ABBA'ya Yunus Emre'yi Öğreten Kadın: Ayla Algan

“Montrö’de canlı yayın yaparken yanıma gelen ABBA grubunun kurucularından Benny Andersson ya da Björn Ulvaeus’a hangisiydi anımsamıyorum, 13. asırda yaşamış bir sufinin, Yunus Emre’nin dizelerini Fransızca ve İngilizce söyleyeceğimi böylece batının karanlık çağına bir ışık doğacağını anlattım”

Türk tiyatrosunun duayen isimlerinden Ayla Algan, ‘Yaratıcı Oyuncu Yaratıcı İnsan’ isimli bir kitap kaleme aldı. Meslek hayatı boyunca yüzlerce oyuncu yetiştiren Algan kitabında tiyatronun ve oyunculuğun tarihine ışık tutuyor. Yaratma ediminin nasıl geliştiğini, insanın bedeniyle olan ilişkisini teorik olarak inceleyen sanatçı, eşi Beklan Algan’la kurduğu Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nın çalışmalarından da söz ediyor. 1962 yılında Beklan Algan, Ayla Algan, Erol Keskin, Haluk Şevket Ataseven, Çetin İpekkaya, Ediz Tezel ve Süleyman Velioğlu’nun önderliğinde oluşturulan, o dönem şehir tiyatrosu bünyesinde yer alan araştırma laboratuvarının temel amacının Algan, “Çağdaş Türk tiyatrosunu oluşturacak ilkeleri saptamak” olduğunu belirtiyor. 

‘Yaratıcı İnsan Yaratıcı Oyuncu’ kitabı aslında TAL ekibine de bir saygı duruşu niteliğinde. Kitapta oyunculuğun metodolojisi üzerine çalışan, seyirci-oyuncu etkileşimi üzerine düşünen, oyunculuk üzerine kafa yoran bir ekibin deneyimini ve yaratma cesaretini okuyoruz. Ayrıca kitabın dördüncü bölümünde sanatçının yaşam öyküsü, anıları yer alıyor.  Yunus Emre’nin dizelerini İngilizce ve Fransızca okuyarak dünyaya duyuran, Zeki Müren’in teşvikiyle sahneye çıkan, Paris Olympia’da şarkı söyleyen ilk Türk sanatçı olan Ayla Algan’ı evinde ziyaret ettik. Algan hiç bitmeyen enerjisiyle sorularımızı yanıtladı. 

Kitabınızın ilk bölümünde 18. yüzyılda batı tiyatrosundan bugüne uzanan geniş bir tiyatro tarihini anlatıyorsunuz. Bu aynı zamanda oyunculuğun da tarihi. Neden yaratıcı oyuncu ve yaratıcı insanı anlatmak istediniz?

İnsanın yaratıcılığı akıl çağında gelişen bir şey. Ondan önce yaratıcılık pek konuşulan bir şey değildi.  İnsanın bu kadar yaratıcı olabileceğini kimse akıl etmiyordu. Platon diyor ki “Doğa güzeldir ama bir şairin, bir ressamın anlattığı doğa daha da güzeldir”. Estetik bakış oluştuğunda insan da daha iyi okunmaya başlandı. Nörobiyolojik okuduk, her gelişen bilimle, psiko teknikle, Freud’la insanı daha çok anlamaya başladık. Onun için Hegel’i yazdım. “Kim ki yaratıcıdır onun adı insandır” denildiği zaman, akıl çağında 19.asırda insan yüceltildiği için oyuncu da yüceltildi. Estetik çağ başladığında oyuncu yaratıcı olmaya başladı. 

Oyuncunun rolü değişti diyebilir miyiz?

Evet, rolü değişti. Bilgiler taşınır hale geldi ve yaratma edimi bir bilgi objesi olduğu için seyircisine yalan söyleyemezdi. Mesela bugün kalkıp Hamlet’i homoseksüel yapıyorlar, ne ekliyorlar? Ortaçağdaki homoseksüelle hiçbir fark yok! Oyuncu, rejisör kadar yaratıcı olmaya başladı. Stanislavski ‘Bir Karakter Yaratmak’ adlı kitabında bunu yazar, oyuncu metinde ne yazıyorsa o rolü oynardı. Yaratıcı olan sadece yazardı. Halbuki bugün oyuncu yaratıcı, tasarım yapabiliyor.

