“BİR KÜLTÜR ELÇİSİYDİ”

“Haldun Taner popüler olmak için yazı yazmıyordu. Net, anlaşılır yazan bir yazar. Onun içinde büyük bir kültür var. O kültürü herkesin anlayabileceği şekilde aktarmak da bir yazarın ustalığına bağlı bir şey. Haldun Taner sadece eserlerinde değil yazılarında da bir kültür aktarımı yapıyor, bu aktarımı yapabildiği için bir kültür elçisi”

Aynı salonda onlarca bazen yüzlerce insanla birlikte çarpan kalbimiz tiyatronun büyülü dünyası için. Bu büyülü yolculukta size eşlik eden insanlar önemli. Günü anlamlandıran, aynı heyecanı paylaşan insanlarla, ortak bir dil yaratan sihirli bir dünyanın içinde birlikte çıkılan bir yolculuk tiyatro. Etkisinden kolay kolay kurtulamadığınız, bazen bazı oyunları defalarca izlediğiniz ve her seferinde yeni şeyler keşfettiğiniz bir evren. O nedenle izlediğiniz oyun kadar oyunu kiminle izlediğiniz de önemli. Çünkü bu bir yol arkadaşlığı. Tiyatronun tılsımlı dünyasında bugün size özel bir arkadaşlıktan söz edeceğim. Haldun Taner ve Demet Taner’in sevgiyle, tiyatroyla, edebiyatla yoğrulan dostluğundan...

[caption id="attachment_600917" align="aligncenter" width="600"] Haldun Taner[/caption]

Keşanlı Ali’nin Zilha’sı, Gözlerimi Kaparım’ın Vicdani’si, Huzur Çıkmazı’nın Memnun Bey’i, Sersem Kocanın Fasülyeciyan’ı, Ahmet Vefik Paşa’sı, Ayışığında Şamata’nın Zülfikar’ı… Sonra Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu öyküsündeki arabacı atı Kalender… Hayatımızı zenginleştiren onlarca karakter. Demet Taner, Haldun Taner’i anlattığı ‘Canlar Ölesi Değil’ kitabında tüm bu karakterlerle el ele verdiğini, onlarla kalabalıklaştığını yazıyor. Kitapta Haldun Taner’in yaşamına ilişkin ayrıntıların yanı sıra, Demet Taner’le ilk karşılaşma hikâyelerini, Lozan Kulübü’ndeki toplantıları, evliliklerini, Mühürdar günlerini, çıktıkları uzun yürüyüşleri, bazen üst üste izledikleri oyunları okuyoruz. Bu sayfanın okurları yine bir Dünya Tiyatrolar Günü haftasında sayfamızı Haldun Taner’e ayırdığımızı hatırlayacaktır. Okumak isteyenler olursa yayın linki: https://www.gazetepencere.com/turk-tiyatrosunun-oksijeni-haldun-taner/

Bu hafta ise Zeliha Berksoy’un deyimiyle “Bizim Çehov’umuz” Haldun Taner’i eşi Demet Taner’le konuşacağız. Taner’in daha önce Galatasaray Üniversitesi’nde tiyatro tarihi dersleri verdiğini de hatırlatalım. Demet Taner’le Kadıköy Feneryolu’nda bulunan Haldun Taner Müze Evi’nde buluştuk, hem Haldun Taner’le birlikteliğini, Selçuk Erez’le ortaya çıkardıkları Haldun Taner’in Timsah oyununu, İstanbul sevdasını ve bugünün tiyatrosunu konuştuk.

[caption id="attachment_600919" align="aligncenter" width="300"] Eda Köprü Yılmayan - Demet Taner[/caption]

Yaşamı sanatla yoğrulmuş, düşünen, yazan, bu kadar çok üreten bir tiyatro, edebiyat sevdalısıyla bir yaşam sürmek nasıl bir duyguydu?

Büyük bir mutluluktu benim için. Ben de sanatı seviyordum, o sanatın doruğundaki bir insanla yaşadım, o insana büyük saygım ve sevgim var.

 

Kitabınızın başında Haldun Taner’e “Bir gün seni yazacağım” dediğinizi anlatıyorsunuz. Keyifle güler, “Kimse merak edip okumaz ki!” dermiş. Neden öyle düşünüyordu?

Alçakgönüllü bir insandı. İyi ki beni yazacaksın demezdi, gülerdi.

 

Haldun Taner ve metinleri üzerine yeteri kadar çalışma var mı?

Türkiye’de de yurtdışında da çalışmalar var. Örneğin Fransa’da yeni bir çalışma yapılıyor. Bir Fransız ve Rus Haldun Taner üzerine çalışıyor. Yakın zamanda Haldun Taner Müze Evi’nde bir araya geldik, görüştük.

