımaz bilim ve teknolojisiyle yeryüzünü tüm canlı-cansız varlıkları, kaynakları, değerleriyle teslim almış, yetmedi bunun üzerine bir de kendi arasında bu kaynakların rekabetinde birbirini yiyen “modern” insanlık halimize borçluyuz.

Taliban’ı kazıyınca altından bunlar çıkıyor.

(KAYNAKLAR: John Gray, El Kaide - Modern Olmanın Anlamı, Everest, 2004; Nancy Lindisfarne - Jonathan Neale, “Afghanistan: The End of Occupation”, annebonnypirate.org, 17.08.2021; Olivier Roy, Islam and Resistance in Afghanistan, Cambridge University Press, 1988; Richard Tapper - Nancy Lindisfarne-Tapper, Afghan Village Voices: Stories From a Tribal Community, I.B. Tauris, 2020; Tayfun Atay, Batı’da Bir Nakşi Cemaati: Şeyh Nâzım Kıbrısî Örneği, İletişim, 1996.)

Önceki ve Sonraki Yazılar
Tayfun Atay Arşivi