Tiyatro Araştırma Laboratuvarı ilk çalışmalar

TİYATRO ARAŞTIRMA LABORATUVARI’NIN BELGELERİ KAYIT ALTINA ALINIYOR

Oyuncunun yaratıcılığını ortaya çıkarmak için Beklan Algan’la birlikte Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nı (TAL) kuruyorsunuz. Psikiyatr Süleyman Velioğlu da ekipte yer alıyor.  Oyunculuğa ve oyunun sahneleniş biçimine, seyirci-oyuncu ilişkisine dair de yenilikçi bir yaklaşım getiriyorsunuz. Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nın önemi neydi? 

Yaratma edimi özellikle yegâneyi yaratma edimiydi. Eisenstein’ın sinemaya getirdiği montaj yegâneydi, o buldu. Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nda da amacımız bir şeyin taklidini yapmak değil, yegâneyi bulmaktı. Hatalı bile olsa oyuncunun kendisinin içinde bunu yapmasıydı. Biyografiler üzerinden gidiyorduk. Süleyman Bey Çapa’ya gidiyordu, resimle hastalarını tedavi ediyordu. Onlardan çok şey öğrendik, çünkü oradaki insanlar o kadar açıklardı ki… Bu uzun süren çalışma sonucunda anladık ki onların yaptıkları yegâne idi. Ayrıca o dönem kimse oyuncuya bir şey sormuyordu. Çünkü kimsenin aklına oyuncuya sormak gelmiyordu. TAL çalışmalarının temel amacını; yaratıcı oyuncu ve yaratıcı seyirciyi araştırmak, çağdaş Türk tiyatrosunu oluşturacak ilkeleri saptamak ve onu evrensel düzeyde değerlendirmek olarak saptamıştık.  Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nın tüm belge ve çalışmalarını Kadir Has Üniversitesi’ne verdik. Bu belgeler kayıt altına alınacak. 

Ayla Algan annesi Nevzat Kasman’a modellik yaparken. Ses Dergisi, 1967

Anneniz ressam, heykeltıraş ve stilist. Hatta kostümlerinizi de kendisi dikiyor. Tiyatroya olan sevdanızda anneniz nasıl bir rol oynadı?

Annemin yönlendirmesiyle piyano ve bale dersi aldım ama annem “Önce bir bileziğin olsun, ekonomik özgürlüğünü kazan, sonra ne istiyorsan yap” diyordu. Aynı şeyi kocam da kızıma söyledi.

Bu çok acı bir şey değil mi? Aynı bakış açısı bugün hâlâ devam ediyor maalesef. Bu durum başka ülkelerde nasıl yaşanıyor?

Dünyada insanlar sanatla yaşıyorlar. Bizde öyle değil maalesef. Sanat bir meslek olarak görülmüyor. 

Annenize yeniden dönecek olursak sizi nasıl etkiledi?

Her hafta evimize sanki düğün varmış gibi sanatçılar gelirdi. Felsefe konuşurlardı, şiirler okurlardı ya da resim yaparlardı. O dönem long playler çıkmıştı. Chopin Concerto’sunu ilk kez o toplantılarda dinlemiştim. O zamanlar Elmadağ’a yakın Şan Solunu’nda canlı müzik yapılıyordu. On beş günde bir klasik Türk musikisi, yirmi beş günde bir de klasik Batı müziği konserleri olurdu. Annem piyano çalıyorum diye bana orada bir loca kiralamıştı. Arkadaşlarımla konserlere giderdim.

Oyunculuğun tarihsel sürecini anlatırken “Türkiye’de oyunculuğun saygın bir meslek olarak anılması uzun zaman almıştı” diyorsunuz. Sizce oyunculuk bugün ne durumda? 

O dönemlerde oyuncular mahkemede şahit bile olamıyordu. Çünkü güzel yalan söyler deniliyordu. Sahneye Türk kızları çıkamıyordu. Sonradan bu öyle bir gelişti ki kadın yazarlar, oyuncular, rejisörler çıktı. 

Zeki Müren’le Çakıl Gazinosu’nda

ZEKİ MÜREN: BENİ DİNLER GİBİ SENİ DE DİNLEYECEKLER

Şarkı söylemek için Şehir Tiyatroları’ndan izin alıyorsunuz. Zeki Müren sizi sahneye çıkarıyor. Hatta Ajda Pekkan’ın yerine çıkıyorsunuz. Sahneye çıkışınız nasıl oldu?