[caption id="attachment_600918" align="aligncenter" width="600"] Haldun Taner Müze Evi[/caption]

 

1960’lı yıllarda Moda’da Lozan Kulübü’nde pazar günleri açık oturumlar, konferanslar düzenleniyor, edebiyatçılar, sanatçılar, gazeteciler burada bir araya geliyormuş. Haldun Taner’le yeniden karşılaşmanız bu toplantılarla oluyor. O dönemi bize anlatır mısınız, nasıl bir ortam vardı?

 

Biz o sıralarda Moda’da oturuyorduk, üniversite öğrencisiydim. Zaten sanata kültüre gönül vermemek, yeni kitapları okumamak, yeni eserleri görmemek ayıp sayılırdı. Etrafımdaki insanlar bundan zevk alırdı. Annem babam da öğretmendi, onlar da sanatı sever, takip ederlerdi. Bunlarla ilgilenmiyorsanız geride duruyor sayılırdınız. 60’lı yıllarda çok tiyatro vardı. Ancak para kazanmak için sanat yapmıyorlardı, zevkle, kendini adayarak yapılan işlerdi bunlar. Çamlıca Kız Lisesi’nde okurken edebiyat kolu başkanıydım. Sanatın peşinde koşardık, kendimizi geliştirmek çok önemliydi.

[caption id="attachment_600921" align="aligncenter" width="403"] Demet - Haldun Taner[/caption]

 

İSTANBUL SEVDASI

 

Haldun Taner İstanbul sevdasına ilişkin bir yazısında “Geçende hesapladım. Bu sihirli kentin tam yirmi ayrı semtinde oturmuşum zaman zaman. Bir sevgilinin kolunu, boynunu, yüzünü, bileklerini, ellerini ayrı ayrı sever gibi.

…İstanbul deyince benim aklıma Fatih Sultan Mehmet gelir her şeyden önce. Sade burayı bizim ettiği için değil, insan haklarının ilk öncülüğünü yapan, Batı ile Doğu’yu kucaklayan eşsiz ve yüce toleransından ötürü. Bence İstanbul Süleymaniye’dir, Sultan Ahmet Camii’dir, onun aydınlık pencereleri, benzersiz mavi çinileridir. Ayasofya’dır. Aya İrini’dir de aynı zamanda. Bizans surları kadar Anadoluhisarı’dır da İstanbul. Eski Pera’dır, Kumkapı’dır, Tatavla’dır, Tarlabaşı’dır azınlıkları ile, öte yandan yüzde yüz Müslüman Üsküdar’ı, Eyüb’ü, Sütlüce’si ve Karacaahmed’in selvileri ile… Ne mutlu İstanbul’u yaşayana, yaşayacak olanlara” diye yazıyor.

 

Haldun Taner Heidelberg’e okumak için gidiyor, Viyana’da yaşadığı bir dönem var. Fakat İstanbul’un onun yaşamında önemli bir yeri var. Siz de kitabınızda “Onu tanıdıkça İstanbul’u ve İstanbullu olma olgusunu daha iyi anlıyordum” diye yazıyorsunuz. Haldun Taner için İstanbul ne ifade ediyordu?

 

İstanbullu olmak bir kültürdü. Terbiyeydi, tavırdı. Bu çok önemli bir şey. Onun ortamına girdiğim zaman bu ortama ben de yabancı değildim ama onunla bu kültüre daha çok yakınlaştım. Birlikte Çamlıca’ya çıkardık yürüyerek Kadıköy’e inerdik ya da Çengelköy’e giderdik. Yıllardır Çamlıca’ya gitmedim, gitmek de istemiyorum. O günleri bildiğim için bugünkü halini görmek istemiyorum. Görülsünler, olsunlar değil, olmak önemliydi. Ben böyle görüneyim de beni böyle bilsinler değil, hak ettiğin olmak önemliydi.

“BUGÜN SENTETİK BİR HAYAT VAR”

 

Bugünün zıddı bir şeyden söz ediyorsunuz.

Evet bugün sentetik bir hayat var.  Yani sadece görünür olmak. Önemli olan görünür olmak değil, olmak önemli. Haldun Taner İstanbullu olduğu için İstanbul’u çok seviyordu. O günün İstanbul’u ile bugünün İstanbul’u arasında da çok fark var. Bir kere kent görsel olarak değişti. Belleğimiz değişmeye başladı. İstanbul bir kültürdü, ama o kültür yıkılarak kayboluyor, belleklerimizden siliniyor. Sadece Anadolu’dan değil yurtdışından da İstanbul’a gelenler var. Artık İstanbul’un demografik yapısı da değişti. İstanbullu olmak demek önce ona sahip olmak, ona saygı duymak demek. O saygıyı duymuyorsanız İstanbul’un önemli yerlerini bilmiyorsanız İstanbullu olamazsınız ki.

