Oğuz Pancar
Valhalla Rising
M.S. 11. yüzyıl; İskoçya’nın en kuzeyindeki Sutherland toprakları, Nordik Vikinglerin yerleşik olduğu dağlık bölge. Paganlarla Hristiyanlığa geçmiş kabileler arasında süregelen acımasız bir savaş. Dilsiz ve tek gözlü bir savaşçı, pagan bir kabilenin elinde tutsak, zincire vurulmuş bir köle olarak bahis için dövüştürülmektedir. Ona bir hayvanmış gibi davranmayan, kafesindeyken su ve yiyecek taşımakla görevli, küçük bir erkek çocuğudur yalnızca. Başka bir kabileye satılan savaşçı, yolda yanındakilerin tümünü öldürerek özgür kalmayı başarır. Çocuk da peşinden izler. Yolda, pagan kadınları köle olarak satmak üzere tutsak almış Hristiyan bir Viking topluluğuyla karşılaşırlar. Bunlar, savaşmak ve ganimet toplamak için Kudüs’e gitmek üzere denize açılmaya hazırlanmaktadır. Savaşçı ve çocuk, bu topluluğa katılarak gemiye biner. Ancak denizde yoğun sis içinde yönlerini kaybederler; bilmedikleri rüzgarlar tarafından haftalarca sürüklenir ve sonunda daha önce keşfedilmemiş topraklara -Kuzey Amerika’ya- ulaşırlar. Burada karşılaştıkları yerli halkın sinsi saldırıları, açlık ve kendi içlerindeki çatışmalar topluluktakileri birer birer yok eder. Sonunda yalnızca tek gözlü savaşçı ve çocuk hayatta kalır; o da yanındaki çocuğu korumak için yerli savaşçılara ve kaçınılmaz ölüme teslim olur.
Yukarıdaki özet, Nicolas Winding Refn’in 2009’da çektiği “Valhalla Rising” filmine ait; “Valhalla’nın Eşiğinde” olarak çevrilebilir ama ülkemizde “Cennetin Kapısında” adıyla gösterime girmiş(1).
TEK-GÖZ
11. yüzyıl, tek gözlü yenilmez bir savaşçı, Vikingler, Kudüs seferi; bunları yan yana koyunca, insan bunun epik bir film olduğunu düşünebilir ama neredeyse “anti-epik” nitelemesini hak eden bir yapıt “Valhalla Rising”. Film bir öykü anlatmaz, ki bu bakımdan “anlatı-karşıtı” (anti-narrative) olarak bile nitelenebilir, izleyiciyi bir deneyime davet eder. Yüzeyde Vikingler, kölelik ve vahşet olsa da film anlatısal bir tarih öyküsü kurmaktan özellikle kaçınır. Refn’in amacı olay örgüsünü anlatmak değil, anlamın çözüldüğü bir varoluş alanına bırakmaktır izleyiciyi.
Filmde diyaloglar son derece seyrektir, öykünün kahramanı Tek-Göz hiç konuşmaz. Yüzündeki ifade donuktur, kafesinde zincirlenmiş şekilde beklerken de şiddet uygularken de hiçbir duygu belirtisi göstermez. Kamera onu bir özne gibi değil, bir "varlık" gibi çerçeveler. O, insani gereksinimlerden arınmış saf bir irade ve şiddet simgesidir. Geçmişi karanlıktır, yalnızca korkulan bir savaşçı olduğunu ve uzun yıllardır pagan kabilelerin elinde tutsak olduğunu biliriz. Mads Mikkelsen tarafından olağanüstü bir biçimde canlandırılan Tek-Göz’ün geçmişi, kişiliği ve güdüleri üzerindeki bu sis, onu psikolojik bir figürden çok mitolojik bir arketipe dönüştürür.