Yunus Emre için long play yapıyordum ve bu long play dünyada dolaşıyordu. O sırada Paris’te Olympia’da çıktım. Paris Olympia ancak özel bir şey olursa sahne almana izin verir. Orada çıktım ayrıca ‘Sevelim Sevilelim’ plağını yapmıştım. Yunus Emre çok önemli, 13. asırda Avrupa’nın karanlık döneminde yaşamış. Zeki Müren sahneye çıkmamı teklif edince “Zeki Bey, Yunus Emre’yi söylersem seyirci uyur” dedim.  “Yok bak göreceksin beni dinler gibi seni de dinleyecekler” dedi. Ondan güç aldım, sahneye çıktım ve çok beğenildi. 

Kitabınızda ABBA’nın solistlerinden Benny Andersson ya da Björn Ulvaeus’la bir diyaloğunuz var. Batıda eğitim almış ancak batının değerlerini kendi öz kültürünü de unutmadan içleştirmiş biri olarak verdiğiniz yanıt önemli. Üstelik sadece sizin aranızda geçen bir diyalog da olmuyor bu. Canlı yayın arabasında bunu konuşuyorsunuz, sesiniz yayını dinleyen herkese ulaşıyor. Ne olmuştu, anlatır mısınız?

Montrö’de canlı yayın yaparken yanıma gelen ABBA grubunun kurucularından Benny Andersson ya da Björn Ulvaeus’a hangisiydi anımsamıyorum, İstanbul’dan geldiğimi söyleyince “Hangi dilde konuşacak bu lady?” diye sormuştu. Ben de İngilizce “Hangi dilde istiyorsan o dilde konuşurum” demiştim. “İngilizce, sonra da Fransızca konuşsan iyi edersin” yanıtını alınca ona Fransızca “Montrö’de Fransızca konuşuluyor, yaptığın esprileri İngilizce anlamayabilirler” deyince Fransızca bilmeme şaşırmış “Siz Türkler iyi savaşçılarsınız” demişti. “Biz Türkler iyi savaşçılarız ama savaşa atımızın üstüne arpı yerleştirir, hem çalar hem giderdik. Yani savaşa müzikle giderdik” dedim ve 13. asırda yaşamış bir sufinin, Yunus Emre’nin dizelerini Fransızca ve İngilizce söyleyeceğimi böylece batının karanlık çağına bir ışık doğacağını anlattım. 

Kızınızın adını da Yunus Emre’den etkilenerek Sevi koyuyorsunuz. Yunus’un dilinde, dizelerinde sizi etkileyen neydi?

Yunus Emre’nin dizelerini bugün de dünyaya duyurmak önemli. Almanya’da işçi tiyatrosu yaparken bir saat Yunus Emre bir saat de Pir Sultan Abdal çalışıyordum. Alman Türkolog Gisela Kraft da Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal’ı anlatıyordu. Neden Yunus, ne yapıyordu, insanlara ne anlatıyordu ya da neden Pir Sultan Abdal? Tasavvufu anlatıyordu, herkes Yunus Emre gibi düşünse sanki dünya da düzelir, değişir gibi düşünüyorduk, böyle bir gücü vardı. Ondan etkilenip kızımıza Sevi adını koyduk. 

“MUHSİN ERTUĞRUL’DAN YETERİ KADAR BAHSEDİLMİYOR”

Muhsin Ertuğrul’un yaşamınızda ve mesleğinizdeki önemini yazıyorsunuz. Değerinin de pek anlaşılamadığını ifade ediyorsunuz. 

Muhsin Ertuğrul’u hiçbir oyuncu anlatmıyor. Ondan yeteri kadar bahsedilmediğini düşünüyorum. O dönem Türk tiyatrosu yoktu. Fransızların, İngilizlerin tiyatrosu vardı. Onun için Muhsin Ertuğrul “Efendiler bana bir tiyatro verin” diyordu. Kendi tiyatromuz yoktu ki kendi derdimizi anlatabilelim. Fransız, İngiliz kendini anlatıyor niye anlatsın ki seni?  