 

“İSTANBUL ŞEHİR OLMAKTAN ÇIKTI, BİR KENT HALİNE GELDİ”

 

Peki Haldun Taner bugün İstanbul’u görse ne düşünürdü? Uzağa da gitmemize gerek. Haldun Taner’in Müze Evi’nin bulunduğu Feneryolu’nda da pek çok şey değişti.

 

Haldun Taner hem çok çağdaş hem de eski İstanbul kültürüyle yaşamış bir insan. Bu kadar kalabalığa baktığımızda elbette evler yapılacak, yoksa bu insanları nereye sığdıracaksınız. Fakat İstanbul bu kadar kalabalık olmamalıydı. İstanbul bir şehir olmaktan çıktı, 20 milyon nüfuslu bir ülke haline geldi. O zaman özellikler kayboluyor. Öyle insanlar yetişiyor ki Süleymaniye’yi, Mimar Sinan’ı bilmiyor. Böyle bir insan İstanbullu olabilir mi?

 

Haldun Taner denilince insanın aklına mizah geliyor. Mizah Taner’in en güçlü yanı. Bir direnme aracı diyebilir miyiz?

 

Şakacı, muzip bir karakteri vardı ve her şeye eleştirel bakardı. Mizah etkin bir silahtır. Toplumdaki aykırılıkları, beğenmediğiniz durumları onu tenkit ederek söylemek var bir de mizah yoluyla daha iyi anlatabilmek var. Tabi ironi de bu mizahın en üst dalı. Zaten Türkçesi ters dinleme. İroni Haldun Taner’in çok güzel kullandığı bir mizah dalı.

 

Peki günlük yaşamında nasıldı? Kalemine yansıyan mizahı günlük yaşamında da görmek mümkün müydü?

 

Şakacıydı çok şakacıydı. Onunla yaşamak çok güzeldi.

 

Kadıköy Mühürdar’daki komşunuz Mina Urgan’mış. “Evin balkonundan komşumuza taklit yaparak fıkra anlatıyor. Mina Urgan’ın kahkahaları içeriyi dolduruyordu” diye yazıyorsunuz. Mina Urgan’la nasıl bir dostlukları vardı?

 

İkisi de çok şakacıydı. Mina Hanım da şakadan çok iyi anlardı, şaka yoluyla da ironi yaparsınız aslında. Size uymayan bir elbiseyi üstüne giydiğiniz zaman komik duruma düşersiniz. O bilen bir insan için gülmeyi yaratır.

 

Kerem Karaboğa’nın hazırladığı Haldun Taner’le Yaşamak kitabında Karaboğa, “Entelektüel duruşundan popüler olma adına hiç ödün vermeyen bir yazardı” diye yazıyor. Bugün yaşasaydı popüler olanın baş tacı edildiği bir ortamda neler düşünür, ne yapardı sizce?

 

Popüler olmak için yazı yazmıyordu. Popüler olmak için olmak var bir de yaptığı işle popüler olmak var. Haldun Taner net, anlaşılır yazan bir yazar. Onun içinde büyük bir kültür var. O kültürü herkesin anlayabileceği şekilde aktarmak da bir yazarın ustalığına bağlı bir şey.

“İyi bir iş çıkardığınız zaman mutlaka anlaşılır” derdi. İyi bir iş nasıl çıkar: Kendinizin en iyisini vermekle, bunun için çabaladığınız zaman çıkar. Kendinize saygı duyduğunuz zaman çıkar. Ne verebiliyorsanız onu en iyi şekilde verebilmek. Haldun Taner sadece eserlerinde değil yazılarında bir kültür aktarımı yapıyor, bu aktarımı yapabildiği için bir kültür elçisi. Haldun Taner’i yurtdışında verdiği konferanslarda da dinledim. Her zaman çok saygı gördü, bir şeyi aktarırken ona çok hâkim olan bir kültür yapısı vardı. Eserleriyle de konuşmasıyla da tavrıyla da bunu veriyordu. Tavır da çok önemlidir. Bir yere girdiği zaman kim bu adam dedirten bir tavrı vardı. Bu aldığı aile terbiyesinden de kaynaklanabilir, yaşantısından ve kendini yetiştirmesinden de ileri gelebilir. Tüm bunlarla Haldun Taner şanslı bir insan, tüm bunları gerçekleştirebilmiş. Zaten bir yazısında şunu söylüyor: Bir insanı oluşturan şeyler önce kalıtımı, aile terbiyesi, okuduğu okullar, ondan sonra da deneyim. Şansını da iyi kullanabilmiş. Ayrıca Haldun Taner her şeye merakı olan bir insandı. Türkiye’de ilk defa Yeşiller Hareketi’ni Haldun Taner yazmıştır. Bugün yaşasaydı örneğin doğaya yapılan bu saygısızlık karşısında çok üzülürdü mutlaka.

