Deniz Kavimleri

Geçtiğimiz hafta, Uluburun batığından çıkarılan malların kökenlerine bakarak MÖ 1300 civarında neredeyse tüm Akdeniz havzasını ve Güneybatı ile Orta Asya’yı kapsayan “küresel” bir ticaret ağının oluştuğunu görmüştük. Yunanistan’daki Mikenlerden Anadolu’daki Hititlere, Mezopotamya ve Levant uygarlıklarına, hatta güneyde Mısır’a kadar göreceli bir refah ve barış hüküm sürmektedir..

Ancak bir yüzyıl sonra sahneye, kökeni günümüzde hâlâ tam olarak bilinmeyen yeni kavimler çıkar. Gelenlerin tamamı savaşçı değildir; aileleri ve sahip oldukları eşyalarıyla birlikte karadan ve denizden, Yunanistan’dan başlayıp Mısır’a kadar ilerleyen bu insan kalabalıkları, önlerine çıkan her şehri yakıp yıkarak neredeyse tüm devletlerin sonunu getireceklerdir.

Firavunların tapınak duvarlarına kazıdığı yazıtlarda “denizlerin ortasından gelen yabancılar” olarak anılan bu kavimlerin kimliği ve göçlerinin nedenleri, tarihin en büyük bilmecelerinden biridir. Kimlerdi bu insanlar ve bu devasa nüfusu harekete geçmeye zorlayan güç neydi?

KAVİMLER

“Deniz Kavimleri” olarak anılan bu toplulukların adını Mısır yazıtlarından biliyoruz. II. Ramses, Merneptah ve III. Ramses’in Deniz Kavimleri ile yaptıkları savaşlar, Karnak ve Medinet Habu tapınaklarındaki kabartmalar ve yazıtlarda ayrıntılı biçimde anlatılır. Tüm bu yazıtlara baktığımızda dokuz kavmin adı öne çıkar: Peleset, Tjeker, Şekeleş, Denyen, Weşeş, Şerden, Lukka, Ekweş ve Tereş. Bu kavimlerin kimliği, gerçekte neler yaşandığını anlamamız için önemli ipuçları sunabilir.

Peleset (P-l-s-t); Mısır kayıtlarındaki en kalabalık gruptur. Medinet Habu tapınağı tasvirlerinde kendilerine özgü tüylü başlıklarıyla dikkat çekerler. Pelesetlerin Eski Ahit’te de geçen Filistîler (Philistines) olduğu düşünülür. Çöküşten sonra Kenan diyarına yerleşmiş olmaları bu fikri güçlendirir. Eski Ahit’in Amos Kitabı’nda bu kavim Girit ile ilişkilendirilir: "İsrail'i Mısır'dan, Filistîleri (Peleset) Kaftor'dan, Aramlılar'ı Kir'den çıkarmadım mı?"

[“Kaftor”, “Keftiu”, “Kaptara” ve “Kaptaru” o dönem Miken hakimiyeti altındaki Girit için kullanılan adlardan bazıları; yani Kaftor’un Girit olduğu konusunda pek az şüphe vardır.]

Lukka (L-k); Anadolu'nun güneybatısındaki Likya bölgesinde yaşayan denizci yerli halk olduğu düşünülür.

Şerdan (Š-r-d-n); Mısır yazıtlarında "denizden gelen ve kimsenin karşı koyamadığı savaşçılar" olarak betimlenirler. Başlarındaki boynuzlu miğferler ve yuvarlak kalkanlarıyla ayırt edilirler. Bunların Sardinya adasından geldiği düşünülür.

Şekeleş (Š-k-l-š); Merneptah ve III. Ramses dönemindeki savaşlarda isimleri geçer. Genellikle Sicilya ile ilişkilendirilirler.

Denyen (D-n-y-n); III. Ramses’in yazıtlarında "kendi adalarında yaşayanlar" olarak tarif edilirler. Homeros’un "Danaoi" (Danaolar) olarak adlandırdığı Miken halkları veya Kilikya bölgesindeki Adana (Danuna) halkı oldukları yönünde görüşler vardır.

Ekweş (I-k-w-š); Hitit metinlerinde "Ahhiyawa" olarak geçen Akhalar, yani Miken dünyasından gelen savaşçılar oldukları düşünülür.

Tereş (T-r-š); Etrüskler (Tyrsenians) ile ilişkilendirilir.

Tjeker (T-j-k-r); Truva (Teukroi) bölgesiyle bağlantılı oldukları sanılır; gemiyle kadın ve çocuklarını da yanlarında taşıyan göçmen bir gruptur.

