Ahlak depremi

Ben ağırlıklı olarak ekonomi yazdığım için bu köşede, haliyle böyle bir zamanda hisse senedi, dolar, altın vs yazmak istemeyeceğimi çok iyi bilen dostum Nilay çok ince bir şekilde, “Yazmayabilirsin istersen” dedi. Gerçekten çok zor, bir şeyler yazmak böyle günlerde. Ama bugün biraz dertleşmeye ihtiyacım var benim sizlerle.

Günlerdir hepimiz gibi ben de durmadan deprem haberi izliyor, deprem ile ilgili atılan tweet’leri takip ediyor, Instagram’a konan gönderileri izliyorum.

Depremin sabahı haberi ilk gördüğüm andan itibaren resmen tutuldum. Donakaldım. Daha o gün de izleyen günlerde de kanımı donduran durumlar oldu.

Nasıl anlatacağımı da bilemiyorum aslında, biz ne zaman birbirimize bu kadar öfke duyar olduk? Ne zaman uzatılan zeytin dallarını kırar olduk? Bağırınca karşımızdakinin daha mı çok duyduğunu düşünür olduk? Bağırmazsak haklı mı olamadık?

10 ilde aynı anda üstelik üst üste görülmemiş büyüklükte depremler yaşadık. Herkes eminim elinden geleni yapmıştır. Sadece Türkiye değil dünya kenetlendi. Dünyanın dört bir yanından insanlar hiç tanımadıkları insanların bir tıkırtısını duyabilmek için çırpındı. Bu büyüklükteki bir felaketin her yerine aynı anda ulaşılabileceğini düşünmek zaten akıldan yoksun olmak bence ama neden ulaşılamadığını konuşmak da boynumuzun borcu olmalı.

Mesela defalarca kez su bastığı için haber olan Hatay Havaalanı’nın yıkıldığına şaşırdık mı?

9 kere, tam 9 kere imar affı gelen binaların iskambil kağıdına dönmesini zaten beklemiyor muyduk?

Bu ülkenin önemli deprem uzmanları nokta atışı koordinat vermedi mi deprem için?

Ülke zaten beşik gibi değil mi?

Kader ile kusuru karıştırmayalım arkadaşlar lütfen. Bu depremin sonuçları bizim “kaderimiz” falan değil. Bu depremin sonuçları, oralara bina yapan müteahhidinden, izin veren belediyesine, projede imzası olan herkesin kusuru, hatta vebalidir.

Yargılanmalı, cezalandırılmalıdırlar.

Devletin görevi depremi önlemek değil.

Depremin yıkıcı sonuçlarını en aza indirmek.

Ranta göz yummamak.

Toplanan deprem vergilerini amacına uygun şekilde kullanmak.

Eğitmek insanları depreme karşı.

Sosyal medyada denk geldim büyük bir dehşetle izledim.

Bir program sırasında Celal Şengör Hoca’ya soruyor spiker: Fayları taşısak…. !?!?!?!? Hoca anlamıyor: Nasıl olacak o iş?.

Hoca bir şeyi daha anlamıyor mesela. Bir deprem ülkesinde neden coğrafya derslerini kaldırıp seçmeli yaptınız diye soruyor.

Bir diğer konu ise bu kadar ayrıştırıcı, kırıcı, aşağılayıcı, hatta hedef gösterici bir dil kullanmak zorunda mıyız?

Mesela üniversitelerin uzaktan eğitim vermesinin yaratacağı travmaları dile getiren biri neden “hastalıklı ruh” oluyor?

Akbabalar, kanı bozuklar, haşaratlar, işbirlikçi sefiller, müfteri ve müfsitler, simsarlar, izansızlar, menfaatperestler, aymazlar, asalaklar, alçaklar, sahtekarlar, mikroplar….

Bunlar depremde canı yanmış insanları, ya da canı yananların acısını ta içlerinde hisseden milyonların duymak isteyeceği sözler değil.

Kimi yandaş der, kimi candaş… Ama televizyon kanallarının ekranlarına yansıyanlar var, yansıyanlar kadar yansımayanlar var. Arabasının içinde 30 dereceye ayarladığı klimasının altında depremzedelere olağanüstü bir seviyesizlikle kendinden geçercesine bağıranlar ve bunları vatanseverlik sayanlar var.

İnanılmaz.

Sadece geçmiş olsun diyen, tüm ekiplerini tüm belediyeler gibi seferber eden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’na bas bas bağıran eski milletvekili var.

Bunları unutacak mıyız peki?