[caption id="attachment_600923" align="aligncenter" width="600"] Haldun Taner -Orhan Kemal[/caption]

 

 “BİZİM ÇEHOV’UMUZ HALDUN TANER’DİR”

 

Zeliha Berksoy “Bizim Çehov’umuz Haldun Taner’dir” der. Siz katılır mısınız buna?

 

Onun kadar güzel ifade edemeyebilirim. Ben de Çehov’u çok seviyorum, üniversitede okutmuştum da. Çehov büyük bir tabilikle yazıyor, sanki edebi bir türde anlatmıyormuş gibi… Edebiyat da ondan çıkıyor aslında. Haldun Taner’in de bu yaklaşım biçimi var. Bir şeyi öyle bir anlatıyor ki o insanlar kendi doğallıkları içinde konuşuyor. O doğallık açısından benzeşiyorlar.

 

HALDUN TANER’İN TİMSAHI

 

Haldun Taner 1960’ta üniversiteden atılan, tarihe 147’ler olarak geçen bilim insanlarının akademiden uzaklaştırılmasını tepkiyle karşılamış ve aralarında yakın akrabası Prof. Dr. Müfide Küley’in de bulunduğu aydınların mesleklerine geri dönmeleri için gazetede yazılar yazmıştır. Aynı zamanda üniversiteden uzaklaştırılan hocalarla birlikte 147’ler Derneği’nin kurulmasına öncülük etmiştir. Taner, aydınların üniversiteden atılan hocaların durumuna sessiz kalmasını anlayamaz, eleştirisini Timsah isimli eserle dile getirir. Timsah, Dostoyevski’nin kaleme aldığı bir eserdir. Haldun Taner de Timsah oyununu Dostoyevski’den esinle Türkiye gündemine uyarlayarak yazar.

Haldun Taner’in kabare tiyatrosunu kurmaktaki amacı da eleştirel düşünceyi topluma yayma isteğidir. 147’ler Derneği’nin bir askeri müdahaleden sonra yönetime karşı etkin ve verimli mücadele verebilmiş ilk sivil toplum kuruluşlarından biri olduğunu da belirtelim. Haldun Taner bu derneğin basın açıklamalarını yazmış, gazetedeki köşesinde konuyu gündemde tutmuştur. Kendi deyimiyle “rezaletin kavranması için” diğer yazarlara da bilgiler vermiştir.

 

Timsah oyunu bugünün dünyasına neler anlatıyor?

 

Timsah Dostoyevski’nin yarım kalmış bir eseri. Timsah bir metafor. Onun içine düştüğünüzde ondan kurtulmaya çalışıyorsunuz, bazıları da bundan yararlanmaya çalışıyor. Kişiliğiniz, karakteriniz, vicdanınız, terbiyeniz neyse ona göre davranıyorsunuz. Hikâyedeki karakter timsahın içinde kalmak istiyor çünkü popüler oluyor ama esas onun içine düşenlerin oradan çıkmak için verdikleri mücadele önemli. Haldun Taner yazdığı Timsah öyküsünde 147’liklerin başına gelenleri 1960’ın siyasal ortamında metaforlarla anlatmaya çalışıyor. Sadece bir kez radyoda yayınlanıyor. Radyodaki konuşması elime geçmedi. Selçuk Erez de babasından dolayı Timsah metninden haberdardı. 147’ler zamanında o durumdan faydalanıp onların yerine geçmek isteyenler olmuştu. Metinde onları sembolize eden isimler var. Onlar kendilerini biliyordur diye düşünüyorum.

 “MURAT MAHMUTYAZICIOĞLU’NUN METİNLERİNİ BEĞENİYORUM “

 

O dönemin edebiyat ve tiyatro ortamını düşündüğünüzde bugünle arasında nasıl bir farklılık var? Tüm zorluklara, desteklenmeyen tiyatrolara rağmen tiyatro sayısının arttığını görüyoruz. Bugüne ilişkin gözlemleriniz neler?

 

O günün edebiyat, tiyatro, sanat ortamı çok zengindi. Bugün de iyi yazarlar var ama daha yolun başındalar tabi. O yolda devam etmek, üretmek lazım. Mutlaka bugünden klasik olabilecek yazarlar çıkacaktır. Örneğin Murat Mahmutyazıcıoğlu’nu beğeniyorum. O ileride adını klasikler arasına yazdırabilecek bir yazar.

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
Eda Yılmayan Arşivi