Kamu İktidarı ve Siyasetin Özelleştirilmesi

Geçen hafta anti-siyaset alanının genişlemesi için toplumun kılcal damarlarına kadar yayılabilmesi için temel kamusal hizmetlerin özelleştirilmesinin ne kadar önemli olduğunun altını çizmiştim. Aslında, şimdiye kadar yazdığım yazılarda okurların pek çoğu yeni bir şey görememiş olabilir. Doğrudur. Bu, biraz da toplumsal sistemlerde yeni bir düzenin gökten zembille inmiyor oluşu ile ilgilidir. Her yeni düzenin temel ögeleri eski düzenin içerisinde bulunuyorlar ve onun bağrında gelişmeye başlıyorlar. Bu açıdan yeni düzeni metabolizmanın evrimi gibi düşünmekte fayda var. Evrimin tamamlanması, nitel değişimin gerçekleşmesi ise yeni ve kimi eski aktörlerin ve hatta kurumların tamamen yeni bir bağlamda işlev görmeye başlamaları anlamına gelmektedir.

Her ne kadar toplumsal dönüşümlerin nihai aşaması zorluk içerse de eskinin tamamen tasfiye olması söz konusu olmayabilir.  Özellikle bir sınıflı toplumdan diğerine geçildiğinde genellikle eski düzenin temel aktörlerinin uyum sağlamaları ve yeni düzen içerisinde zayıf bir konumda varlıklarını sürdürmeleri mümkündür. Kojin Karatani’nin “Dünya Tarihinin Yapısı”nda geliştirdiği üretim tarzlarından ziyade mübadele tarzlarına odaklanmanın analiz çerçevesini güçlendireceği fikri bu anlamda oldukça yararlıdır. Benzer düşünce zımnen Istvan Meszaros’un kitaplarında, özellikle “Beyond Capital” ve tamamlayamadığı “Beyond Leviathan” adlı baş eserlerinde de vardır. Bunlara ileri yazılarda sıkça atıf yapacağım.

Şimdi anti-siyaset alanının temel aktörlerinden siyasetçiye dönmekte fayda var.

Kamusal alan ve siyaset

Kamusal alanın ve yurttaşlık faaliyetinin zirvesi siyasettir. Siyaset bütçe hakkından, dış ilişkilere, ekonomi politikalarına ve gündelik hayatımızı ilgilendiren ve “kamusal olması gereken” kararlara katılımın temel aracıdır. Burada kamusallık, bireysel olanın tersine açık alanda ve şeffaf biçimde gerçekleşme halini göstermektedir.

Bu anlamıyla siyasetin iki ana kanalından bahsedilebilir. Birinci kanal sivil toplum faaliyetleridir. Sivil toplum çıkar grupları halinde örgütlenmiş yurttaşların kamusal karar sürecini etkilemek üzere gösterdikleri faaliyetleri içerir. Sivil toplum temsili demokrasilerde genellikle, karar sürecine doğrudan etkide bulunma olanağına sahip olmadığından demokrasi seviyesine bağlı olarak etkinliğini artırabilir. Teorik olarak tabii ki…

İkincisi ise doğrudan karar alma faaliyetini gerçekleştiren kişi ve kurumları yani siyasi partileri içerir. Yine tanım gereği siyasi partiler tüm yurttaşların serbestçe üye olabildikleri ve görüşleri doğrultusunda parti politikalarını etkileme imkanı bulabildikleri örgütlerdir.

Meslekten siyaset

Siyasi partilerin çeşit çeşit kurulları, bu kurullar içinde pozisyon kapma mücadeleleri eskiden olduğu gibi devam ediyor ama eskisinden farklı olarak bu mücadelelerde pozisyonun kendisi bireysel ve kurumsal ideolojik çerçeveden sıyrılmış, kendi başına bir amaç haline dönüşmüş durumda. “Siyaset yapmak” ulaşılabilecek en yüksek mevkiye, partinin idari kurullarına kapağı atma hedefine indirgenmiş durumdadır. Elbette bu amaç ancak partinin yerelden merkezi olana, önemsiz olandan etkili olanına kadar çeşitli kamusal karar süreçlerinde etkili bir pozisyona gelmesi ile taçlanabilirse anlam taşımaktadır. Bu ise uzun süreli ve dikkatli bir faaliyeti gerektirir. Bir anlamıyla, günümüzde siyasi faaliyet artık kariyer planı çerçevesinde icra edilen profesyonel bir meslektir.