Weşeş (W-š-š); Kimlikleri hakkında kesin bir uzlaşı olmasa da, bazı araştırmacılar onları Likya bölgesindeki bir yerleşimle veya Ege'deki bir kabileyle ilişkilendirir. Deniz Kavimleri topluluklarının en küçüklerinden biridir.

Tüm bu kavimler ve olası anayurtları birlikte değerlendirildiğinde, göçün Güney İtalya kıyıları ve adalarında yaşayan toplulukların hem denizden hem de Balkanlar üzerinden karadan harekete geçmesiyle başladığı izlenimi doğar. Bu dalga, Yunanistan’daki Miken dünyasını, Ege adalarındaki yerleşimleri ve Batı Anadolu’yu sarsarak ilerlemiş, ardından Hitit topraklarını vurmuş gibidir. Daha da dikkat çekici olan, bu hareketin yalnızca yağmalayıp yakıp yıktığı yerleşimleri değil, aynı zamanda bu yıkımdan kaçan halkları da bünyesine katarak büyümüş olmasıdır. Nitekim Miken saraylarının yakılıp yıkıldığını, Hitit soylularının kentlerini terk etmek zorunda kaldığını arkeolojik bulgulardan biliyoruz. Karbon-14 tarihlemesi, Mykene ve Hattuşa’yı küle çeviren ve kitlesel göçe yol açan yangınların tam olarak MÖ 1180–1175 yıllarına denk geldiğini göstermektedir.

Medinet Habu Tapınağı’ndaki kabartma, M.Ö. 1180-1170

medinet-habu-tapinagindaki-kabartma-m-o

YAZININ UNUTULMASI

Mikenlere indirilen darbe öylesine ağırdır ki, nüfusun yaklaşık dörtte üçü ya Deniz Kavimleri’nin göçüne katılmak ya da dağlara ve küçük köylere sığınmak zorunda kalır. Saray bürokrasisi çöker; yönetimsel işlerde kullanılan Linear B yazı sistemi ortadan kaybolur ve Yunan dünyası, Fenikelilerden alfabeyi benimseyene dek yaklaşık dört yüzyıl boyunca yazısız bir döneme girer.

Hititlerin ardından Deniz Kavimleri güneye, Doğu Akdeniz kıyılarına yönelir. Ugarit (bugünkü Ras Şamra, Suriye) Kralı Ammurapi’nin Kıbrıs Kralı’na yazdığı, ancak kent yıkıldığı için gönderilemeyip yangında pişerek günümüze ulaşan mektupta yer alan ifadeler, bu büyük çöküşün nasıl gerçekleştiğine dair çarpıcı ipuçları sunar:

"Babam, efendim! Düşmanın gemileri geliyor. Şehirlerim ateşe verildi ve onlar ülkemde kötülük yapıyorlar."

"Babam bilmiyor mu ki, tüm birliklerim ve savaş arabalarım Hatti ülkesindedir? Ve tüm gemilerim Lukka Ülkesi'ndedir."

"Böylece ülke savunmasız kaldı. Babam bunu bilmeli ve önlem almalı. Yedi düşman gemisi bize çok zarar verdi."

Ugarit Kralı’nın, aslında kendisiyle eş konumda olan Kıbrıs Kralı’na “Babam, efendim” diye hitap etmesi, içinde bulunduğu çaresizliği açıkça ortaya koyar. Ugarit’in koruyucusu Hititlerdir; buna karşın kentin ordu ve donanmasının Anadolu’da bulunması, Ugarit’in bizzat Hitit’in yardımına koştuğunu düşündürür ki bu durum, Hitit İmparatorluğu’nun da ne denli güç bir dönemden geçtiğine işaret eder.

Ugarit’in yıkımını Alalakh, Amurru Krallığı’nın başkenti Sumur, Kadeş, Kıbrıs’taki Enkomi ve Kition ile Filistin’deki Hazor, Lakiş, Megiddo (Armageddon), Aşdod ve Aşkelon’un yıkımları izler. Bu tabloyu doğrulayan en güçlü kanıt, söz konusu kentlerin tamamında aynı döneme tarihlenen ve büyük yangınları gösteren kül tabakalarının bulunmasıdır. Bu tabakaların hemen üzerinde ortaya çıkarılan Miken/Girit üslubundaki seramikler ise, işgalcilerin Ege kökenli olduğuna işaret eden önemli bir veri olarak kabul edilir.

[Suriye kıyılarını izleyerek güneye inen Deniz Kavimleri’nin Fenike kentlerine saldırmaması dikkat çekicidir. Bazı araştırmacılar bunu, Fenikelilerin gemi inşa teknolojisindeki üstünlüğüne bağlar. Belki de denizden de gelen istilacılar, tersanelerini ve gemi yapım malzemelerini kullanabilmek karşılığında Fenike kentlerini hedef almamış olabilirler.]

