PARA POLİTİKASI NEREYE

Geçtiğimiz hafta sonu ekonomi yönetiminde sürpriz sayılabilecek gelişmeler yaşandı. Önce yaz aylarından itibaren artmaya başlayan kur baskısına çözüm üretemeyen, kur-enflasyon-faiz sarmalına yol açan para politikası uygulamaları karşısında bu politikaların doğrudan sorumlusu olmasa da MB başkanı Murat Uysal görevden alınarak yerine Naci Ağbal atandı. Diğer yandan Ekonomi Bakanı Berat Albayrak istifa ederek ekonomi yönetiminde krize neden olsa da bu istifa piyasalar tarafından ekonomi politikalarında keskin bir dönüş olacağı beklentisi yarattı.
Ekonomi yönetimindeki değişiklikler, gerek MB başkanlığına atanan Naci Ağbal’ın gerekse Hazine ve Maliye Bakanlığına getirilen Lütfi Elvan’nın yaptıkları sunumlarda Ortodoks Politikalara atıfta bulunmaları, şeffaflık, hesap verebilirlik, MB bağımsızlığı ve bütçe disiplini konularını ön plana çıkartmaları politika değişikliği beklentilerini güçlendirdi.
Bu yöndeki beklentilerin güçlenmesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ortodoks politikalara yeşil ışık yaktığına yönelik söylemleri ve politika faizini enflasyon seviyesine çıkartmamız gerekiyor ifadesi oldukça etkili olmuştur.
Yukarıda ifade ettiğim gelişmelerin sonucunda TL geçtiğimiz hafta içinde Dolar karşısında %10’a varan bir değer kazanımı sağlamış Türkiye’nin CDS değeri 550 baz puandan 400 baz puana kadar yaklaşmıştır.
Elbette bu gelişmeler önemlidir. Türkiye ekonomisine yönelik beklentilerin pozitif yönde artması ülke ekonomisinin karşılaştığı sorunların çözümüne yönelik somut adımlara bir destek niteliği de göstermektedir. Ancak benim geçen hafta TL’nin Önlenemeyen Düşüşü isimli yazımda belirtiğim makroekonomik sorunlar devam etmektedir. Ayrıca küresel koşullarda özellikle aşı çalışmalarının belirli bir sonuç vermesine dayalı olumlu havaya rağmen pandeminin etkisi artmakta ve ekonomiler yeniden kapanma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.
Bu koşullar altında ekonomi politikasında değişimi içeren ve yine Sayın Cumhurbaşkanı tarafından dile getirilen “acı reçete” ifadesi ve bu bağlamda Hazine ve Maliye Bakanının ifade ettiği “bütçe disiplini” uygulanması zor politikalardır.
Zira küresel ekonominin yeniden kapanması durumunda uygulanacak sıkı maliye politikasının üretim ve istihdam üzerinde kanımca hiçbir hükümetin göze alamayacağı olumsuz etkileri olabilecektir. Bu etkiler enflasyon ve kur baskısının çok daha güçlü biçimde artmasına da neden olabilir. Yani pandemi koşulları ağırlaşarak devam ederken kemer sıkma politikaları beklenenin tam tersi sonuçlara da neden olabilir.
Ekonominin karşı karşıya kaldığı acı reçetenin diğer tarafı ise sıkı para politikasıyla ilgilidir. TL’nin değer kazanmasında, MB politika faizinde güçlü bir artış beklentisi ön plana çıkmıştır. Bu noktada küresel aktörler 500 baz puan ve üstü faiz artışı beklentisine sahiptir diyebiliriz. Merkez Bankası’nın 19 Kasımda alacağı faiz kararı piyasada oluşan faiz beklentilerini karşılamaktan uzak olursa TL yeniden sert değer kayıpları yaşayabilir.
Kişisel olarak gerek sosyal medyada gerekse Gazete Pencere’deki yazılarımda MB’nin 725 bp olacak biçimde sert faiz artışı yapması gerektiğini defalarca dile getirdim. Benim için bu sert faiz artışının gerekçesi kredi büyümesinin tersine dönmesini sağlamaya dayanmaktadır. Bu sayede cari açık ve enflasyon baskısı azalacak ve döviz kurundaki volatilite azalabilecektir.
Diğer yandan maliye politikası tarafında acı reçetenin verimsiz kaynak aktarımlarının azaltılması biçiminde uygulanması taraftarıyım. Bunun yanında verimli alanlarda kamu yatırımlarının artırılması, yoksulluğu azaltıcı, harcama artırıcı biçimde gelir yaratıcı politikaların uygulanması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle tarımı ve KOBİ tarafını güçlendirici politikalar ön plana çıkartılmalıdır. Kamu kesimi, hane halkı, çiftçi ve KOBİ borçlarının tasfiyesini kapsayan bir borç eylem planını ivedilikle ele almalıdır düşüncesindeyim.
Kalkınma sorunları olan Türkiye ekonomisinde politika yapıcıların olumlu beklentilerin rehavetine kapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Unutmayalım ki Türkiye ekonomisinin bugünkü koşulları kontrolsüz sermaye hareketlerinin ve geçmişte uygulanan Ortodoks politikaların bir sonucudur. Türkiye ekonomisinin sürdürülebilir büyümeye ihtiyacı vardır. Borçlanmayı artıracak Ortodoks politikalar sorunların ötelenmesinde işe yarayabilir ancak bu sorunların gelecekte daha büyük borç krizlerine dönmesine de neden olabilir. Bu bakımdan ülke koşullarını dikkate alıcı ve gerçekçi hedeflere dayalı bir makro plana ivedilikle ihtiyaç vardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Baki Demirel Arşivi