Etkili pozisyon ise tatsız ve az çok riskli bir işi, seçim kazanmayı gerektiriyor. Yerel veya merkezi meclislere girmek zorluklarla dolu bir yolculuk. Önce aday adayı olmayı becermek, sonra bir işgören olarak “seçmenin” yani müşterinin karşısına çıkmak ve ikna etmek gerekiyor. Cemal Canpolat’ın delege avına ilişkin söyledikleri, seçim döneminde milletvekili adaylıkları için iktidar ve muhalefet partileri hakkında çıkan iddialar (bu iddiaların Çiller’in DYP’sine hatta daha öncesine kadar giden bir tarihi var) siyasi partilerin “bir tür business”ın gerçekleştiği AVM’lere dönüştüklerini göstermektedir. Dolayısıyla siyaseti bir kariyer planı çerçevesinde icra edilen profesyonel meslek olarak görmekte beis yok.

Bu açıdan bakıldığında siyaset Tanıl’ın 1998’de yazdığı gibi yatırım alanı. Yatırım yapılacak ama ortada bir sorun var aday olunabilecek kadro sınırlı. Bu durumda yapılan yatırımı riske etmeden sıyrılabilmek ise ancak sermaye ile güçlü bir işbirliği yapmayı zorunlu kılıyor. Karar sürecinde doğrudan yer alınamasa bile adaylık sürecinde gerçekleştirilen faaliyetler sonucunda elde edilen tanınırlık sayesinde çeşitli aracılık faaliyetleri gerçekleştirmek ve para kazanmak mümkün. Bu durumda siyasetçinin “girişimci” olarak tanımlanması yanlış olmaz.

Sorun girişimin nesnesinin kamusal, girişimcinin ise şahsi (private) olması. Bu süreçten büyük kamusal zararların çıkması kesindir. Öte yandan faaliyetin neredeyse kamusal alanının tümüne yayılması büyük bir rantın açığa çıkmasına neden olmaktadır. Açığa çıkan rant ise iktidar ile muhalefet arasında olması gereken ayrımı tümüyle silikleştiren bir işlev görmektedir. Daha da önemlisi, oluşan rantın devasa boyutlara ulaşması ve seçmenin fiilen müşteriye dönüşmesi, bir yandan güçlü bir toplumsal kontrol mekanizması kurulmasını sağlarken, bir yandan da halk nezdinde siyasi faaliyetin business’a dönüşmesini normalleştirmektedir.

Sivil toplum

Siyasetin ikinci ama en önemli kanalı sivil toplum ise büyük bir tehdit altındadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, sermayenin bulaşması ile “üçüncü sektöre” dönüşmesi sivil toplumun siyasi bir kanal olarak kullanılmasının imkanlarını daraltmaktadır. Tanım gereği, yurttaşlık faaliyeti olarak salt kamusal çıkarları koruması ve bu doğrultuda çeşitli yöntemler ile karar süreçlerine etki etmesi beklenen sivil toplumun sermayenin dahil olmasıyla onun çıkarlarına zarar vermeyecek sınırlara hapsedilmesi büyük bir sorundur. Kamusal çıkarlarla sermayenin çıkarlarının genellikle ters düşmesi sivil toplum kanalının siyasi sürecin fiilen dışına düşmesine neden olmaktadır.

Öte yandan, bu sınırlamayı reddeden sivil toplum faaliyetleri ise hızla kriminalize edilerek seçmeli ve yüksek bir şiddete maruz kalmakta ve bastırılmaktadır. Bolsonaro döneminde Brezilya’da öldürülen yüzlerce hak savunusu ve doğa koruyucusu; Julian Assange hakkında yürütülen sürek avı; Osman Kavala ve diğer gezi tutukluları hakkında verilen mahkeme kararları, Toroslarda öldürtülen doğa koruyucuları gibi küresel düzeyde binlerce örnek bu şiddetin nerelere varabileceğini göstermektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Haluk Levent Arşivi