Kendi arkadaşlarım dostlarım da dahil olmak üzere “şeref” sözcüğünü o kadar içi boş kullanıyoruz ki. Ne kolay lafmış “şerefsiz”. Herkes, herkese şerefsiz damgasını yapıştırıveriyor şak diye…

İlk andan beri yardım etmeye çalışan, valilik izni ile alınmış hesapları olan, her kuruşun faturasını açıklayan binlerce gönüllüsü, on binlerce de sevdalısı olan sivil bir yapılanmaya sahtekar denmesi içinizi acıtmıyor mu?

Devlet izin vermiş bu oluşuma; madem sahtekâr, izin vermez devlet.

Diğer yandan adam (Haluk Levent) kendini yırtıyor “AFAD da bizim Ahbap da” diye. Bu arada Türkiye Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odaları Birliği denetliyor Ahbap’ı. Ayrıca uluslararası bir denetim firması tarafından da denetleneceklerini söyledi.

Diğer yandan pek çok isim yardıma koşarken mesela Oğuzhan Uğur gibi ifadeye çağırılan. Offroad arabalarla ulaşımı çok zor köylere girdi Gönenç Gürkaynak. Bir cami imamı, çocuklar oyalansın diye daha depremin ilk saatlerinde belki çizgi film yansıttı caminin duvarına, Halit Demir türlü oyunlarla bir tebessüm için uğraşıyor çadırlarda çocukların yanında. Maddi manevi fiziksel destekleriyle sahada olan yüzlerce, binlerce isim var.

Ayıptır yazıktır yapmayın!!!

Buraya kadar biraz dertleşeyim istedim sizinle daha çok var içimde kalan ama belki başka yazıya…

Bundan sonrası paylaşma:
Pek çok ciddi kurumdan geliyor hasar tespit raporları. Farklı pek çok parametreye göre hazırlanmış farklı farklı hesaplamalar bunlar. Kimi vergi gelirlerini baz almış, kimi bina envanterini diğer sigortalar üzerinden hesaplama yapmış, beriki Marmara depremini ölçeklendirmiş.

Sonuçta yapılan analizler GSYH’mizin binde 6’sı ile yüzde 2’si arasında bir kayıp olduğundan bahsediyor. Bölge vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 5’ini karşılıyormuş. Buradan doğacak açığın milli gelirin yüzde 5’i kadar (45 milyar dolar) büyüklüğünde bir açık oluşturacağını hesaplamış uzmanlar.

Bölge ülke ekonomisinin yüzde 9.3’ünü oluşturuyor. Yapılan 250 milyar dolarlık ihracatın yüzde 8’i bu bölgeden. Azalacak olan ihracatın yanı sıra birde açığı kapatmak üzere yapılacak ithalat haliyle dış ticaret açığımızı da artıracak. Bu açığın finansmanı dış borçlanma ile CDS primlerimizin yüksekliği dolayısıyla tahvil yoluyla ezcümle para basarak çözülecek. Bankaların bölgeye kullandırdıkları krediler toplam krediler içinde yüzde 8-9’u oluşturuyor. Bir miktar banka kârlarının da gerileyeceğini düşünmek yerinde olacaktır.

Bölge tarım çıktısının yüzde 15’ine sahipmiş. Ekilebilir alanlar zarar görmemiş olsa bile ki sanmıyorum, ürünü toplamak ulaştırmak önemli bir sıkıntı, diğer yandan yeniden ekmek için hem insan gücüne hem de tohuma gübreye mazota yani yeniden bir sermayeye ihtiyaç var. Yıkılan iş yerleri açısından da durum aynı; sermaye ihtiyacı tasarrufları da eritecek. Diğer yandan zaten yüksek olan gıda enflasyonunu da tetikleyeceğini ekleyeyim.

Ve bir de işsizlik var düşünmemiz gereken. Orada sağlıklı bir rakama erişmek için epeyce zaman geçmesi gerekli sanırım.

Depremin ardından pazartesi, salı günleri açık olan ardından çarşamba günü 11 civarı bir hafta süreyle kapatılan Borsa İstanbul işlem görmeye bugün başlıyor. (açıkçası yazı sabah size ulaşsın diye bir gece önceden gazeteye gönderildiği için başladı yazamadım.)

Ancak piyasa şu anda kendi haline bırakılamayacak kadara kırılgan vaziyette. Bir dizi önlem ile açılmasına karar verildi. Bu kararlar da Kamuyu Aydınlatma Platformu'nda (KAP) yayımladı. KAP’ın kendi sitesinde madde madde sırandı önlemler. Buradaki satırları bunun ile işgal etmeyeyim.

Önce dertleşme, ardından paylaşma… Sıra küçücük bir ricaya geldi.

Bunca büyük acıların ortasında pek çok fotoğraf karesi kaldı aklımızda, gönlümüzde belki ama şu kediyle köpeğin sarmaş dolaş olduğu kare bambaşka bir şey anlatmıyor mu sizce de…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mine Uzun Arşivi