GİRİTLİ FİLİSTÎLER

Nitekim 2019 yılında Aşkelon’daki Filistî mezarlarından çıkarılan iskeletler üzerinde yapılan DNA analizleri, MÖ 1200 dolaylarına tarihlenen bireylerde, bölgenin yerli halkında bulunmayan Güney Avrupa (Yunanistan, Girit ve Sardinya) kökenli bir genetik mirasın varlığını ortaya koymuştur. Bu Avrupa kökenli genetik iz yalnızca birkaç kuşak (yaklaşık iki yüz yıl) boyunca belirgin kalmış, ardından yerel Kenan nüfusuyla karışarak seyrelmiştir. Bu bulgular, Deniz Kavimleri’nin bir “istila dalgası” hâlinde gelip zamanla yerel halkla kaynaştığını göstermektedir.

pelesetler

Deniz Kavimleri’nin bu kitlesel hareketine neyin yol açtığı, bugün bile tartışma konusudur. Bu topluluklar uzun süre “zengin kentleri yağmalamaya gelen denizci korsanlar” olarak tanımlanmış olsa da, ailelerin kağnılarla seferlere katılması ve ele geçirilen bölgelerde kalıcı biçimde yerleşmeleri, bu yorumu kuşkulu hâle getiriyor.

Son yıllarda yapılan araştırmalar bu soruya dair önemli ipuçları sunuyor. Artık biliyoruz ki MÖ 1250 civarında başlayıp MÖ 1100’lere kadar süren yaklaşık yüz elli yıllık bir kuraklık dönemi tüm Akdeniz havzasını etkisi altına almıştır. Arkeolojik iklim verileri, bu süreçte yağışların yer yer yüzde elliye varan oranlarda azaldığını göstermektedir. Hitit hükümdarı II. Şuppiluliuma’nın Firavun Merneptah’a gönderdiği mektupta “Açlıktan ölüyoruz, bize tahıl gönderin” diye yakarması, krizin boyutunu çarpıcı biçimde ortaya koyar.

Bölgeyi sarsan ve kuşaklar boyunca süren bu kuraklığın, birçok yerde yağmacılığı ve korsanlığı artırarak kara ve deniz ticaretini felce uğrattığını da biliyoruz. Birbirine giderek daha bağımlı hâle gelmiş devletler arasındaki ticaretin bu şekilde kesintiye uğraması, kuraklığın yıkıcı etkilerini daha da derinleştirmiş olmalıdır; çünkü bu ticaret yalnızca metaller ve lüks mallarla sınırlı değildir, tahıl da hayati bir unsur olarak dolaşımın merkezindedir.

DEPREM DALGASI

Jeolojik ve arkeolojik veriler, kuraklığın yarattığı yıkıma ek olarak, aynı dönemde Doğu ve Güney Akdeniz’in yaklaşık elli yıl süren bir deprem dalgasıyla sarsıldığını ortaya koyuyor. Sarayları ve şehir surlarını yerle bir eden bu sarsıntılar, kuşkusuz devlet otoritelerini de derinden zayıflatmış olmalı. Özellikle Yunanistan’dan gelen bulgular, Miken kentlerinin dışarıdan gelen göçlerle değil, açlık karşısında ayaklanan yerel halkların isyanlarıyla yıkıldığını düşündürüyor. Eğer bu yorum doğruysa, Deniz Kavimleri göçünü başlatanların Sardinya ve Sicilya’dan yola çıkan topluluklar değil, bizzat Mikenler olması mümkündür; hatta onların hareketine, korsanlıkla ün salmış Sardinya ve Sicilya savaşçılarının sonradan katılmış olması da olasılık dahilindedir.

Deniz Kavimleri tehdidi karşısında ayakta kalmayı başaran tek büyük güç Yeni Krallık Mısır’ı olur. Firavun III. Ramses, MÖ 1175’te hem Djahy’de karada hem de Nil Deltası’nda istilacılara karşı iki büyük zafer kazanır. Medinet Habu Tapınağı’ndaki kabartmalar, kıyıya konuşlanmış Mısırlı okçuların Nil Deltası’na çekilen düşman gemilerine yağmur gibi ok yağdırmasını, ardından Mısır gemilerinin onları kuşatıp ele geçirmesini çarpıcı biçimde betimler.