Filmde şiddet estetize edilmez; kamera mesafeli ve soğuk bir gözle kaydeder yalnızca. En kanlı sahnelerde bile çekim yavaşlamaz, farklı açılar kullanarak vuruculuğun artmasına çalışılmaz, gerilimi yükselten bir müzik yoktur. Şiddet yalnızca eylemin doğal bir sonucudur; kafaya inen bir taş kafatasını parçalar, beyin ortaya çıkar ama bu eylem iyi ya da kötü olarak yargılanmaz filmde; şiddet sadece “vardır”. Ölümler bir amaç uğruna değil, yalnızca insanlar "ölümlü canlılar" olduğu için gerçekleşir sanki.
Filmde müzik ve diyaloglar olabildiğince sade tutulmuştur. Uzun sessizlikler, rüzgâr uğultusu ve nefes sesleri öne çıkar. Bu minimalizm, izleyiciyi yönlendirici işaretlerden yoksun bırakarak onu filmin atmosferine, daha ilkel bir algı düzeyine girmeye zorlar. Bu da izleyiciyi, filmi “anlamaya” değil “duyumsamaya” yönlendirir.
Filmdeki renkler doygunluğu düşürülmüş soğuk ve kirli tonlardan oluşturulmuştur. Yeşil canlı değildir, mavi özgürlük duygusu vermez. Canlı olan tek renk kan ve ateşin kırmızısıdır; o da, tutku ve canlılığın değil, şiddetin rengidir burada ve izleyiciye yaşamın değil, yok oluşun baskın olduğunu sezdirir.
Refn’in doğa betimlemesi de romantik değildir. Geniş planlar epik bir özgürlük duygusu üretmez; tam tersine insan figürünü küçülten, onu çevre tarafından yutulacakmış gibi gösteren bir kompozisyon anlayışı baskındır. Doğa burada bir arka fon değil karşıt güçtür; ancak düşmanca olduğundan değil, bütünüyle ilgisiz kaldığı için. Bu ilgisizlik, filmin teolojik alt metnini destekler: evrenin işleyişinde insan inançlarının hiçbir ağırlığı yoktur.
[“Valhalla Rising”, zaman algısı, soğuk renk paleti ve sessizliğin kullanımı açısından Bela Tarr filmlerini andırır yer yer. Her iki yönetmen de zamanı gerçekçi bir hızda kullanır. Bir Tarr filminde karakterin çamurda yürümesi veya sadece bakması dakikalarca sürebilir. Bu, izleyiciyi sabırsızlığa iterek filmin içine, o anın ağırlığına hapseder. “Valhalla Rising”de planlar bu denli uzun olmasa da, onda da zaman ve sessizliğin kullanımı benzer bir etki yaratmaya yöneliktir.]

PAGANİZM/HRİSTİYANLIK
Kahramanın tek gözlü bir Viking olması, başlarda İskandinav tanrısı Odin’e bir gönderme gibi görünür. Tek-Göz’ün kimi zaman gördüğü ve kırmızı, şiddet dolu kehanet düşleri de kahramanın Odin’in ya da paganlığın simgesi olduğu düşüncesini destekler. Ancak film ilerledikçe Tek-Göz’ün bir tanrıyı değil, daha soyut bir kavramı temsil ettiği duygusu güçlenir: kaçınılmazlık, yani yazgı. O, bir kurtarıcı ya da rehber değildir; çoktan belirlenmiş yazgının (urðr(2)) cisimleşmiş halidir.
Filmin ana ekseni, eski dünyanın inançları (Paganizm) ile yeni dünyanın yükselen inancı (Hristiyanlık) arasındaki çarpışma gibi görünür başlangıçta. Ancak evren/doğa ile insanın anlamlandırdığı dünya arasındaki çelişki, bu iki inanış arasındakinden çok daha derindir gerçekte.