Muhsin Ertuğrul Türk oyuncu istiyor, sahneye çıkanlar da o kadar güzel oynuyorlardı ki… Eğitimleri de yoktu. 1965 yılında Oktay Rıfat’ın ‘Çil Horoz’ oyununu oynuyoruz. Muhsin Ertuğrul bir gün beni yanına çağırıp “Bu oyun gecekondu bölgelerinde de oynanmalı. Orada bir ilkokul var, gidip gördüm. O ilkokulun yemekhanesinde oynayabiliriz” dedi. Böylece o ilkokulun yemekhanesinde Çil Horoz’un provasını yapmaya başladık. Orada yaşayan insanlar o kadar mutlu olmuştu ki “Ben size öteki oyunlar için de davetiye verebilirim” dediğimde yaşlı bir adam “Yavrum iyi olur ama biz ailecek davetli de olsak oralara gelmeye otobüs paramız yetmez” demişti. Bu sözün üzerine kendimden utanmıştım. Yemekhane dolup taşıyordu. Muhsin Hoca oyunun bedava oynanmasını istemişti, bilet de satmıyorduk. Kapıda durup kartvizitini dağıtıyordu. Bir gün oyunun Vasfı Rıza Bey tarafından durdurulduğunu öğrendik. “Gecekondularda tiyatro mu olur? Tiyatro gibi yüksek bir sanat pis gecekondularda nasıl oynanır” demişti. 

“FATMA NUDİYE GÖRKEMLİ BİR KADINDI”

Geçen sezon Şehir Tiyatroları’nda Yaftalı Tabut isimli bir oyun oynandı. Fatma Nudiye’nin yaşamını anlatan, Bilgesu Erenus’un kaleme aldığı bir oyundu. Fatma Nudiye eşiniz Beklan Algan’ın teyzesi. Kitabınızda Sartre’ın yazdığı ‘Sinekler’ oyunuyla ilgili çalışmanıza onun desteğinden söz ediyorsunuz. Nasıl bir kadındı Fatma Nudiye?

Yaftalı Tabut oyununu henüz izlemedim. Pandemi sırasında iki çocuk oyunu ve bu kitabı yazdım. Fatma Nudiye’yi babam çok severdi. Her gece akşam sekizde birlikte yemeğe otururduk. Bu yemeklere Beklan’ın teyzesi Fatma Nudiye de katılırdı. Çok görkemli bir kadındı. Babam gülerek “Size göre ben kompradorum ve işleri kendi yararıma mı yapıyorum?” diyordu. Fatma Nudiye sıkı bir komünistti. Vatan Partisi’ni kurmuşlardı. Yazılarını erkekler imzalıyordu. Kendi imzasıyla yazamıyordu. O dönemde Nazım Hikmetlerle işkence görmüştü. Babam tüm bunlardan korkmuyordu fakat Beklan’ın annesi yani Fatma Nudiye’nin kardeşi tedirgin oluyordu. Eşi Rıfat Yarar Maden Fakültesi’nde hocaydı, deprem araştırmaları yapıyordu. Türkiye’de deprem mühendisliğini kuran kişidir. Beklan’la Sartre’ın Sinekler oyununu sahnelememiz, varlıkbilimle ilgilenmemiz Fatma Nudiye’nin hoşuna gidiyordu. 

Ayla Algan ve Beklan Algan, Sinekler oyunu, 1961-1962

Ürdün kralıyla da bir anınız var. Sizinle evlenmek istiyor. Hatta bunun için babanızla da konuşuyor. Fakat sizin hiç öyle bir düşünceniz yok. Daha sonra Beklan Algan’la evleniyorsunuz.

Ürdün Kralı beni gözüne kestirmiş, babamla bile konuşmuştu. O dönem Fransa’da okuyordum ve babama, “İsterse orada okumaya devam edebilir” demiş. Annem bir gün bana “Ürdün’e gelin gitmek ister misin?” diye sorunca “Anne şaşırdın mı sen? Ben bu yaşta neden evleneyim, istemem tabii” demiştim. Beklan’la 1957 yılında bir yılbaşı akşamı arkadaşımın yeni yıl partisinde tanışmıştım. Beklan’ı ilk gördüğümde “Amma kendi beğenmiş” demiştim. Milli takımda basketbol oynuyordu. Bütün kızlar etrafını sarardı. Çok yakışıklıydı. Nasıl oldu anlamadım nikahlandık. Meğer Beklan bir gün Anadolu Kulübü’ne gelmiş, annemi dansa kaldırmış ve benimle evlenmek istediğini söylemiş. 

Önceki ve Sonraki Yazılar
Eda Yılmayan Arşivi