Ancak bu zafer Mısır’a kalıcı bir refah getirmeye yetmez. Binlerce yıllık imparatorluk, savaşın ağır maliyeti ve ticaret yollarının kesilmesi nedeniyle bir daha eski gücüne kavuşamaz. Kuraklık yüzünden Nil’in su seviyesinin düşmesi ve taşkın takviminin düzensizleşmesi, gıda fiyatlarının aşıırı yükselmesine yol açar. Tarihin bilinen ilk işçi grevi de bu dönemde, Deir el-Medina’daki mezar işçilerine maaş yerine verilen tahıl rasyonlarının ödenememesi üzerine patlak verir. Koşullar öylesine ağırlaşır ki, yalnızca işçiler ve köylüler değil, memurlar bile hayatta kalabilmek için eski kraliyet mezarlarındaki altınları yağmalamaya başlar. Bir zamanlar paralı asker olarak gelen Libyalı ve Nubyalı şeflerin firavunluk tahtına oturduğu bir çöküş sürecinin ardından Mısır önce Asurluların, sonra Perslerin egemenliğine girer; sonunda ise Büyük İskender tarafından fethedilir.

MÜLTECİLER

Deniz Kavimleri’ni yağma peşindeki korsanlar olarak değil, “mülteciler” olarak görmek çok daha yerinde olur. Onlar, dünyaları iklimsel, ekonomik ve toplumsal açıdan altüst olmuş insan topluluklarıydı. Uzun süren bir kuraklık ile ardı ardına gelen depremler, yaşadıkları coğrafyalarda tutunmalarını olanaksız kılmış olmalı ki, ailelerini ve eşyalarını yanlarına alarak dönemin üç büyük askerî gücü olan Miken, Hitit ve Mısır’a karşı yürümeyi bile göze aldılar. Geçtikleri yerler boyunca yağmalanan bölgelerde yerel halkın da onlara katılması ise, kuraklığın yalnızca dar bir alanı değil, geniş bir coğrafyayı etkilediğinin çarpıcı bir göstergesidir.

Devletler rekabet edememek, salgınlar, iç ve dış savaşlar ya da doğal felaketler gibi pek çok nedenle çöker; ancak uygarlık tarihine yön veren asıl dinamiklerin başında, kuraklık ve doğal kaynakların tükenmesi gibi nedenlerle hayatta kalmak için yola çıkan kararlı insan toplulukları gelir.

Bugüne baktığımızda ortaya çıkan manzara aslında pek de farklı değil. Derin yoksulluk, iç ve dış savaşlar, etnik ve dini çatışmalar uzun süredir dünyanın birçok bölgesindeki toplulukları göçe zorluyor. Geçmişe gitmeye gerek yok: Batı emperyalizminin yarattığı ya da derinleştirdiği çatışmalar nedeniyle milyonlarca Suriyeli, Libyalı ve Afgan yurtlarından edilmiş durumda. Ancak kapısını çaldıkları Batı’nın yanıtı, derme çatma botlarını açık denizde batırarak onları öldürmek oluyor. Yüzyıllardır yine Batı tarafından sömürülen ve kalkınmaları engellenen Afrika ülkelerinde iç savaştan kaçmak zorunda kalanlar da bugün aynı biçimde dışlananlar arasında.

YENİ DALGA

Gezegenimiz, tarihin en büyük ve en zorunlu göç dalgalarından birinin eşiğinde duruyor. Özellikle Batı dünyasının karbon salınımı ve Amazonlar gibi devasa ekosistemlerin tahribatındaki ağır sorumluluğuyla tetiklenen küresel ısınma, artık uzak bir olasılık değil, içinde olduğumuz bir gerçeklik. Yakın gelecekte bu ekolojik yıkımın getireceği aşırı kuraklık, milyonlarca insanı "ölmemek için" yola düşen kararlı kitlelere dönüştürecek. Bugün Batı'nın uykularını kaçıran asıl mesele, sadece yükselen sıcaklıklar değil; daha önce de pek çok devletin sonunu getirmiş olan, sınır tanımayan insan seli.

Yeni kavimler göçü yolda…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Oğuz Pancar Arşivi

Uluburun Batığı

04 Ocak 2026 Pazar 07:00

Zürafa Kadınlar

28 Aralık 2025 Pazar 07:00

Büyük Çekici

21 Aralık 2025 Pazar 07:00

Güzellik Algısı (Evrimsel)

14 Aralık 2025 Pazar 07:00

3I/ATLAS

07 Aralık 2025 Pazar 07:00

Anunnakileri beklerken

30 Kasım 2025 Pazar 07:00

Kahramanın yolculuğu

23 Kasım 2025 Pazar 07:00

Metre

16 Kasım 2025 Pazar 07:00

Nicholas de Staël

09 Kasım 2025 Pazar 07:00

Kayıp Kuzenlerimiz: Denisovanlar

02 Kasım 2025 Pazar 07:00