Filmdeki Hristiyan savaşçılar sürekli konuşur; Tanrı’dan, kutsal görevden ve Kudüs’ten söz ederler. Ancak bunlar, insanın dünyayı anlamlandırma çabasının bir yansıması gibi görünür yalnızca. Yeni tanrı da insanları daha iyi yapamamıştır; Hristiyanlar da en az paganlar kadar vahşi ve acımasızdır. Köyleri yağmalamakta, insanları öldürmekte ya da köle olarak satmak için tutsak etmektedirler; üstelik bunu kutsal bir amaç için yaptıklarını öne sürerek…
İnsanın ürettiği anlam ne olursa olsun, doğa bütünüyle kayıtsızdır filmde. Savaşçıların inanç dolu cümleleri sis, çamur ve sessizlik içinde yankısız kalır. İnsan, tanrı fikrini ve ritüelleri üretir; ancak evren bu çabalara karşı duyarsızdır. Hristiyan Vikingler Kudüs’e gittiklerini sanırken aslında Amerika kıtasına varırlar. Bu dramatik ironi, inancın insanı kurtuluşa değil, yalnızca kendi eylemlerince belirlenmiş yazgıya götürdüğünü anlatır. Kutsal Topraklar’a ulaşmak isterken Yeni Dünya’da kaybolmaları, varoluşsal kayboluşlarının bir metaforudur sanki.
Belirli bir yere kadar “Kahramanın Yolculuğu” temasına gevşekçe uyan film, bir kez de finalde “ters köşe” yapar izleyiciyi. Tek-Göz’ün çocuğu kurtarabilmek için yerliler karşısında direnmeyi bırakması mesihsel bir özveri gibi görülebilir belki. Ancak onun ölümü bir topluluğu kurtarmaz, yeni bir düzen başlatmaz, tarihsel bir dönüşüm yaratmaz. Bu, kurtarıcı miti olmadan gerçekleşen bir kurban sahnesidir yalnızca. Yönetmen burada da dini ikonografiyi çağırır ama içini boş bırakır; geriye sadece eylemin fiziksel gerçekliği kalır.
Hayatta kalan çocuk figürü de benzer bir belirsizlik taşır. Bildik anlatı sinemasında çocuk, geleceği ve umudu temsil eder; buradaysa şiddetin, anlamsızlığın tanığı ve mirasçısıdır. Bu da yeni bir başlangıçtır belki, ama bu başlangıç masumiyet üzerine değil, şiddetin ve acımasızlığın yakıcı deneyimi üzerine kuruludur.

“Valhalla Rising”, bir anlatıdan çok atmosfer ve görsellikle ilerleyen sert ve simgesel bir film. Bir keşif serüveni olarak başlayan yolculuğun varoluşsal bir kâbusa dönüşümünü anlatan, daha doğrusu duyumsatan görsel bir meditasyon, bir “saf sinema” örneği. Refn, izleyiciye rahatlatıcı yanıtlar sunmak yerine onları sisin içinde yönsüz bırakarak, sinemanın çok seyrek başardığı bir şeyi yapıyor: anlamın yokluğunu hissettiriyor.
Filmin IMDB puanı 6.0. IMDB ciddiye alınacak bir platform değil ama herhalde yalnızca sinefiller seyrettiği ve puanladığı için olsa gerek, sanat filmlerinin de genellikle yüksek puanlar aldığını biliyorum. Filmin Rotten Tomatoes puanı da çok düşük, 70; filmi “fiyasko” ya da “özenti” olarak niteleyen yorumlar dolu sitede. Filmin gişede de başarılı olmadığı biliniyor. Oysa Andrey Tarkovski, Bela Tarr, Werner Herzog ya da Terrence Malick filmografilerine yaklaşan bir yapıt bu.
Henüz seyretmemiş olanlara, izleyiciye “anlatmaktan” çok onu bir deneyime “maruz bırakan” bu eşsiz filmi içtenlikle öneririm.
- Valhalla aslında bildiğimiz cennet anlamına gelmez; İskandinav mitolojisinde savaşta ölen onurlu savaşçıların ruhlarının Odin tarafından kabul edilerek sonsuz şölen ve savaşa hazırlandıkları görkemli öteki dünya salonudur.
- Urðr, İskandinav mitolojisinde kaderi ve geçmişi simgeleyen üç Norn’dan biridir; adı “olmuş olan” anlamına gelir ve insanların yaşam ipliğini dokuyan güçlerden biri olarak görülür, “yazgı” olarak çevrilebilir.